Dost etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dost etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2015 Perşembe

Yitirmeli ne varsa, başlamalı yeniden.... Kısım 2


Öyle durursun bir an. Bir an için her şeyden vazgeçesin gelir.
Bir garip özgürlük gelip vurur midenin ortasından bir yerden. Sen öyle sanırsın.
Senin o özgürlük sandığın aslında korkunun ta kendisidir. Özgürlük bugüne kadar bildiğini sandığın şey değildir aslında. Özgürlük sana "şimdi hemen kaçmalısın" demez örneğin. Tam aksine, özgürlük sana, "şimdi, tam şu anda sahip olduğun ve inandığın tüm bu değerler için mücadele etmelisin" der.
Aşk için, verdiğin emeklerin haksızlığa karılıp yok olmaması için, sevgi için, fikri-vicdani-bedenen bağımsızlık için... hep mücadele etmen gerektiğini söyler sana.
Sevildiğini hissettiğin her an sana kaç diyen, kaybetme korkusu ile yüzleşme cesareti olmayan egodur aslında. Ruhunun aşkla dolmasına ve çoğalmana, taşmana izin vermeyen, emek verdiğin işi tamamlamana set çeken, ülken için, ekonomik özgürlüğün için, kadın olarak değer görmen için mücadele etmekten seni geri tutan hep o  korkak, zavallı parçandır.
Seni kısır bırakır. Seni eksik bırakır.
Sonra bir adam gelir. Yavaş yavaş sever seni. Sever ama sadece. Aşkını sevgisine karar. Koşturmaların arasında heba etmez. Yormaz. Korkutmaz. Zavallı korkak tarafın fark edemez olan biteni.
Sevgi iyileştirmeye başlar açık kalmış yaralarını yavaş yavaş. Her gün biraz daha geriye ittirdiklerinle yüzleşirsin. Eskiden kalma aşk kırıntıları, geçmişte kalamamış yürek yaraları değildir yüzleştiklerin.
Açık ara kuvvetli, yıkılmamak için yok saydığın hayata dair çözülememiş çocukluk sancılarındır ortaya çıkan.
Bir sen vardır senden içeri. Kimsenin duymadığı, kimsenin görmediği, hep saklandığın, hep kaçtığın.
Seni yıkıp geçmesin diye, kahkahalar ile bastırdığın göz yaşlarından kalan kırık, yarım ve hasır altı edilmiş anılar.
Hasır altı edilmiş olduklarına inandığın ölümle geçmiş yıllar.
Arada bir "mı acaba?", "bir üzerine eğilsem mi acaba, bir dursam bulsam mı acaba hislerimi?" dediğin ama kısır tarafında hep bertaraf ettiğin o güçlü ve karanlık zamanlar.
Çocukluk hayallerinin yanı başında duran, ailen tarafından sevgiye boğulduğun için hayallerini örtmeyi başaramamış ama seni hep bir başkası yapmış, bir türlü kendini bütün hissedememene sebep, geçememiş geçmiş... Yanlış anlaşılmalar, kimliğini bulamamalar, özgürlük sandığın kaçmalar ve ölüme meydan okuma meğilinde olmalara sebep bi'çare geçmiş, "şimdi"yi yoran...
Bir yandan intihara sürüklenmene engel olan o güçlü inanç! Tam ortasında yürüdüğün o ince çizgideyken inan-mayı seçmene sebep rüyalar, sanrılar, hayal sandığın samimi kahramanlar...

Durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu özgürlük değil. Bu kez sanmazsın, bilirsin. Bilirsin ki bir şeyler ters. Kaçıyor elinden hayat.

Bir adam çıkagelir. Aşkın kaotik coşkusunu yüklemeden önce kalbine, omuzlarına, bedenine; sana alışmayı seçer, konuşmayı... Anlayamazsın olup biteni. Kısır tarafın, bu gelenin "ezber"lediklerinden olmadığını fark eder. Karışır kafası ama korkmayı da beceremez. Bu kez, kısır tarafındır kısır ve kırık kalan. Onun çevrene ördüğü duvarlar çatlar bu kez ve sızar kırıklarından bunca yıldır içinde saklanan sen.
Sendeki sen, özgürlüğüne ilerler koşar adımlarla...
Bir sonraki dönüş çok geç olabilir telaşıyla, maskelenmiş her şeyi de su yüzüne çıkararak, açıklığa koşar durmaksızın. Kadınlığını ve en  naif taraflarını gösterir sana, iyimserliğini, affetmeyi öğretir, öfke ve hırslarını, korkularını ve sınırsızlığını tanıtır.. ve kendine ne denli yabancılaştığını, yabancılaşabileceğini....
Büyümüş bedeninin tam ortasında kalmış küçücük kız çocuğu/erkek çocuğunu buldurtur.. Çocukluğunun ayrım yapmadan seven cinsiyetsiz yıllarını anımsatır. Bedenindeki organlarına inat nasılda eril, nasılda dişi enerjinin bütünlüğü olduğunu hatırlatır.
Üzerine geçirdiğin o güç, o çekici sandığın dayanıklılık kostümünün altında yok olduğunu anlatır ruhun sana.
Özlemelerinin başka insanlardan çok kendine olduğunu gösterir.
Sor der. Sor kendine n'oldu? neden? neredeyim ben?
Kimim ben?
Sen sordum dersin. Sordum sanırsın sen bunca yıldır. Sanırsın sen, hep yaptığın gibi. Gereksiz kabullerin ve kabullenmelerin altında yıpranırsın. Güçlü görünmek gerekir, dayanıklı kalmak gerekir, göstermemek gerekir acıyı, niye mutlu olunmasındır ki, yahut niye zaman zaman bıkkın...
Koşar adım ölümden kaçtığını anlarsın.
Koşar adım hayattan giderek sıyrıldığını, münzevileştiğini, abdallaştığını...
İçemez, sevinemez, sevemez, eğlenemez ama daha kapalı, daha da yalnız olduğunu görürsün seni dışarı çekmeye çalışan onlarca insana inat...
Meyledersin böylelerine.. Ben zannedersin, hep yaptığın gibi. Haksız da değilsindir. Sen nasıl hissedersen öylesini çekersin. Sen bulmaya çalıştığın seni tamamlayacak olanları çekersin hep... Bir türlü anlamak istemezsin...
Yaşla falan da alakalı değildir hani ama sen yine yaş döngüsü bu ya geçer dersin, doyduk herhalde artık yeter dersin, ne güzel işte evdeyim oh ne ala dersin... Yine en doğru bildiğin senin ki sanırsın sen... Genellemelerden kaçarken kendini genellemelerde yok ettiğin diğer tüm zamanlar da olduğu gibi...

İşte tam bu noktada durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu kez kaçmak değil içinden gelen, olduğu gibi bodoslama dalmak. Yüreğini duyarsın kim bilir kaç yıl sonra ilk kez.
Bilirsin bu kez mevzu büyümek değil, mevzu sendeki senle yeniden arkadaş olabilmek...
"Affedebilmek şeytanı kimi zaman çok üzer"...
Yersin o tokadı yine ve bu kez bu tokat, kendini affetmen gerektiğini anladığın için gelir.
 İşte onu nasıl yapabileceğini bilmezsin. Nasıl affedilir ki kendim kendine... bilmez, bilemezsin... Hep birini suçlamak gerekli değil midir dersin, kendini affetmek için.
Büyük bedenlerin ortasında kalmış o ufaklığı suçlarsın o yüzden. Senin yüzünden dersin. Sen beni hep bir adım geride tuttun. Hep masum kıldın. Sensin bana köstek. Kocaman gözleriyle acır o ufaklık senelerce. Acır acır ve sonunda acıtır.. Dağlar içini. Karartır. Şimdi artık bir de ufaklık vardır yeniden arkadaş olman gereken.
Ne bi'çare bir yalnızlıktır dersin. Çıkar biri sever seni. Aç gözlülükle yiyip yok etmek istemez. Şaşırırsın. Sever seni. Öyle, olduğun gibi, söylemeye ihtiyaç duymadan sever. Kendi dilinde sever seni. Edebiyatın diline karıp da mecazlarda yok etmeden sever...
Bilirsin ya sen sevgiyi. Bildiğini sanırsın ya. Kalakalırsın karşısında bu şatafatsız sakin sevginin.
Anlayamazsın. Yıkılmıştır ezber. Bozulmuştur oyun. Bi bok olmadığını, bildiklerinin idealist bir sanrıdan öteye geçmediğini anlarsın. Gördüklerinse yalan. Koskaca bir yalanın ortasında kendi yazdıklarını oynadığını anlarsın.
Vurur sana hayat. Duvara toslarsın. Götü boklu bu saçma düzenin makarası olduğunu ve hep aynı saçmalıkları kabul ettiğini anlar ve yaralanırsın. Bir kez daha. Tek bir farkla ama, bu kez bu yara senin yok farz edebileceğin gibi değildir. Açar, daha çok açar, tüm paketleri açmak için usturayla derin bir çizik atar.
Kaçışın yok açacaksındır, görecek, yüzleşecek ve gerçekten ilk kez gerçekten özgürleşeceksindir...
Hiç bir özgürlük yolu kolay olmamıştır okumuşundur çok kez, şahit olmuşundur... kolay olmayacaktır...


4 Şubat 2014 Salı

Bir "menekşe" bir çok şey anlatırsa

Çocukluğumdan beri severim menekşeleri.
Babaannemin her renk menekşeleri vardı salon camının önünde. Onlarla konuşur ve kendisine yol gösterdiklerini söylerdi rahmetli.
Bilemezdim o zaman ne kadar anlamlı bir şey söylediğini.
Belki en sevdiğim çiçek değildi menekşe başlarda ama benim de bir menekşem var son yıllarda pek de çok sevdiğim. Ankara'nın hayatıma kardığı nice güzel şeyden herhangi biri. Güzel bir çiçek. Hem de mükemmel derecede mavi, mükemmel derecede mor ve mükemmel derecede sarı ve yeşillerin en güzelinden. Evet evet hepsi de aynı çiçekte, hepsi aynı menekşe'nin üzerinde.
Bana yol gösteren, ışık da veren ve her karanlıkta birbirimize can cana rast geldiğimiz bir sırdaşlık bizimki.
Benim rengarenk ve ismiyle münhasır bir menekşem var. Babaanneciğimin miras bıraktıkları gibi ve herkesin sahip olabileceği türdeşlerinden biraz farklı bir biçimde.
Sahip olduğum için şükrettiğim ve dostluğuna müteşekkir olduğum o rengarenk menekşe'min varlığına duacıyım... Fiziki ve akli melekelerinin güzelliğine hayran ve sırdaşlığına özlemli.
Mevsimler ve mekanlardan bağımsız olarak, dirayetli bir şekilde dünyanın her yerinde yanımda olduğu ve olacağı için ise ben herkesten daha şanslıyım.
Benim çiçeğim bana çok şey anlatırken yine bu akşam, bir kez daha, bağımsız bu yollarda, yalnız ama ışıklardayım...

1 Aralık 2012 Cumartesi

I'm so glad to have them #3

Sayelerinde son 7 yıldır ve bundan böyle hayatımın sonuna kadar, tek çocuk değilim artık....
Rlbim Can'ım ve Gökhan'ım... Can kardeşlerim, kardeşten ötelerim...
Hep olsunlardansınız...
Öyle olunuz, yakında kalınız...

11 Nisan 2012 Çarşamba

Yine mi güzeliz, öyleyiz be!

Veee buldum... İlk fırsatta avaz avaz söyleyeceğim bu şarkıyı size...
Dost meclisi'ne.. Size...
Yine güzeliz ve hep çiçeğiz... Öyle...

10 Nisan 2012 Salı

Gözyaşlarım Mutluluktan, Doyasıya Mutluluktan...

                                                                  Ankara, 10 ->11.04.2012, 03:00 suları

Kelimelerimi toparlayamıyorum... Lal oldu dilim.
Çok zor. Çok zor, duygularımı bu kadar coşkunken yazmak.
Üstelik yorgunum aslında.
Dolu dolu geçen bir sabahın ardından, gülmekten, dans etmekten, şarkı söylemekten ve mutluluktan yorgun düşmüş durumdayım.
O kadar mutluyum ki...Uyutmuyor bu mutluluk..Bana sunulan bu olağanüstü sevgi, tarifsiz bir özgürlük ve sınır tanımaz bir yapabilirlik katıyor... Sevgiye boğuldum. Taştım ve bundan böyle asla tek çocuk değilim!...
Bu muhteşem işin mimarlarını, o defteri dolduranları ve dolduracakları ölene dek yanımda taşıyor olacağım!!! Ben "nefes veren dostlar" bahşedilmiş bir insanım. Bunu anlatmak imkansız belki, ama hayat bundan sonra bir daha hiç soluk olmayacak. Olamayacak çünkü.
Suskunluklarıma bile renkleriniz karılacak.
Acırken her hangi bir zaman dilimde, herhangi bir sebeple ruhumda bir yerler...Yazılarınızda gizlenen gülümsemeler yayılacak beden iklimlerime.
Hırçınlıklar, fotoğraflarımızda ve minicik bir el defterinde eriyip, yok olacak...
Ağlamak hiç bu kadar keyifli,
Suskun kalmak ise hiç bu kadar gürültülü olmamıştı.
25 yaş benden pek çok şey aldı, çok törpüledi, çok acıttı...
Ne yalan söyleyeyim, bir yandan da beni böyle özel kılacağını düşünememiştim.
Özel olduğumu hissettim bu akşam. Sevildiğimi hep hissetmene rağmen, bundan sonra bunu hep bilecek olmak, sevgiyi görmüş olmak, mertebe attlattı...
Sevgiyi gösterdiniz bana. Beni daha mutlu edemezdiniz.
Alt tarafı doğum günü diyen on'ların arasında, geçtim kocaman bir dost meclisinin bunu yapmasını, tek bir kişinin bile böylesi pahabiçilmez bir hediye vermesini düşünmezken, tüm dostlarım, sevdiklerim, arkadaşlarım bir araya gelip, aylarca uğraşıp, beni arş'a yükselttiler...
Ağlamaktan gözlerim yandı. Gülmekten ise yanaklarım....
Mutluluktan ağlama şansına erişen insanlardan oldum.
Mutluluktan yorgun düştüm. Allahım ne kadar şanslıyım!...
Allahım, ne kadar teşekkür etsem az. Her biri senden bir tezahür gibi ne yalan söyleyeyim...
Henüz belirsizlikte her şey belki. Belki, 1 ay sonra görünecek yeni geleceğin gerçekleri, getirecekleri.
Kaygılar, korkular ve derbeder edebilecek bir yalnızlık taşırken gelme olasılığı olan yeni gelecek, siz bana dayanma gücü, siz bana coşku ve siz bana bir deftere sığan, bir ömürlük mutluluk bahşettiniz...
Ankara'nın o nefis "bozkır'da güneş batışında" oluşan gökteki mor'larım ben, siz bakıp hayallerinizi kattıkça.
Sizlerle ben hep özgürüm, sizlerle ben hep güzel, sizlerle ben hep bütünüm ve sizlerle hep insan...
Suretteki Aysu'yum ben, bir yerlerde bir biçimde hatırlanacak ve dahi unutulacak olan, ama esas olan şu ki, her biriniz var oldukça,
suya vuran Yakamozum ben, kıpırtılı, ışıltılı ve sonsuz...

Sevgi görülür mü peki? Benim ki gibi bir dost meclisine sahipseniz eğer, görülür, duyulur, bilinir, dokunulur ve tadılır... Utandırır sevgileri o dost meclisinin, masumiyeti hatırlatır.
Öyle bir görülür ki o sevgi, karşılığında önce coşulur bir nehir gibi, sonra susulur ovalarca...
Bitti sözcüklerim. Gerisi için korkarım, duygular yiter, kelimeler dilin edebi güzellikteki yalanına meyleder diye...
Susarım bu yüzden. Sustum.
Sizi sevdiğim, aşikar...

17 Mart 2012 Cumartesi

Son Üç Gün; II - Hayallerin Peşinde

15.03.2012
Dostuluğun çok ötesindeydi ilişkimiz... Tek çocuk olan benliğim, kimseye onun kadar güvenmemişti..
Güvenimi derinden sarstığı da oldu hani. Olmadı değil.
"Çok fenayım, korkuyorum, kimi istiyorsan topla gel, yeter ki evde olun, iyi değilim" dediğimde gelmemişti.
İyi değildim. Ömrümde hiç o kadar hasta ve yanında hiç o kadar yalnız kalmamıştım.
Büyümek neydi anlamıştım. Yalnızlığın ise ne boktan bir şey olduğunu, duvara toslayarak öğrenmiştim. Gelseydi eğer, "25'ine kadar ne çok şey öğrendim" diyemeyecektim belki de...
Kavga ettiğimiz de oldu. Çok kez hem de. Yani, çok sıkı ettik üstelik o kavgaları.
Kimisini bağırış çağırış, kimisini sessizce... Çok kez meraktan öldürdüm onu, bana sarılıp yaralarımı sarmaya çalışırken "bırak beni" isyanlarıyla kaçtım elinden. Tüm öfkelerimi, tüm isyanlarımı çok kez üzerinden boşalttım, dost değil, paratoner zannettim kim bilir kaç defa... Allahı var ya,  hepsini alttan aldı...
Ben "Ya Allah" dedim, o "ya bırah gözünü seveyim" demedi durduğu yere rağmen. Ben ona inan demedim, onun bana inanma demediği gibi...
Ben, "yanıyorum" dedim; aşk acısıyla tutuştuğum ve varlığı yitirmenin eşiğinde olduğum yıllarda, dostum bana, "yaz" dedi, "sev" dedi, "gerekiyorsa öl" dedi, hep sonuna eklediği gibi "yanındayım kuzum, düşmene izin vermem ya da gerekirse ben düşürürüm seni, kalkmayı öğren diye" dedi...
"Kadınla erkek dost olamaz" dediler hep, "sizin iş bir nev-i ayak, arkadaş ayağı göt ayağı" dediler; onlara inat değil, bize sevap niyetine, dost değil kardeş olduk biz giderek daha da bağlanarak...
Eleştirmek için hep doğru zamanı bekledik... Egolarımıza yenik düşmedik, eleştireceğiz ve açık olacağız diye candan bezdirmedik, kırdık gerektiğinde birbirimizi, sırf anlasın olanı biteni diye ve bildik samimiyetin sözlere sığmadığını, her can yakan konuşmanın sonunda, sarılışarak nemli gözlerimizi silerken..
Ağlama krizlerimi sakinleştirmeye çalışırken nice kız tarafından göz hapsine alındı ama Ankara'lı bir dostluğa sahip olduğumuzdan, tişörtünü gözyaşlarımla ıslatmama ve kızları kaçırmasına sebep olmama hiç kızmadı.. Dinledi tüm aşklarımı, herkes "e yeter artık git söyle de kurtulalım" derken, o bana cilveli kadın olmanın inceliklerini saydı ve benim için hep plan yaptı...
İtinayla törpüledi hırçın hallerimi... Düşünün ki, üniversiteden sonra, törpülenmiş olan tüm o hırçınlığım, her ortaya çıkışında ne kadar çok kez sinir yarattı kimilerinin üzerinde...
Lisede erkeklerle büyümüş kız birader Aysu'dan bir prenses yarattı; metamorfoz misali yaşanan bu değişiklik Gregor Samsa'nın ki kadar sıkıntılı zamanlar yarattığında ise bir an olsun yanımdan ayrılmadı... Alışmadık götte don durmaz der atalarımız, "alışmadık dişide, cilve yavşaklık yapar" anlarında müdahaleden eksik kalmadı...
En içimde tuttuğum hayallerimi konuşmadan bildi, beni hep çok dikkatli dinledi, toplulukların ortasında yaşadığım tedirginliklerin hepsinde, inanmadığı halde sezgilerime hep güvendi... Birbirimizi hiç görmeden, yalnızca temas ederek oturduğumuz anlarda bile önce o anladı, aşık olmakta olduğumu, sıkıldığımı, gerildiğimi ve korktuğumu...
Hep kibar, hep saygılı ve hep çok çatlaktı... Boku çıkana kadar yaptıklarımız listesini yazmak için ihtiyacımız olan geniş alan hiç bulunamadı ve büyüdükçe vukuatlarımız hep çoğaldı...
Aynı yere bakarak hayal kurduk biz hep.. 4 kişilikti hayallerimiz her defasında, sevgililerimizi o hayallerden hiç esirgemedik biz aslında, onlar bizi hayatlarına katmayı itinayla ihmal ettiklerinde bile... Öyle aynı yere bakarak kurduk ki o hayalleri, saniyenin onda birinden bile daha az zamanda kayan bir yıldızı aynı anda görüp dilek tutabildik... Tabi ki ardından saatlerce güldük "olur mu hiç böyle şey" diye diye...
Şimdi ben 25 o 27 oldu aradan geçen koca 7 yıldan sonra. Sayesinde hala olacağım günleri yaşarken, çocuklarımın da, benim ki gibi deliden hallice bir dayısı olacak...
Artık tek çocuk değilim hani... Onu başkalarından bir kaç gömlek daha fazla sevişim de bundan ötürü...
Doğru dürüst görüşemediğimiz hayatın koşturmacaların ortasında ve rüşt ispatlama mücadelesinde geçen bu yıllarında bize geldi kardeşim bu gece... Konuştuk bolcana.. Akıl danıştık.. Dert yandık karşılıklı.. Güldük çokçana. Kaşlarımız çatıldı ara ara kaygılandık olan biten için.
Beraber geçirdiğimiz kıymetli vaktin tam ortalarında bir yerde "gel bak ne izleteceğim sana" dedi...
Kimlik bunaltılarının arasında, kariyerimi ve hayatımı dengelemeye çalıştığım ve hiç farkında olmadan hayallerimi yitirmeye başladığım şu günlerinde yaşamımın, tepsiyle sundu bana peşinde koşulacak bir hayali...
İki çılgın mühendisin Dünya turunu izletti bana canım kardeşim (www.baskaturlubirsey.com).
Tüylerim diken diken ve gözlerimde yaşlarla bitirdim videoyu... Baktım suratına nolur, biz de gidelim dedim...
"Gidelim, başla biriktirmeye paraları" dedi.. Gidelim dediyse, gideriz! Yaparız dediği her şeyi yaptık bugün dek. "Nereye gitsek ki?" dedim, "bir rota çizmek lazım" diye ekledim. O an gördü gözümdeki ışığı, yeni bir hayalim var artık... Gezeceğiz kardeşimle Dünya'yı.. Yapacağız. Kim bilir belki 4 kişi oluruz, kim bilir! Gün gelecek Dünya'nın farklı yerlerinden attığımız kartlarla selam yollayacağız dostlara, ailelerimize...
Canım kardeşim, biraderim, kankam ve dostum... Hayallerin peşinde geçen bir ömür bekliyor bizi... Çocukluk geride ve başka türlü bir şey bizim istediğimiz...
Rbl'im var ol, çok yaşa, paylaş ve yakınımda ol biraderim...
Seviyorum seni...  Muck :)

1 Mart 2012 Perşembe

I'm so glad to have them #2

Şimdilik bu satırlar olsun karalanmış olan, bu blogda şimdiye kadar onun için bir şey yazılmamıştı... Vaktidir.. Şanslıyım bir karagözlüm olduğu için :) ❤
Gözümde gizlediğimi gören,
sözümde sakladığımı duyan,
kimi zaman ruhen çok yakında,
zaman zamansa çok uzakta, 
ama fiziken hep bir kol mesafesinde duran,
her an yardıma yetişmeye hazır 
ama kendini gereksiz 'öz'den vermelerde yıprattırmayan, 
aslında hep derin bir sorumluluk hissettiği yaşama bilinci yüzünden belki de, 
çoğunlukla kaçaklarda yaşarmış gibi görünen, 
anlaşılmazda bıraktığı düşünsel sessizliği ile keşfedilmeye hazır bir dünya barındıran, 
saydam ve aynı anda maskeli bir görüntüsü vardı. 
Hep seven, hep kıskanan, hep özleyen ve hepsini kahkahaların ardında gizleyen bir tarafı vardı. 
Tek çocuk şımarıklığında ama yerini bilen, üzülse de içinde tutan,
sevincini kocaman coşkularla yaşayan, 
sıcak ama mesafesini hiç bozmayan bir hali vardı. 
Pek anlaşılmasa da, sevgiye asla karşı durmayacak olan ama dokunmak isteyip de bozulmasın diye geri durduğunuz bir su damlası misali bir duruşu vardı, güçlü ama aynı oranda kırılgan...
  

29 Şubat 2012 Çarşamba

I'm so glad to have them #1

Merak etme diye, biz hiç bir durum ve koşulda uzaklaşmayız bil diye diye ;)
:* ♡
Mujk :)

25 Kasım 2011 Cuma

Mavi'nin Ada'sına...

Yazı yazdırdın bana gecenin 3'ünde...
Kadın sırtını dayamak ister erkeğine...
Korunduğunu, kollandığını ve hep kendisi için tetikte olunduğunu bilmek ister.
Sevilmek ister, bir kız çocuğuna gösterilen şefkatle, ilgiyle ve yeri gelince arzulandığını ve tutkuyla özlendiğini bilerek erkeğinin gözlerinde...
Kadın, kadınlık onurunu yerlere sermeden teslim olmak ister yahut şöyle diyelim
teslim olmak istediği bilinsin ama kadınlığı hep onore edilsin ister...
Erkek yanında güçlü, ayakları yere basan ama erkekliğini ona hissettirecek, gücünü takdir edecek ve anne şefkatiyle kendini severken yanında dişiliğiyle baştan çıkaracak kadınını ister...
Can Baba'nın Kadın Dediğin ve Erkek Dediğin şiirlerindeki gibi yani.
Ben işte bu -mış gibi görünülen keyifli oyunun melodik uyumunu gördüm fotoğrafınızda..
Bilirsin beni, kassam da söylemem lafa gelince bunları.
Ama yazmak yok mu, gönlü boşaltma olanağı...
Çok sevindiğimi biliyordun ya kuzum.
Görmek sizi bir küçük fotoğraf karesinde; "olmuş bu" dedirtti ve kat be kat mutlu etti derinden...
Ala! Ne ala....
:)

11 Ekim 2011 Salı

Çıkamayan Ses

Bu ara dost meclisimin kadınları dağınık.
Benim de kafam dağınık ve yanında yorgun şu zavallı bedenim.
İnsan dostlarına karşı sessiz kalabiliyormuş bu ara deneyimliyorum.
Öyle bir suskunluk ki yaşadığım,
boğazımda bir yumru,
gönlümde bir isyan ve sessizliğimde saklı bir çığlık yaratıyor...
Benim kızlara, benden fayda gelmiyor. Elden bir çarenin gelmediği gibi.
Üzülüyorum ve üzüntümden başka bir de öfke hissediyorum.
Onları bu denli üzen tüm düzene ve canlarını yakan o zat-ı muhteremlere karşı...

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Dost Meclisimin Kadınları

Dost meclisimin kadınları bir başka ne yalan söyleyeyim...
Üstelik benim arayıp bulduklarımdan ve o denli özene rağmen bana bıçak sokanlardan değil onlar...
Kendiliklerinden hayatıma giren, önce dahil olan, sonra karılan ruhuma, düşünceme ve yaşamıma,
dost meclisinin daimi üyeleri olmaları istenen
Pretty Woman sınıfından özel kadınlar onlar.
Her biri, yaşamımda renk,
her biri hiç düşünmediğim ve bilemediğim acılar,
her biri özgürlüğün ve kadınlığın başka bir yanı,
her biri aşkın kendine münhasır anlamı,
her biri ben ve ben de sakladıkları dostluğun ayrık ama bir bütüne parça olmuş anlamları...
Onlar bir kaç tane aslında.
Öyle sayıca zilyon tane değil.
Sırayla yazmak var içimde, hepsini, ayrı ayrı.
Ama biraz dışarı çekilmek lazım yazabilmek için onları, paylaşımları...
Yoksa, bu yoğun sevinçle onlara karşı duyduğum,
yazmak zor içimdekileri, okunabilir halde sunmak zor dost meclisinin sırlarını!
Dost meclisimin kadınları bağrı yanık dostlar aynı zamanda,
özel oldukları için hep çekinilmiş ve korkulmuş, uzaktan sevilmiş kadınlar...
ve onlar ki sigaramın dumanında, dertlerini kendi dertlerim gibi yaktığım,
acıtan ve kanatan yaralarına kedi dili misali merhem olmaya çabaladığım,
mutlulukları beni mutlu kılan, kayıplarına yas tuttuğum,
ve en önemlisi bedenimin hazine sandığında tuttuğum en gizli şeyi,
kalbimi açtığımda,
ipek mendillere sarıp sarmalayıp üşütmeyen,
kırılmasın diye etrafına görünmez çitler çeken,
yeri geldi mi kıvılcımlandırıp yeniden hayata döndüren,
ama hiç bir kavgaya, hiç bir anlaşmazlığa rağmen, asla yere atmayan, kırmayan, sızlatmayan,
gönlün koruyucuları güzel eller onlar...
Bilir onlar kendilerini ama yine de içimdeki kodlamalarıyla minik bir hatırlatmaya kim niye olmaz desin ki?
Kuartz kristalim, Ada'm, Al yazmalım, Zeytin yeşilim, Okyanus gözlüm, Kova kadınım, Işıkım ve NewYorker'ım...
Var olun emi,
Önemli değil Dünya'nın neresinde olduğunuz,
önemli değil konuşabilirliğimiz, görüşebilirliğimiz, birbirimize sarılabilirliğimiz,
Siz var olun ve renklerinizi duyurun içselimden bana...
O bana yeter de artar bile....

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Yağmur

Mavi Ada'nın "bir-sen"'i var ki sorma gitsin dostum...
O yüzden bu şarkı benim de dostum olan mavi ada'nın bir-sen'ine gelsin... Hatırlattığı için...
Tabii ki bir de ikimizin de ortak can'ı Gizemimize...

Bülent Ortaçgil - Yağmur:


Bugün yağmur bir kadın saçıdır
Yeryüzüne dökülen
Upuzun, ince ince, karanlık kokulu
Sen ki aşk da aldatıldın
Yüreğin taş parçası
Dinle yağmuru dinle
Teselli bul türküsünden
Her şey olur
Her şey büyür
Her şey geçer
Hayat kalır...

17 Temmuz 2011 Pazar

Kız Arkadaşlar

Her aşk sancısını,
her yanlış anlaşılmayı karşı cinse dair,
her aptallığı ve sudan dertleri konuşabileceği kız arkadaşları olmalı bir kadının.
Sadece bunlar değil elbet;
yetiş geç kaldım,
eyvah check-in'i unuttum çabuk bilgisayar bul,
ağlamak istiyorum,
gülmek istiyorum, n'olur biraz duralım 'durmak' istiyorum diyebilmeli.
-kızamadığı onlarca insanın hıncını onlardan alırcasına saçma bir bencillikle-
Şımarıkça kızabilmeli bulduğu haklı haksız her fırsatta kız arkaşlarına.
Hoca, patron, ev sahibi hır çıkarınca sualsiz sığınabilmeli kucaklarına,
Çöplerini, kirlilerini, kıyafetlerini, eşyalarını,
rastgele evinde, masasında, ofisinde bırakabilmeli kız arkaşlarının.
Kız arkadaşları olmalı bir kadının,
kadınlığını unuttukça göremediği ilgiler yüzünden, ona hatırlatacak olan...
Bir kadının kadınları olmalı annesinden başka,
ki hayatı kadın gözüyle görüp paylaşmayı ve kolaylaştırmayı becerebilsin,
hislerini unutmasın, canını çok yakmasın, hıncı içini yemesin ve
tüm dengelerinin ayarlarını yapabilsin, yeri gelince yaptırabilsin diye...
Hepsinden öte,
bir kadını en çok büyüten deneyimleri yaşatan
etrafındaki kadınlar olduğu için herhalde,
açıklamaya ihtiyaç duymadan varlıklarına sevinecebileceği, şükredebileceği ve bunu onlara söyleyebileceği kız arkadaşları olmalı insanın,
en az birkaç tane...
İşte bu yüzden, asıl diyeceğim o ki, sizlere sahip olduğum için çok şanslıyım....

31 Mart 2011 Perşembe

Çocuktan adama ve tersi doğrultuda...

Eski bir dost.
Kaybolan, kaybeden, acıyan, acıtan,
Farklı, inatçı, korkak ve yılgın.
Zekasına hayran,
Boşvermişliğine ve inatlarına kızgın ben.
Yapabilirliklerinin sınırları olmayan ve bir şey yapmayan beyni.
Anlamaya çalışan,
Hiç değilse dinleyen kalbim.
Çocuktan adama ve tersi doğrultuda gelişen bir konuşma hali.
10 yaş farkımızın yok edildiği derin sohbet,
İnce ayar çekmelerin itinayla yapıldığı.

Konuştum....
.... dinledi.
Konuştu...
.....dinledim.

Vedalaşmadık.
Güzel ayrıldık.

Anlaştık mı?
.... şimdiye dek kuramadığımız bir arkadaşlığa ulaştık...

Korkakça sarıldık.
Halbuki ben kocaman sarılmak isterdim.
Zorlamadım.
Çünkü adamdan çocuğa doğrultusundaydık...

Konuştum....
.... dinledi.
Konuştu...
.....dinledim.

"Kaybolma bir daha" dedi.
"Merak etme ittiririm yine kendimi uçurumun kenarından" dedim.
"Değsin bu kez" dermiş gibi bakıyordu gözleri, güldük.

Konuştum....
.... dinledi.
Konuştu...
.....dinledim.

O ilk kez konuştu...
Ben ilk kez huzursuzlanmadım birlikte olmaktan.

İlginçtir ve nedendir bilimez,
Seni özlediğimi hissettim....

6 Mart 2011 Pazar

:)

Hımmmmm....
Ay bilemedim ki hangi kelimeleri tutup da başlasam yazmaya...
Kafam da güzel. Onun da etkisi var galiba. Biraz fazla bira içtim bunca zaman sonra. Napalım yahu, sohbetler (birden fazla ekiple takılınca sohbet çoğullaşıyor(!) ) Tuvaletede gidemedim, su da içemedim hepsi kaldı kanımda. Mayalandı :) Sarhoş etti giderek, ısrarla, güldürürken...
Neyse !
Annem geldiii :) Artık görevi devredebilirim. Ama tabiki hala ve bundan sonra geçerli 'anneye uzanan diller kopsun' sloganı !!!
Ulan ne boktan haftaydı be. Yani saçma gelişmelerin içerisinde saçma gerilemeleri ve tabiki çıkmayan ve her negatif sonuçla beni giderek daha fazla darlayan deneylerimi, tabiki bunların sonucunda o deneyleri tekrar etme isteğini içimde söndüren durumları da işin içine katınca boktan kare oldu da diyebilirim.
Yani bana 'sabır sınavı' gibi gelen bu durumlarda sakin kalmak gerekir aslında. Ama bu kez pek sakin olamadım. Çünkü altında saçma sapan başka sebepler de vardı. Nasıl kelimelere dökebilirim bilemediğim. Ama belirgin ve net olanları - beni geren ve ortadan kaldıramadığım hatta belkide hayatımın sonuna kadar ortadan kaldıramayacağım durumları katmıyoruz tabiki- kolayca söyleyebiliyor insan. Öyle yada böyle.
Gerisini o kadar da kolay anlatamıyorsun.
Ne diyeyim ki şimdi; ormanlarımız, sulak alanlarımız elden gidiyor, topraklarımız zaten savruluyor oradan oraya, bunlar yetmiyormuş, sanki ben bunlar için 'ulan na'pacağız, elden ne gelecek, nasıl yapmalı, "bi'şey yapmalı"' diye ortalarda söylenmiyormuşum gibi, bir de üzerine blogger/blogspot un kapatılması ve sonucunda, tek kaçış noktam blogumun kapatılması tuz biber ekti.
Hayır, ne istiyorsunuz arkadaş özgür ifade alanımızdan. Neymiş efendim, paralı futbol yayınının kimilerince yayınlanıyor olmasıymış. O blogları kapatın arkadaş bizim size ne zararımız var. Ben kendimi sakinleştiriyorum bu alanda. Manyağa bağlayıp size saldırsam sanki daha memnun olacaksınız. Herkes uğraşacak yer arıyor lan ! Ay pardon, sevgili Behzat Ç. diliyle la! ;)
Tüm bunların sonunda Cuma günü hepten boktan oldu. Annemle keyifle yanyana bir Cuma geçirmek varken laba gelmek hiç istemedi canım. Sallandım, silkelendim biraz geç geldim; kendime iş çıkardım kütüphanede, çarşıda, sokakta... Sonra çalıştık biraz. Tabi çıkmayan deneyleri napacağımı çözememişken bir de üzerine, bir grup işi daha çöpe atacağımın belirmesi hem vicdan yaptı üzerimde, hem de 'aptallığıma yanmayayım' hissi yarattı. Çöpe atılan daha kaç emek olacak acaba ? Cidden merak ediyorum. Bütün bunların üzerine Damlacım'la 1 saate yakın yaptığımız sohbet biraz derinden sarsaladı. Yani tamamen kişiliklerimiz üzerinden, hatalarımız ve bulamadıklarımız üzerinden yaptık ki, tam manasıyla kız arkadaş konuşmalarına örnek teşkil eder bir muhabbet oldu. İkimize de hiç iyi gelmedi. Bunca zaman sonra dahaaaa da bir yakınlaştık ama, gel gör ki muhabbet yaramadı. Uzun zamandır hissedilmemiş bir göğse öküz oturmuş hissi nefes aldırmayan... Sonrası hepten saçma sapan. Neyse...
Aile ile yenen yemek ve sevgili bir eski dostun atılamayan 'kurtar beniiiii' çığlığını öylesine söylenmiş 'na'pıyorsun?' cümlesiyle duymasıyla Ankara'mda arabayla yapılan güzel ve değişik bir turlama....
Nasıl güldürdü yine beni. Hiç birşey sormadı. Öylesine durmaksızın konuştu, anlattı. Arada bir duraksadı, baktı sessizliğim korunuyor devam etti. Mahçup gülümsemelerim yeniden hayat buldu sıkıntılı ve yanında derin derin sinirli ruhumda... Koskaca gövdesinin altında yatan güzel çocuk; eğlencesini, taklitlerini, sevgisini bir perdenin altında saklasa da, her zamanki gibi iyi geldi. O beni hep sever zaten. Bıkmadan, ne yaparsam yapayım, her şımarıklığımı alttan alır. Sessizce destek olur, kızar en kararlı ve acımasız haliyle ve çok az kişinin yapabildiği silkelemeleri yapar üzerimde. Şaşırtıyoruz hala birbirimizi. Anlayamıyoruz çoğu zaman sergilediğimiz tavır ve davranışları. Beklenmedik anlarda, beklenmedik yerlerde olan iki eski 'dost'.
Bazen kanka'nın söylediklerini düşünüyorum. Haklı mıydı acaba, yanılmış mıydım diye içimden geçirmiyorum diyemem. Amannn neyse, geçmiş... Geçmişte kaldı.
Bugün!
Keyifli, çooook keyifli Cumartesi, niceden sonra. Çektim ceketi, skinny jeanı, çizmeleri. Kolyeler olmazsa olmaz. Attım kendimi sokağa. Teyzeyi yolcu ettikten sonra, ver elini sevgili Ayrancı, Tunalı. Kızlarla keyifli sohbetler. Yanında çekiştirmeler, serzenişler, isyanlar...
Sonra ver elini Random'daki randomize bir masa ;)
Kova-kova'ya sohbet. Çok güldük yahu. Pek keyifliydi. İç biraları. Efesim Dark'ım...
Sonra eve gitmek için ayrıl. Adam gibi git dimi evine saat zaten olmuş 20:30. Ben şuradan Kızılay'a yürüyeyim derken yolda kendi kendini cezbet ve sap Selanik caddesine. Bul deli manyak arkadaşlarını erkek gurühunda iki kız. Kızlar saçma, kıskanç ve aptal. Zaten bu kıskançlık olayını bir türlü anlayamadım gitti. Bunu bilhare irdeleyeceğim ama nedir arkadaş, sanki sevgilin afet-i devranda bir ona kaldık. Ki nasıl da dikkat ederim, tanıdığım çocukların kız arkadaşlarını rahatsız edecek birşey yapmamaya. Ama bu salak karılar böyle 'sevdiklerini zannettiklerinde' veya inadına bana gıcıklık yapmaya başladıklarında nasıl dürtüyor şeytan anlatamam yahu. Yani içimdeki acımasızı çıkarmayın da beni kendime yabancılaştırmayın diye nasıl bir mücadele veriyorum egomla anlatılamaz sanırım. İç biraları, deli manyakların hayatlarına dair gelişmeleri güncelle, yeni bir eski yüzle tanış, gül, etki yarat, etkilen, sevildiğini buram buram hisset. Özlenmiş dostlarla kıpraş, kaynaş, hasret gider. 'Uleynnn' de kendi kendine, 'iyiki yolumu saptırıp aramışım'. Gülümse. Tam o sırada kankan (ve canı) gelsin ve ilk bakışta anlasınlar senin 'so high from here' halini. Hepten coşun, kımıldanın vesaire. 'Hoy' de, aferin iyi program oldu. Sonra seni alsın e artık balkabağı olmadan gidelim telaşı. Uyur benimkiler ;)
Öpüş, sarıl, koklaş! 'Ayyyy nolur görüşelim yaaa, arayın' de. Yine Rblim, Yçam arar belki bide umudum ama geriye ???
Keyfini çıkar doyasıya. Sarhoş sarhoş eve bırakıl, dolmuşla gelsem ayılırdım. Saat 2 olsun sen hala ayılama bir gram bile. İçinden kabarsın coşku, 'ayy bu günü/geceyi unutmayalım yahu' haliylen alkolden toplayamadığın kafayı yazı yazmakla hepten dağıt, yor, yamult... :)
Neyse.
Unutulmaz muzurluk günlerinden bir esinti idi. İhtiyarlıyoruz galiba ya. Eskiden hem bok gibi içer, hem de arkasından hadi terleyip birayı atalım diye dansa giderdik. Artık birini yapıyoruz sözsüz bir şekilde. Kimse teklif etmiyor yani. Zaten dansa da 40 yılda bir gider olduk. Olmuyor ! Olmuyor.... Ulan 25 yaşından sonra ne hale geleceğiz vallahi bilmiyorum. Zaten bizimkiler geldiler o noktaya ama ben hala yırtıyorum işte... (:
E hadi artık vukuatname de galiba tamamlandı, uyumak lazım. Yeter...
Dostlar, İyidir!
Dünyanın başka yerlerinde hayatımıza devam ederken, en azından hepsinin onda biri özelliğine sahip birilerini bulmak ve yakınlarımda tutmak çocukça bir istek içimde. Belkide bir nevi güvende duyma ihtiyacı.
Ankara ılık gece havasıyla, güzel arkadaşlarıyla, güzel biralarla ve hüzünden gülme krizine atlattığı sohbetlerinde ve gürültüde konuşmanın ses kısan saçma ve değiştirilemeyen düzeninde çok keyifliydi.
O zamannn herkese teşekkürler yahu !!!

21 Aralık 2010 Salı

Şu anda...

Tanrım bu ne biçim bir histir.
Çok garip. Çok boğucu...
Küçük bir kız çocuğu korkaklığıyla söyledim içimdekileri;

"Merak etme ama, galiba bu duyguyu söylemem gerekiyor
Şu anda kendimi boktan bir çaresizliğin ortasında o kadar küçük ve tek başına hissediyorum ki,
Kimse yokmuş gibi
Kimse duymazmış gibi sanki bağırsam
Ağlasam kimse mendil uzatmaz gibi...
İyiyim aslında,
Ama ne ki bu hal..
Nefesimi kesiyor, içimi buruyor alt etmek istermiş gibi..."

Dedi ki bekletmeksizin,

Sen bağır duyan gelir gelmezse de eğer, dert değil bağırmış olursun işte,
Ağla, mendil uzatan olur olmazsa koluna silersin...
İyi ol zaten sonuçta varmak istediğimiz nokta orası değil mi??
Bulunduğun hal ise umut ve karşılık durumlarının her zaman için evren zaman düzleminde kesişmemesinden kaynaklı olabilir...
Nefesinin kesilmesine gelelim;
Teşekkür ederim
Yakışıklıyım ama o kadar değil !!!

Ve beni hiç ummadığım kadar güldürdü...
Ve dağıldı bulutlar.. Açıldı gökyüzüm :)

Arkadaşlar seçilmiş kardeşlerdir, kardeşlerse zorunlu arkadaşlar...
Dostum, kardeşim, arkadaşım...
Ne diyebilirimki yürekten bir teşekkürden başka....

10 Kasım 2010 Çarşamba

Hep Hatırlamak İstiyorum

Bu başlık, eli kalem tutan, bana farklı bakış açıları sunan nev-i şahsına münhasır bir kız arkadaşımın-ki kendisini ve hayatındaki renkleri pek severim- sayesinde hayatıma giren "unutmamak istiyorum" tümcesine gönderme yapar nitelikte..
Hep hatırlamak istiyorum...
O kadar çok şey var ki hep hatırlamak istediğim.
Kaç kişi biliyor hatırlamak için sakladıklarımı...
Kırıldıkça daha da sarıldığım, herhangi bir gün, herhangi biri için sildirmeyeceğim buna teşebbüs bile etmeyeceğim anılar, insanlar, kokular ve daha nicesi...
Nereden çıktı değil mi?
Kafam, gönlümle paralel tınlamıyor bu ara. Bunu hiç yaşamamıştım. Bir yangın yarattım yani anlayacağın ey okuyucu. Sorma, yani söyleyemem dahasını... Bende bu yüzden sessizliği seçtim bu ara. Sakin, dingin ve sessiz bir halde kendimi işlere ve eski dostlara verdim. Ha birde içsel yolculuklara...
Lisedeydik; elimde epi topu 2 kız arkadaş ve 4 tane yakışıklı vardı. Kızlar o zamanlar birlikte gezerlerdi, bense benim yakışıklılarla. Şimdi diyorum keşke bizim çocuklarla büyümeseymişim. Fazlasıyla detaylı tanıma fırsatım oldu karşı ırkı. Halbuki bu kadarına gerek yoktu. Güzel güzel cici bir kız çocuğu olarak genç bir kadın olmak varken, amazondan bozma olmaya gerek yoktu tabi. Zaten yaş ilerledikçe kova kadını olmanın etkilerini buram buram hissedeceğimi bileydim, yine de aynı şekilde bir tercih yaparmıydım bilinmez.
Bu ara eski arkadaşlarımla, pardon eski dostlarımla görüşüyoruz. Gözlerimizden yaşlar gelene kadar yaşadıklarımızı, kısa paçalı çocukluk ve mini etekli çıtır hallerimiz hatırlayıp, aptallıklarımıza, aşklarımıza, saçma anılarımıza -her birinin bir parçası başkasınca hatırlanan- gülüp, göz pınarlarında biriken göşyaşlarını, gülme sonucu oluşan gözyaşarmalarında gizliyoruz.
Bizim çocuklar hala aynı piçlikte.. Ne zaman doyacaklar merak ediyorum. Bir de benim yaşamımı merak etmekten ne zaman vazgeçecekler. Ama yine de varlıkları, etrafımda olmaları, ağlarken arayabileceği birilerinin olması insanın çevresinde - ben vukuatlıyımdır sokak ortasında önünü görüp yürüyemecek kadar ağlama krizine girme konusunda -, hasta olduğunda seni alıp kendi evine götüreceğini bilmen, aman ne bileyim işte hepsi insanı biraz daha rahat hissettiriyor. Ne de olsa, amazondan bozma da olsa, ben de hala karbon bazlı bir kadınım değil mi ama :)
Mesela onları, her birinin ayrı ayrı kişiliklerine ait özelliklerini, zevklerini, değerlerini, acılarını ve ortak anılarımızı hep hatırlamak istiyorum. Kavgalarımızı, ağlamalarımızı, masumiyetlerimizi ve yaşadığımız aşkları kimi zaman birbirimizle kimi zaman başkalarıyla hep kalsın kıvrımlarında beynimin hep orada dursun istiyorum.
Ağlama sınırlarında dolaşırken, kaya modelini kırmamacasına bir inadım var bu ara...
Tıkıldı kaldı anasını satayım gözyaşları içime..
Sezen Aksu falan dinledim bir de zavallı ruhuma biraz daha işkence ettirmek istermişim gibi :) Yok yok var hafiften bir mazoşistlik bende. Sevincimin ve mutluluğumun kıymetini bilmek için acı çekmekten haz alıyorum beli bir oranda, galiba(!).
Bu ara duyusallığım pek yükseldi. Neler duyuyorum neler.
Rüzgar da inanılmaz bir fısıltı var. Sokakta gürültünün arasına karılan isyan, aşk, acı...
Kütüphanem bile kendince sohbette bu ara. Elime birtane bile kitap alamıyor olmam bundan sanırım. Hepsi kendince konuşurken kararsızlığım artıyor.
Oy neyse.. bu sonbahar bir garip kıldı beni yahu.
Veyahut bir anlamda yeniden deli...

9 Ekim 2010 Cumartesi

Yağmur Sonrası...

İki gündür yağmur yağmıyor sadece Ankara'ma... Öylece sere serpe olduğu yere yığılmış bir kadın misali ağlıyor doyasıya.. Özgürce. Hiçkimsenin en ufak bir söz söylemesine mahal vermez bir halde.. Seveni varmış söz olurmuş, bekleyeni varmış gidermiş, vazgeçermiş, gözyaşları bağları kuvvetlendirirmiş-yıkarmış, ayıp olurmuş demeden. Ağlıyor ve yıkıyor tüm duvarları.
Ağlıyor ve yeniden doğuyor bir yandan da gözyaşlarından, küllerinden doğan Zümrüdü Anka misali..
Bugünse, hala daha iki günlük boşalmayı tam olarak bitiremediğini gösterircesine üzerimizde tutsada o gri, soluk aldırmaz kocaman örtüyü bulutlardan, bir umut veriyor.. Gülümse diyor cumartesi sabahında.. Cumartesi bugün kalk, giyin süslen, canlan ve dışarı çık diyor.
Güneş topla diyor senin için, onun için, şehir için, görmen gereken - uzun sürelik bir aradan sonra ve aranın tam nedenini de hatırlayamadığın bir şekilde- üstelikte aslında özlediğin ve bir yandan çekindiğin sebebini bilmeksizin bir kız arkadaş için güneş topla..
Ama tam da karar veremiyor gösterirken güzel yüzünü; benim gibi, yüreğim gibi..
Yüreğim zaten hala tam olarak hatırladığına emin olamıyor pompa dışında tam bir işlevi olduğunu; sevmek gibi, aşık olmak, öfke duymak ya da yaşamak gibi mesela..
Yine bu ara 3 noktaya gark etmiş yazılarda bulmaya çalışırken içimdekileri, aslında anlamsız ve hatta saçma bir zevk alıyorum olan bitenden. Geçmişe esir hallerde olmasamda içime sıçan zatı muhterem (ler) den sonra bir cumartesi sıçrayan bir keklik gibi sokağa çıkıp, haykırmak için "ahahahaha aşk vardır aşk ölmedi" diye bu kadar çok düşünmem ne kadar normal...
Güneş toplayacağım bugün göründüğü her anda.. Hayat sokakta ve dışarıda olacağım.. Farklı yerlerinde Ankara'mın. Şimdiye kadar gözlerimin çektiği ve beyin kıvrımlarıma kaydettiği resminle benim gözümle dışarıda olacağım.. Yol bulmaya çalışmadan daha çok kaybolarak içimdeki seni ve kendimi bulacağım.. Eski bir dostluğu yeniden bulmaya çalışırken de, kaldırımları tırmalarken de, bir nikahta gönülden gülümserken de, Yaradan'a bir yerlerde haykırırken de ve kendimi bugün özellikle bugün tekrar ve tekrar severken de sonunda seni bulacağım. Eğer bulamazsam o zaman kalbim henüz iyileşmemiş-yılların geçmesi önemli değilmiş- demektir... Bulursam o zaman daha cesur yaşamak için çaba sarfedeceğim seni, beni, yaşamı ve geri kalan herşeyi.. Yazmaya bile korktuğum duyguları tozlu raflarından çıkarıp yeniden güneşle buluşturacağım.
Kıracağım kendimi içine kapattığım fonksiyonsuz odaların kırılmaz görünen kalın ve bir dokunuşa hasret zincirlerini... ve kendimi kıracağım başkasının bir daha beni kırmasına izin vermemek ve yeniden yeni bir güne, yeni bir oyuna ve yeni bir sevince izin vermek için...
Güneş toplayacağım Ekim'in bu güzel olması gerekirken, karanlık ve kocaman bulutlar arkasına gizlenmiş Ankara gününde; herkes için - güneş açmasa bile..