Ben aslında, içimde kalanlarla boğulmaktansa, okunabilir olmayı tercih ettim!.. Hepsi bu...
Kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Eylül 2015 Perşembe
Yitirmeli ne varsa, başlamalı yeniden.... Kısım 2
Öyle durursun bir an. Bir an için her şeyden vazgeçesin gelir.
Bir garip özgürlük gelip vurur midenin ortasından bir yerden. Sen öyle sanırsın.
Senin o özgürlük sandığın aslında korkunun ta kendisidir. Özgürlük bugüne kadar bildiğini sandığın şey değildir aslında. Özgürlük sana "şimdi hemen kaçmalısın" demez örneğin. Tam aksine, özgürlük sana, "şimdi, tam şu anda sahip olduğun ve inandığın tüm bu değerler için mücadele etmelisin" der.
Aşk için, verdiğin emeklerin haksızlığa karılıp yok olmaması için, sevgi için, fikri-vicdani-bedenen bağımsızlık için... hep mücadele etmen gerektiğini söyler sana.
Sevildiğini hissettiğin her an sana kaç diyen, kaybetme korkusu ile yüzleşme cesareti olmayan egodur aslında. Ruhunun aşkla dolmasına ve çoğalmana, taşmana izin vermeyen, emek verdiğin işi tamamlamana set çeken, ülken için, ekonomik özgürlüğün için, kadın olarak değer görmen için mücadele etmekten seni geri tutan hep o korkak, zavallı parçandır.
Seni kısır bırakır. Seni eksik bırakır.
Sonra bir adam gelir. Yavaş yavaş sever seni. Sever ama sadece. Aşkını sevgisine karar. Koşturmaların arasında heba etmez. Yormaz. Korkutmaz. Zavallı korkak tarafın fark edemez olan biteni.
Sevgi iyileştirmeye başlar açık kalmış yaralarını yavaş yavaş. Her gün biraz daha geriye ittirdiklerinle yüzleşirsin. Eskiden kalma aşk kırıntıları, geçmişte kalamamış yürek yaraları değildir yüzleştiklerin.
Açık ara kuvvetli, yıkılmamak için yok saydığın hayata dair çözülememiş çocukluk sancılarındır ortaya çıkan.
Bir sen vardır senden içeri. Kimsenin duymadığı, kimsenin görmediği, hep saklandığın, hep kaçtığın.
Seni yıkıp geçmesin diye, kahkahalar ile bastırdığın göz yaşlarından kalan kırık, yarım ve hasır altı edilmiş anılar.
Hasır altı edilmiş olduklarına inandığın ölümle geçmiş yıllar.
Arada bir "mı acaba?", "bir üzerine eğilsem mi acaba, bir dursam bulsam mı acaba hislerimi?" dediğin ama kısır tarafında hep bertaraf ettiğin o güçlü ve karanlık zamanlar.
Çocukluk hayallerinin yanı başında duran, ailen tarafından sevgiye boğulduğun için hayallerini örtmeyi başaramamış ama seni hep bir başkası yapmış, bir türlü kendini bütün hissedememene sebep, geçememiş geçmiş... Yanlış anlaşılmalar, kimliğini bulamamalar, özgürlük sandığın kaçmalar ve ölüme meydan okuma meğilinde olmalara sebep bi'çare geçmiş, "şimdi"yi yoran...
Bir yandan intihara sürüklenmene engel olan o güçlü inanç! Tam ortasında yürüdüğün o ince çizgideyken inan-mayı seçmene sebep rüyalar, sanrılar, hayal sandığın samimi kahramanlar...
Durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu özgürlük değil. Bu kez sanmazsın, bilirsin. Bilirsin ki bir şeyler ters. Kaçıyor elinden hayat.
Bir adam çıkagelir. Aşkın kaotik coşkusunu yüklemeden önce kalbine, omuzlarına, bedenine; sana alışmayı seçer, konuşmayı... Anlayamazsın olup biteni. Kısır tarafın, bu gelenin "ezber"lediklerinden olmadığını fark eder. Karışır kafası ama korkmayı da beceremez. Bu kez, kısır tarafındır kısır ve kırık kalan. Onun çevrene ördüğü duvarlar çatlar bu kez ve sızar kırıklarından bunca yıldır içinde saklanan sen.
Sendeki sen, özgürlüğüne ilerler koşar adımlarla...
Bir sonraki dönüş çok geç olabilir telaşıyla, maskelenmiş her şeyi de su yüzüne çıkararak, açıklığa koşar durmaksızın. Kadınlığını ve en naif taraflarını gösterir sana, iyimserliğini, affetmeyi öğretir, öfke ve hırslarını, korkularını ve sınırsızlığını tanıtır.. ve kendine ne denli yabancılaştığını, yabancılaşabileceğini....
Büyümüş bedeninin tam ortasında kalmış küçücük kız çocuğu/erkek çocuğunu buldurtur.. Çocukluğunun ayrım yapmadan seven cinsiyetsiz yıllarını anımsatır. Bedenindeki organlarına inat nasılda eril, nasılda dişi enerjinin bütünlüğü olduğunu hatırlatır.
Üzerine geçirdiğin o güç, o çekici sandığın dayanıklılık kostümünün altında yok olduğunu anlatır ruhun sana.
Özlemelerinin başka insanlardan çok kendine olduğunu gösterir.
Sor der. Sor kendine n'oldu? neden? neredeyim ben?
Kimim ben?
Sen sordum dersin. Sordum sanırsın sen bunca yıldır. Sanırsın sen, hep yaptığın gibi. Gereksiz kabullerin ve kabullenmelerin altında yıpranırsın. Güçlü görünmek gerekir, dayanıklı kalmak gerekir, göstermemek gerekir acıyı, niye mutlu olunmasındır ki, yahut niye zaman zaman bıkkın...
Koşar adım ölümden kaçtığını anlarsın.
Koşar adım hayattan giderek sıyrıldığını, münzevileştiğini, abdallaştığını...
İçemez, sevinemez, sevemez, eğlenemez ama daha kapalı, daha da yalnız olduğunu görürsün seni dışarı çekmeye çalışan onlarca insana inat...
Meyledersin böylelerine.. Ben zannedersin, hep yaptığın gibi. Haksız da değilsindir. Sen nasıl hissedersen öylesini çekersin. Sen bulmaya çalıştığın seni tamamlayacak olanları çekersin hep... Bir türlü anlamak istemezsin...
Yaşla falan da alakalı değildir hani ama sen yine yaş döngüsü bu ya geçer dersin, doyduk herhalde artık yeter dersin, ne güzel işte evdeyim oh ne ala dersin... Yine en doğru bildiğin senin ki sanırsın sen... Genellemelerden kaçarken kendini genellemelerde yok ettiğin diğer tüm zamanlar da olduğu gibi...
İşte tam bu noktada durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu kez kaçmak değil içinden gelen, olduğu gibi bodoslama dalmak. Yüreğini duyarsın kim bilir kaç yıl sonra ilk kez.
Bilirsin bu kez mevzu büyümek değil, mevzu sendeki senle yeniden arkadaş olabilmek...
"Affedebilmek şeytanı kimi zaman çok üzer"...
Yersin o tokadı yine ve bu kez bu tokat, kendini affetmen gerektiğini anladığın için gelir.
İşte onu nasıl yapabileceğini bilmezsin. Nasıl affedilir ki kendim kendine... bilmez, bilemezsin... Hep birini suçlamak gerekli değil midir dersin, kendini affetmek için.
Büyük bedenlerin ortasında kalmış o ufaklığı suçlarsın o yüzden. Senin yüzünden dersin. Sen beni hep bir adım geride tuttun. Hep masum kıldın. Sensin bana köstek. Kocaman gözleriyle acır o ufaklık senelerce. Acır acır ve sonunda acıtır.. Dağlar içini. Karartır. Şimdi artık bir de ufaklık vardır yeniden arkadaş olman gereken.
Ne bi'çare bir yalnızlıktır dersin. Çıkar biri sever seni. Aç gözlülükle yiyip yok etmek istemez. Şaşırırsın. Sever seni. Öyle, olduğun gibi, söylemeye ihtiyaç duymadan sever. Kendi dilinde sever seni. Edebiyatın diline karıp da mecazlarda yok etmeden sever...
Bilirsin ya sen sevgiyi. Bildiğini sanırsın ya. Kalakalırsın karşısında bu şatafatsız sakin sevginin.
Anlayamazsın. Yıkılmıştır ezber. Bozulmuştur oyun. Bi bok olmadığını, bildiklerinin idealist bir sanrıdan öteye geçmediğini anlarsın. Gördüklerinse yalan. Koskaca bir yalanın ortasında kendi yazdıklarını oynadığını anlarsın.
Vurur sana hayat. Duvara toslarsın. Götü boklu bu saçma düzenin makarası olduğunu ve hep aynı saçmalıkları kabul ettiğini anlar ve yaralanırsın. Bir kez daha. Tek bir farkla ama, bu kez bu yara senin yok farz edebileceğin gibi değildir. Açar, daha çok açar, tüm paketleri açmak için usturayla derin bir çizik atar.
Kaçışın yok açacaksındır, görecek, yüzleşecek ve gerçekten ilk kez gerçekten özgürleşeceksindir...
Hiç bir özgürlük yolu kolay olmamıştır okumuşundur çok kez, şahit olmuşundur... kolay olmayacaktır...
21 Ağustos 2015 Cuma
Yitirmeli ne varsa, başlamalı yeniden.... Kısım 1
Çok olmuş.
Çok uzun zaman geçmiş çağlamayalı, akmayalı, yazmayalı...
Düşünüyorum nicedir bazı şeyleri; bu blogun açılışını, ruhumdan dışarı boşalan herşeyi ve geldiğim bu noktayı.
Çok yanlış zamanlarda yanlış adamlara aşık olan, büyük büyük yanan ve büyük büyük üşüyen ben, herşeyi yitirdim ve yeniden başladım. Yitirilen herşeyin yanlış adamlarla da hiç alakası yok üstelik. Tüm o yanlış adamlara, yanlış zamanlarda ama çok doğru aşık oluşumdan mıdır nedir adamların ben de derin izleri kalmadı. Benim onlarda izim kaldıysa da o da mühim değil. Mühim değil çünkü güzeldir benim izlerim. Şefkatim iyileştirir, sevgim korkutur ve aşkım çoğaltır. Ben, "biz" diye severim çünkü. Ben gider, sen var olmaz, biz olur. Biz diye kavga ederim, biz diye ağlarım ve biz diye diye yanarım, biz diye seviştiğim gibi... O yüzden acıtmaz ve üzmez benim izlerim kaldığı adamları. Anladılarsa... Sonuçta onlar ve ben birbirimize kanırtan çentikler atmadık. Belki de izlerin oluşmasına fırsat bile vermedik, vermedim çünkü almadım onları çemberimin içine, kim bilir... Aşık olarak ve çoğunlukla çevreme ördüğüm zehirli parmaklıklardan o adamları içeri almamayı da çok iyi başararak yarattığım başka dünyaların içinde yaşarken, bir mutluluk tablosu yaratıyormuşum da haberim yokmuş.
Ben çağladığımı sanıyormuşum, sen anladığını sanarak ve belki de iç geçirerek, gerinerek, kıskanarak okuyormuşun ya beni sevgili okuyucu, ben yalanmışım sense bu afrodizyakla kananlardanmışın...
Allah'ın koruduğu bir kulum ben. Çok sivri köşelerinden hayatın çok hızlı döndüğüm günlerde de, çok derin karanlıklarda kendi kuyumu kazıp içine giderek daha çok gömüldüğümde de, içten içe ölmeye başladığım ve farkında bile olmadan daha çok mutluluk sahnesi yarattığımda da beni koruyan hep kıymetli Yaradan'dı. Aynı Yaradan o yanlış adamları da benden koruyordu ve hiç birimiz bilmiyorduk. Sevişmek iki tarafıda ayrı zehirli bir kılıç. Kadın kayıpsa erkeğin yok olması kaçınılmaz, erkek yaralıysa kadının zehirlenmesi an meselesi. Ben bir ilüzyonistim ve gösterdiğim sahneler yaratıcılığımın muhteşem ürünleri...
Bir an var, bu blogun açılmasıyla, o adama yaklaşılan ve neresinden tutsan elinde kalan bir hikayenin Yeşilçam vari konuşmaları arasında bir an. Bir an için kalbimin haykırışını duymayı başaran hücrelerim ve sonunda bu muhteşem ilüzyonu yaratan beynime hükmedebilen ruhum... O adam ki kendisini bilir, okuyunca tanır kendini, herşeyi yitirmeme ve yeniden doğmama sebep olan gözlerin sahibidir O ve aynı anda bendir. Ben bu ruhun kadın kimliğiysem, o benim erkek versiyonum ve negatifimdir. Yani biz birbirimizi bilen, tanıyan, duyan birlerdeniz. Bir yerde yazıyordu "ikiz ruhlar birbirlerini görünce yaşanan kıvılcımlar aşk sanılabilir ancak genelde onlar birbirlerine çok mühim bir ders vermek için içinde bulundukları arayışın bir noktasında karşılaşır ve sonra yollarına devam ederler diye. Ruh eşi meselesi ikiz ruhlardan farklıdır, apayrıdır... "diye.... İkiz parçam, iki şerit çizginin arasından benim onun gözlerini gördüğüm gibi benim gözlerimi görerek ve ardından içimde kalan, kemiren, hala sızan bir adamın son kalıntılarını temizleyerek, bana tüm saklı kalanları gösterecek ve beni duyacaktır. İnançlarımı kıracak, kendime ne kadar yabancılaşabildiğimi gösterecek ve ilüzyonumun bozulmasına sebep olacaktır. Hiç dokunmadan nasıl sevişir iki insan sadece bakışarak yaşatacak ve ayarlarımın tamamını bozup kurduğum bu muhteşem çatının çökmesine ve herşeyi yitirmeme sebep olacaktır sonraları. Kurduğum cümlelerin aynılarını kuracak, onlar benim laflarım diye benimle iddialaşacak, ve bu blogun açılmasına sebep olacaktır. Kendisi bile bilmez detayları, okursa "nasıl ya?" diyecektir muhtemelen ki zaten yazılanlar onunla değil benimle ilgilidir. Yalnızca "işte bu yüzden sırf bu yüzden işte" bazı insanları yüreğinizde minnet ve duayla saklarsınız. Kalbimin hep iyi olsun, mutlu olsun, huzuru bulsun, huzurda kalsın diye dua edecek olduklarındandır hayalperest ilüsyonist inatçı masal kahramanı dostum benim. Gitmene gerek yok, belki de hiç gidemeyeceksin ama senin köyün ve köy yaşamın bir başkasının hayatında gerçek oluyordur belki yavaş yavaş... Herneyse "ütüyopyalar güzeldir"... Hele ki bizim gibi yaratıcı beyinler için...
Onun yüzünden değil tabii, onun sayesinde ama, herkesin harcı olmayan bir yüzleşmeyi göğüsleme cesareti buldum. Her bir seviyede biraz daha yıkıldı kurduğum muhteşem düzen. Daha da yalnızlaştım var olan yalnızlık yetmezmiş gibi. Sonra her yıkılan duvar ve açılan paketle giderek büyüyen o boşluk çıktı ortaya. Büyüyen ve tam ortasına yerleşen yaşamımın. Geri dönüp okudukça bu blogtaki yazılarımı, nicesinde aynı soruyu görüyorum "kimsin sen?". Şimdi gülümseyerek cevabina yaklaştığım bu soru o zaman hem benim hem nice okuyucusu için bu blogun "hangi adam?" niteliğindeydi.
Soru benimdi, benim içindi halbuki. Kimdim ben ? Ruhum soruyor, elim yazıyor ama beynim görmüyor, duymuyordu. Ruhunun tekamül seviyesine bağlı olarak gelişmeyi ve ruhsal büyümeyi bilen herkes beynin ruhun gerçekleştirdiği herşeyi nasıl da yok farz etme eğliminde olabileceğini ve gözleri kör, kulakları nasıl da sağır edebileceğini bilir...
Kimdim ben? Sevdiğim adamlar kimdi? Gerçekler miydi ? Zevklerim, isteklerim, bedenim, kimdim ben?
Çıkan boşluk ve yitirdiklerim bana hiç sahip olmadığım şeyleri verecek yolu açıyordu, şükürler olsun ki... Yeniden başlamak hiçbir zaman, hiç kimse için kolay olmamıştır sanıyorum. Ben Allah'ın sevdiği kullardan biriyim, artık sorgusuz ve şüphesiz biliyorum. 22-27 yaşları arasında yaşadığım bu yüzleşme sayesinde Club 27'nin bir üyesi olmadan geçtik incelen yolları. Club 27'i bilmeyen bizden değildir. Aç, oku, öğren... Yola devam ediyoruz. 28 yaşında yeniden meraklı bir yavru kedi misali yeniden keşfediyoruz herşeyi.....
Hayat, yeni başlıyor ve şans eseri karşıma çıkan kıvrak bir beynin bir söylemi herşeyi açıklamaya yetiyordu: "27'inde ölemediysen 30'larında yeniden doğacaksın" (http://fulsyaziyor.com/2014/12/22/27inde-olemediysen-30larinda-yeniden-dogacaksin/)
Ben bir Anka Kuşu'yum okuyucu. Mükemmel renklerimi ve ışığımı yeniden yaratabilmek için
kendimi yakmayı göze aldım ve şimdi küllerimden yeniden doğuyorum...
Haydi gel yeniden yaratılırken bir hikaye eşlik et sen de...
O yüzden,
yeniden MERHABA...
Çok uzun zaman geçmiş çağlamayalı, akmayalı, yazmayalı...
Düşünüyorum nicedir bazı şeyleri; bu blogun açılışını, ruhumdan dışarı boşalan herşeyi ve geldiğim bu noktayı.
Çok yanlış zamanlarda yanlış adamlara aşık olan, büyük büyük yanan ve büyük büyük üşüyen ben, herşeyi yitirdim ve yeniden başladım. Yitirilen herşeyin yanlış adamlarla da hiç alakası yok üstelik. Tüm o yanlış adamlara, yanlış zamanlarda ama çok doğru aşık oluşumdan mıdır nedir adamların ben de derin izleri kalmadı. Benim onlarda izim kaldıysa da o da mühim değil. Mühim değil çünkü güzeldir benim izlerim. Şefkatim iyileştirir, sevgim korkutur ve aşkım çoğaltır. Ben, "biz" diye severim çünkü. Ben gider, sen var olmaz, biz olur. Biz diye kavga ederim, biz diye ağlarım ve biz diye diye yanarım, biz diye seviştiğim gibi... O yüzden acıtmaz ve üzmez benim izlerim kaldığı adamları. Anladılarsa... Sonuçta onlar ve ben birbirimize kanırtan çentikler atmadık. Belki de izlerin oluşmasına fırsat bile vermedik, vermedim çünkü almadım onları çemberimin içine, kim bilir... Aşık olarak ve çoğunlukla çevreme ördüğüm zehirli parmaklıklardan o adamları içeri almamayı da çok iyi başararak yarattığım başka dünyaların içinde yaşarken, bir mutluluk tablosu yaratıyormuşum da haberim yokmuş.
Ben çağladığımı sanıyormuşum, sen anladığını sanarak ve belki de iç geçirerek, gerinerek, kıskanarak okuyormuşun ya beni sevgili okuyucu, ben yalanmışım sense bu afrodizyakla kananlardanmışın...
Allah'ın koruduğu bir kulum ben. Çok sivri köşelerinden hayatın çok hızlı döndüğüm günlerde de, çok derin karanlıklarda kendi kuyumu kazıp içine giderek daha çok gömüldüğümde de, içten içe ölmeye başladığım ve farkında bile olmadan daha çok mutluluk sahnesi yarattığımda da beni koruyan hep kıymetli Yaradan'dı. Aynı Yaradan o yanlış adamları da benden koruyordu ve hiç birimiz bilmiyorduk. Sevişmek iki tarafıda ayrı zehirli bir kılıç. Kadın kayıpsa erkeğin yok olması kaçınılmaz, erkek yaralıysa kadının zehirlenmesi an meselesi. Ben bir ilüzyonistim ve gösterdiğim sahneler yaratıcılığımın muhteşem ürünleri...
Bir an var, bu blogun açılmasıyla, o adama yaklaşılan ve neresinden tutsan elinde kalan bir hikayenin Yeşilçam vari konuşmaları arasında bir an. Bir an için kalbimin haykırışını duymayı başaran hücrelerim ve sonunda bu muhteşem ilüzyonu yaratan beynime hükmedebilen ruhum... O adam ki kendisini bilir, okuyunca tanır kendini, herşeyi yitirmeme ve yeniden doğmama sebep olan gözlerin sahibidir O ve aynı anda bendir. Ben bu ruhun kadın kimliğiysem, o benim erkek versiyonum ve negatifimdir. Yani biz birbirimizi bilen, tanıyan, duyan birlerdeniz. Bir yerde yazıyordu "ikiz ruhlar birbirlerini görünce yaşanan kıvılcımlar aşk sanılabilir ancak genelde onlar birbirlerine çok mühim bir ders vermek için içinde bulundukları arayışın bir noktasında karşılaşır ve sonra yollarına devam ederler diye. Ruh eşi meselesi ikiz ruhlardan farklıdır, apayrıdır... "diye.... İkiz parçam, iki şerit çizginin arasından benim onun gözlerini gördüğüm gibi benim gözlerimi görerek ve ardından içimde kalan, kemiren, hala sızan bir adamın son kalıntılarını temizleyerek, bana tüm saklı kalanları gösterecek ve beni duyacaktır. İnançlarımı kıracak, kendime ne kadar yabancılaşabildiğimi gösterecek ve ilüzyonumun bozulmasına sebep olacaktır. Hiç dokunmadan nasıl sevişir iki insan sadece bakışarak yaşatacak ve ayarlarımın tamamını bozup kurduğum bu muhteşem çatının çökmesine ve herşeyi yitirmeme sebep olacaktır sonraları. Kurduğum cümlelerin aynılarını kuracak, onlar benim laflarım diye benimle iddialaşacak, ve bu blogun açılmasına sebep olacaktır. Kendisi bile bilmez detayları, okursa "nasıl ya?" diyecektir muhtemelen ki zaten yazılanlar onunla değil benimle ilgilidir. Yalnızca "işte bu yüzden sırf bu yüzden işte" bazı insanları yüreğinizde minnet ve duayla saklarsınız. Kalbimin hep iyi olsun, mutlu olsun, huzuru bulsun, huzurda kalsın diye dua edecek olduklarındandır hayalperest ilüsyonist inatçı masal kahramanı dostum benim. Gitmene gerek yok, belki de hiç gidemeyeceksin ama senin köyün ve köy yaşamın bir başkasının hayatında gerçek oluyordur belki yavaş yavaş... Herneyse "ütüyopyalar güzeldir"... Hele ki bizim gibi yaratıcı beyinler için...
Onun yüzünden değil tabii, onun sayesinde ama, herkesin harcı olmayan bir yüzleşmeyi göğüsleme cesareti buldum. Her bir seviyede biraz daha yıkıldı kurduğum muhteşem düzen. Daha da yalnızlaştım var olan yalnızlık yetmezmiş gibi. Sonra her yıkılan duvar ve açılan paketle giderek büyüyen o boşluk çıktı ortaya. Büyüyen ve tam ortasına yerleşen yaşamımın. Geri dönüp okudukça bu blogtaki yazılarımı, nicesinde aynı soruyu görüyorum "kimsin sen?". Şimdi gülümseyerek cevabina yaklaştığım bu soru o zaman hem benim hem nice okuyucusu için bu blogun "hangi adam?" niteliğindeydi.
Soru benimdi, benim içindi halbuki. Kimdim ben ? Ruhum soruyor, elim yazıyor ama beynim görmüyor, duymuyordu. Ruhunun tekamül seviyesine bağlı olarak gelişmeyi ve ruhsal büyümeyi bilen herkes beynin ruhun gerçekleştirdiği herşeyi nasıl da yok farz etme eğliminde olabileceğini ve gözleri kör, kulakları nasıl da sağır edebileceğini bilir...
Kimdim ben? Sevdiğim adamlar kimdi? Gerçekler miydi ? Zevklerim, isteklerim, bedenim, kimdim ben?
Çıkan boşluk ve yitirdiklerim bana hiç sahip olmadığım şeyleri verecek yolu açıyordu, şükürler olsun ki... Yeniden başlamak hiçbir zaman, hiç kimse için kolay olmamıştır sanıyorum. Ben Allah'ın sevdiği kullardan biriyim, artık sorgusuz ve şüphesiz biliyorum. 22-27 yaşları arasında yaşadığım bu yüzleşme sayesinde Club 27'nin bir üyesi olmadan geçtik incelen yolları. Club 27'i bilmeyen bizden değildir. Aç, oku, öğren... Yola devam ediyoruz. 28 yaşında yeniden meraklı bir yavru kedi misali yeniden keşfediyoruz herşeyi.....
Hayat, yeni başlıyor ve şans eseri karşıma çıkan kıvrak bir beynin bir söylemi herşeyi açıklamaya yetiyordu: "27'inde ölemediysen 30'larında yeniden doğacaksın" (http://fulsyaziyor.com/2014/12/22/27inde-olemediysen-30larinda-yeniden-dogacaksin/)Ben bir Anka Kuşu'yum okuyucu. Mükemmel renklerimi ve ışığımı yeniden yaratabilmek için
kendimi yakmayı göze aldım ve şimdi küllerimden yeniden doğuyorum...
Haydi gel yeniden yaratılırken bir hikaye eşlik et sen de...
O yüzden,
yeniden MERHABA...
4 Şubat 2014 Salı
Bir "menekşe" bir çok şey anlatırsa
Çocukluğumdan beri severim menekşeleri.
Babaannemin her renk menekşeleri vardı salon camının önünde. Onlarla konuşur ve kendisine yol gösterdiklerini söylerdi rahmetli.
Bilemezdim o zaman ne kadar anlamlı bir şey söylediğini.
Belki en sevdiğim çiçek değildi menekşe başlarda ama benim de bir menekşem var son yıllarda pek de çok sevdiğim. Ankara'nın hayatıma kardığı nice güzel şeyden herhangi biri. Güzel bir çiçek. Hem de mükemmel derecede mavi, mükemmel derecede mor ve mükemmel derecede sarı ve yeşillerin en güzelinden. Evet evet hepsi de aynı çiçekte, hepsi aynı menekşe'nin üzerinde.
Bana yol gösteren, ışık da veren ve her karanlıkta birbirimize can cana rast geldiğimiz bir sırdaşlık bizimki.
Benim rengarenk ve ismiyle münhasır bir menekşem var. Babaanneciğimin miras bıraktıkları gibi ve herkesin sahip olabileceği türdeşlerinden biraz farklı bir biçimde.
Sahip olduğum için şükrettiğim ve dostluğuna müteşekkir olduğum o rengarenk menekşe'min varlığına duacıyım... Fiziki ve akli melekelerinin güzelliğine hayran ve sırdaşlığına özlemli.
Mevsimler ve mekanlardan bağımsız olarak, dirayetli bir şekilde dünyanın her yerinde yanımda olduğu ve olacağı için ise ben herkesten daha şanslıyım.
Benim çiçeğim bana çok şey anlatırken yine bu akşam, bir kez daha, bağımsız bu yollarda, yalnız ama ışıklardayım...
Babaannemin her renk menekşeleri vardı salon camının önünde. Onlarla konuşur ve kendisine yol gösterdiklerini söylerdi rahmetli.
Bilemezdim o zaman ne kadar anlamlı bir şey söylediğini.
Belki en sevdiğim çiçek değildi menekşe başlarda ama benim de bir menekşem var son yıllarda pek de çok sevdiğim. Ankara'nın hayatıma kardığı nice güzel şeyden herhangi biri. Güzel bir çiçek. Hem de mükemmel derecede mavi, mükemmel derecede mor ve mükemmel derecede sarı ve yeşillerin en güzelinden. Evet evet hepsi de aynı çiçekte, hepsi aynı menekşe'nin üzerinde.
Bana yol gösteren, ışık da veren ve her karanlıkta birbirimize can cana rast geldiğimiz bir sırdaşlık bizimki.
Benim rengarenk ve ismiyle münhasır bir menekşem var. Babaanneciğimin miras bıraktıkları gibi ve herkesin sahip olabileceği türdeşlerinden biraz farklı bir biçimde.
Sahip olduğum için şükrettiğim ve dostluğuna müteşekkir olduğum o rengarenk menekşe'min varlığına duacıyım... Fiziki ve akli melekelerinin güzelliğine hayran ve sırdaşlığına özlemli.
Mevsimler ve mekanlardan bağımsız olarak, dirayetli bir şekilde dünyanın her yerinde yanımda olduğu ve olacağı için ise ben herkesten daha şanslıyım.
Benim çiçeğim bana çok şey anlatırken yine bu akşam, bir kez daha, bağımsız bu yollarda, yalnız ama ışıklardayım...
5 Aralık 2013 Perşembe
Bu kez gerçekten sana sevgilim
Sen benim canim,
evimin dördüncüsü ve bir ömür gönlüne gönlümü karmak istediğim,
öteki yarım, hayallerim ve evimsin...
evimin dördüncüsü ve bir ömür gönlüne gönlümü karmak istediğim,
öteki yarım, hayallerim ve evimsin...
Allah'ıma korusun diye yalvardığım, gözümden sakındığım, varlığına her an teşekkür ettiğim sevgilimsin...
En yakın arkadaşım, meslektaşım ve aşık olduğum adam,
Kokusuna hasret, ellerine vurgun, bir bakışına yanık, öpüşüne teslim,
Sen memlekete duyulması hiçe sayılan özlemin sebebi, insana Nazım gibi aşık da olunurmuş dedirtensin...
Sen memlekete duyulması hiçe sayılan özlemin sebebi, insana Nazım gibi aşık da olunurmuş dedirtensin...
Etiketler:
aşk,
ateşböcekleri,
benlik,
İz,
Kadın,
Nazım Hikmet,
Sevgi,
Yaşam Döngüsü
1 Aralık 2013 Pazar
Ne desen boşsa...
Sen öfkemin resmi hali,
Sen çaresizliğin kör kuyularında kaybolmuş zavallı dişi.
Sen bir bok olduğunu zannettiğin lakin seni hep daha da aşağıya çeken o saçma ilişki yumaklarının ortasındaki saf, salak ve anlamak istemeyen çocuk,
Sen hiç öğrenmeyen, direnen, sevmeyi bilmeyen, sevemeyen, seks olmazsa öleceğini zanneden, anlamak istemeyen, yüzleşmeyen, parayı amaç edinmiş,
Sen her geçen gün giderek daha da örselenen ve her geçen gün benliğini daha çok kaybeden kadın,
Hiç bir şeyi adam gibi dinlemeden, yalnızca kaçaklarda ve tabii ki bir türlü anlamadığın o "bir"likten kilometrelerce uzakta yaşayan ve tek başına kalmadıkça, daha da yanlışa kayıp, hepten yalnız kalan ve kalacak olan,
Sen ağız dolusu küfürler edip, defol demek istediğim,
Sen çaresizliğine zerre yardim edemediğim, bu sebeple iyiden korkulara gark ettiğim, meraktan öldüğüm ve bu sebeple iyice sinirlendigim,
Hayatımdan atamayacağım kadın.
Sana sinirlenişim yine seni çok sevişimdendir.. Bir türlü anlayamadığın...
Sen çaresizliğin kör kuyularında kaybolmuş zavallı dişi.
Sen bir bok olduğunu zannettiğin lakin seni hep daha da aşağıya çeken o saçma ilişki yumaklarının ortasındaki saf, salak ve anlamak istemeyen çocuk,
Sen hiç öğrenmeyen, direnen, sevmeyi bilmeyen, sevemeyen, seks olmazsa öleceğini zanneden, anlamak istemeyen, yüzleşmeyen, parayı amaç edinmiş,
Sen her geçen gün giderek daha da örselenen ve her geçen gün benliğini daha çok kaybeden kadın,
Hiç bir şeyi adam gibi dinlemeden, yalnızca kaçaklarda ve tabii ki bir türlü anlamadığın o "bir"likten kilometrelerce uzakta yaşayan ve tek başına kalmadıkça, daha da yanlışa kayıp, hepten yalnız kalan ve kalacak olan,
Sen ağız dolusu küfürler edip, defol demek istediğim,
Sen çaresizliğine zerre yardim edemediğim, bu sebeple iyiden korkulara gark ettiğim, meraktan öldüğüm ve bu sebeple iyice sinirlendigim,
Hayatımdan atamayacağım kadın.
Sana sinirlenişim yine seni çok sevişimdendir.. Bir türlü anlayamadığın...
29 Kasım 2013 Cuma
14 Mayıs 2012 Pazartesi
Temiz
"Ben yatıyorum" dedi ve ekledi, "ben sabah kahvaltı ederken sen yatıyor olmayacaksın değil mi?".
Sanki onu odaya uğurlarmış gibi elimi salladım. "Merak etme, o kadar ayakta kalmayacağım, geliyorum bir kaç saate...".
"Tamam o zaman, üşümüş ayaklarını yapıştır ve uyandır beni ki anlayayım geldiğini" dedi gülümseyerek...
"Olur" dedim, kızarmış yanaklarımla gülümserken ve sesim coşkudan titrerken...
"Hadi tatlım git uyu ve beni merak etme" dedim.. "Olur" dedi, öptü ve uyumaya gitti.
Biz yan yanaydık. Kim inanırdı ki bedenlerimizin aynı evde olmadığına...
Hayal güçlerimiz sayesinde ayakta kalmayı başarıyorduk.
Özlemek eylemini her gün yeniden öğreniyorduk...
Bense, artık var olmadığına inandığım nice şeyi, yeniden hatırlıyordum...
Sanki onu odaya uğurlarmış gibi elimi salladım. "Merak etme, o kadar ayakta kalmayacağım, geliyorum bir kaç saate...".
"Tamam o zaman, üşümüş ayaklarını yapıştır ve uyandır beni ki anlayayım geldiğini" dedi gülümseyerek...
"Olur" dedim, kızarmış yanaklarımla gülümserken ve sesim coşkudan titrerken...
"Hadi tatlım git uyu ve beni merak etme" dedim.. "Olur" dedi, öptü ve uyumaya gitti.
Biz yan yanaydık. Kim inanırdı ki bedenlerimizin aynı evde olmadığına...
Hayal güçlerimiz sayesinde ayakta kalmayı başarıyorduk.
Özlemek eylemini her gün yeniden öğreniyorduk...
Bense, artık var olmadığına inandığım nice şeyi, yeniden hatırlıyordum...
12 Mayıs 2012 Cumartesi
Hani yazmıyorum ya bu ara...
Yazmıyor değilim aslında, kelimeleri neresinden tutup da anlatayım bilemediğimden yaz-a-mıyorum aslında.
Hani "çok havlayan köpek ısırmaz"mış ya,
suskunluğum bir çok boku aynı anda yiyor oluşumdan.
Hani, her an, insan biraz daha tanırmış ya kendini...
işte bu aralar, sahip olduğum sıkıntının en temel sebebi,
bana dair, bana ait, içimdeki farklı tüm o kadınlarla, her an, yeniden arkadaş olmaya çalışmamdan kaynaklanmaktadır aslında...
Yazmıyor değilim aslında, kelimeleri neresinden tutup da anlatayım bilemediğimden yaz-a-mıyorum aslında.
Hani "çok havlayan köpek ısırmaz"mış ya,
suskunluğum bir çok boku aynı anda yiyor oluşumdan.
Hani, her an, insan biraz daha tanırmış ya kendini...
işte bu aralar, sahip olduğum sıkıntının en temel sebebi,
bana dair, bana ait, içimdeki farklı tüm o kadınlarla, her an, yeniden arkadaş olmaya çalışmamdan kaynaklanmaktadır aslında...
7 Mayıs 2012 Pazartesi
Her kadın biri...Elif Şafak
Biz kadınlar biraz daha "kadın" oluyoruz, biraz daha biliyoruz "Kadın"lığın ne demek olduğunu, Elif Şafak bizi yazınca.
Kadın olmanın kıymetini, kadınlığın paha biçilmezliğini, kadınlığın getirdiklerini-götürdüklerini ve kadınlığın çekilmezliğini, onunla daha iyi ifade edebiliyoruz.
Bu ne böyle, bu ne biçim bir duygu, bu nasıl tarifsiz bir acı, ne menem bir "hal" bu üzerimdeki dedikçe biz, Elif Şafak bize, bizi anlatıyor...
..o yumuşacık sözleriyle, abartısız ve gerçeklerden uzaklaşmayan betimlemeleriyle ve gerçekliğin tam ortasında duran kadın'a ait hayaller, ironiler ve anlaşılmazlıklar ile...
6 Mayıs Pazar günkü yazısını, yeni bir hafta başlangıcında, işler beni boğmaya başladığı sırada, bir kısa nefes olsun diye açtığımda okudum.
Bir kısa nefes diye açışım, bir ömürlük huzura ve anlaşılıyor olmanın dayanılmaz mutluluğuna bedel bir etki yarattı üzerimde.
Canım Elifim Şafak'ım, bir türlü anlayamadığımız, biz anlasak da adamlarımıza anlatamadığımız aniden gelip, biz istediğimizde ortadan kalkan kadınlık "hal"lerini anlatıyordu.
Hem de öyle ağdalı kelimelerde boğmadan, uzun uzadıya yazıp da "kadının halini yazmak bile uzun" dedirtmeden, tam gönül merkezinde titreştirecek biçimde ifade etmişti duygularını, duygularımızı...
Yazı bitti. Benim içimde bir yazma dürtüsü bırakarak, an'da geçmiş oldu. 5 dakikada okuyup bitirdiğim yazı, tüylerimi ürpertti. Üzerine duygularımı yazmak ise tam yarım saattir elimi oyalıyor. Bir histen bir ötekine sıçratıyor düşüncelerimi.
Bu yüzden belki de, işte bu! İşte bunun için "O, Elif Şafak", dedi içim bir kez daha.
Herkesin bir amacı var bu dünyaya gelirken. Bunu hep bildi içimde bir nokta. Hep inandım, hepimizin bir biçimde birbiriyle alakalı olduğuna. Ne yalan söyleyeyim, Dünya'nın geçişte olduğu bu zamanlarda, kimi zaman içimi boğan ve kalbimi dolduran tüm bu duygusal yoğunlukların ortasında yaşarken; aynı anda kadın olma bilincini her bir zerremle algılamaya çalışıp, kadınlığımla onur duyarken ve özellikle bu ülkede kadın olmanın zorluğunu her geçen gün anlarken, yaşadığı çağda, böylesi bir kalemi okuyabiliyor olmaktan duyduğum keyif tarifsiz.
Elif Şafak bir kadın, Elif Şafak bir romancı, Elif Şafak bir dost.
O, her için bunaldığında koştuğun ve duygularını en iyi anlayan kapı komşusu Elif Abla.
Anlaşılabilir olduğunu, yalnız olmadığını, korkularını gömmek zorunda olmadığını sana anlatan, seni yüzleşmelerin sivri kenarından alıp, edebi dinginlikte düşündüren Elif Anne, Elif kadın, Elif O.
Yazının linki bu: http://www.haberturk.com/yazarlar/elif-safak/740016-kadinlar-ve-bitmeyen-bunalimlari
Kadınların kendilerini anlamaları, erkeklerin ise, biz kadınların, böyle bunalma anlarında tam olarak ne beklediğimizi anlamaları için mükemmel bir analiz.
Yine de yazıdan şu iki paragrafı yazmadan edemeyeceğim...
".....
Turgenyev'i orjinalinden okuyup iki haftada doktora tezi yazmasını istemişim gibi boş bir panikle bakıyor suratıma. "Duygularımı keşfetmeye çalışıyorum"lafı ne kadar da yabancı geliyor erkeklerin kulağına. Halbuki biz hatun taifesi, yaparız bunu, her gün olmasa da zaman zaman, şöyle bir yolculuğa çıkarız kendi içimizde. Depresyon uçurum olur, biz kadınlar çiçek toplarız kenarında, rengarenk demetler yaparız. Depresyon okyanus olur, biz kadınlar deniz kabuğu toplarız kumsallarında, kolye yapıp boynumuza asarız. Depresyon kocaman bir ağaç olur, biz kadınlar afiyetle yemiş yeriz dallarında. Ayaklarımız sallanır boşluğa, ha düştük ha düşeceğiz. Tanımlamam gerekmiyor o uçurumu. Ne de o okyanusu. Ne de o ağacı. Çözmek de gerekmiyor o uçurumu. O okyanusu. O ağacı. "Ağacı çözebilir misin?" diye soruyorum."Yahu tuhaf tuhaf konuşmayı bırak" diyor. "Hadi gel kahvaltı yap, açlık kafana vurmuş, bir dilim ekmek yersen bir şeyin kalmaz."
Böyle zamanlarda birbirimizi anlamaktan aciziz. Kadın dili ile erkek dilinin tercümansız anlaşmaya çalıştığı anlar var. Bu da onlardan biri. Sevgili kocalar, sevgililer, erkek arkadaşlar... Biz kadınlar sizin bilmediğiniz, kavrayamadığınız, zaten bizim dahi anlayamadığımız bunalımlara kapılabiliriz bazı bazı. Sebepsiz, durduk yere. Ne güzel yeriz kendimizi, koparırız tırnaklarımızın kenarlarındaki etleri, ayırırız ruhumuzu lime lime, büyüteçle bakarız yara berelerimize. Böyle durumlarda sizlerden meseleyi çözmeniz değil, sadece dinlemenizdir istenen. "Sorun" değil "hal"dir yaşadığımız. Hal çözülmez. Hal ile hemhal olunur. O da olmadı "hal"e empati duyulur. O da olmadı sempati sunulur. O kadarı yeter zaten. Bir muammadır kadın zihni. Matematiksel formüllere gelmez."
Bir de dileğim var tabi, ah Elif Abla ah... Şu mükemmel yazıyı keşke "İngilizce" yayınlasan da ben de hayatıma almaya çalıştığım o özel adama yollasam. Beni, bizi daha iyi anlasa.
Ben de çekinmesem bundan böyle, koyversem, gitsem, öldürsem egoyu, hiç kalabilsem onun yanında, kaygılanmadan, anlaşılamama endişesi duymadan...
Anlarsın sen. Sen hep anlayansın....
Sevgide kal Elif Şafak. Sevinçte kal. Yaradanın yanında, bize hep bir kol mesafesinde kal...
Kalemine ve nefesinin biteceği son güne dek yüreğine kuvvet...
Derin sevgiyle...
Kadın olmanın kıymetini, kadınlığın paha biçilmezliğini, kadınlığın getirdiklerini-götürdüklerini ve kadınlığın çekilmezliğini, onunla daha iyi ifade edebiliyoruz.
Bu ne böyle, bu ne biçim bir duygu, bu nasıl tarifsiz bir acı, ne menem bir "hal" bu üzerimdeki dedikçe biz, Elif Şafak bize, bizi anlatıyor...
..o yumuşacık sözleriyle, abartısız ve gerçeklerden uzaklaşmayan betimlemeleriyle ve gerçekliğin tam ortasında duran kadın'a ait hayaller, ironiler ve anlaşılmazlıklar ile...
6 Mayıs Pazar günkü yazısını, yeni bir hafta başlangıcında, işler beni boğmaya başladığı sırada, bir kısa nefes olsun diye açtığımda okudum.
Bir kısa nefes diye açışım, bir ömürlük huzura ve anlaşılıyor olmanın dayanılmaz mutluluğuna bedel bir etki yarattı üzerimde.
Canım Elifim Şafak'ım, bir türlü anlayamadığımız, biz anlasak da adamlarımıza anlatamadığımız aniden gelip, biz istediğimizde ortadan kalkan kadınlık "hal"lerini anlatıyordu.
Hem de öyle ağdalı kelimelerde boğmadan, uzun uzadıya yazıp da "kadının halini yazmak bile uzun" dedirtmeden, tam gönül merkezinde titreştirecek biçimde ifade etmişti duygularını, duygularımızı...
Yazı bitti. Benim içimde bir yazma dürtüsü bırakarak, an'da geçmiş oldu. 5 dakikada okuyup bitirdiğim yazı, tüylerimi ürpertti. Üzerine duygularımı yazmak ise tam yarım saattir elimi oyalıyor. Bir histen bir ötekine sıçratıyor düşüncelerimi.
Bu yüzden belki de, işte bu! İşte bunun için "O, Elif Şafak", dedi içim bir kez daha.
Herkesin bir amacı var bu dünyaya gelirken. Bunu hep bildi içimde bir nokta. Hep inandım, hepimizin bir biçimde birbiriyle alakalı olduğuna. Ne yalan söyleyeyim, Dünya'nın geçişte olduğu bu zamanlarda, kimi zaman içimi boğan ve kalbimi dolduran tüm bu duygusal yoğunlukların ortasında yaşarken; aynı anda kadın olma bilincini her bir zerremle algılamaya çalışıp, kadınlığımla onur duyarken ve özellikle bu ülkede kadın olmanın zorluğunu her geçen gün anlarken, yaşadığı çağda, böylesi bir kalemi okuyabiliyor olmaktan duyduğum keyif tarifsiz.
Elif Şafak bir kadın, Elif Şafak bir romancı, Elif Şafak bir dost.
O, her için bunaldığında koştuğun ve duygularını en iyi anlayan kapı komşusu Elif Abla.
Anlaşılabilir olduğunu, yalnız olmadığını, korkularını gömmek zorunda olmadığını sana anlatan, seni yüzleşmelerin sivri kenarından alıp, edebi dinginlikte düşündüren Elif Anne, Elif kadın, Elif O.
Yazının linki bu: http://www.haberturk.com/yazarlar/elif-safak/740016-kadinlar-ve-bitmeyen-bunalimlari
Kadınların kendilerini anlamaları, erkeklerin ise, biz kadınların, böyle bunalma anlarında tam olarak ne beklediğimizi anlamaları için mükemmel bir analiz.
Yine de yazıdan şu iki paragrafı yazmadan edemeyeceğim...
".....
Turgenyev'i orjinalinden okuyup iki haftada doktora tezi yazmasını istemişim gibi boş bir panikle bakıyor suratıma. "Duygularımı keşfetmeye çalışıyorum"lafı ne kadar da yabancı geliyor erkeklerin kulağına. Halbuki biz hatun taifesi, yaparız bunu, her gün olmasa da zaman zaman, şöyle bir yolculuğa çıkarız kendi içimizde. Depresyon uçurum olur, biz kadınlar çiçek toplarız kenarında, rengarenk demetler yaparız. Depresyon okyanus olur, biz kadınlar deniz kabuğu toplarız kumsallarında, kolye yapıp boynumuza asarız. Depresyon kocaman bir ağaç olur, biz kadınlar afiyetle yemiş yeriz dallarında. Ayaklarımız sallanır boşluğa, ha düştük ha düşeceğiz. Tanımlamam gerekmiyor o uçurumu. Ne de o okyanusu. Ne de o ağacı. Çözmek de gerekmiyor o uçurumu. O okyanusu. O ağacı. "Ağacı çözebilir misin?" diye soruyorum."Yahu tuhaf tuhaf konuşmayı bırak" diyor. "Hadi gel kahvaltı yap, açlık kafana vurmuş, bir dilim ekmek yersen bir şeyin kalmaz."
Böyle zamanlarda birbirimizi anlamaktan aciziz. Kadın dili ile erkek dilinin tercümansız anlaşmaya çalıştığı anlar var. Bu da onlardan biri. Sevgili kocalar, sevgililer, erkek arkadaşlar... Biz kadınlar sizin bilmediğiniz, kavrayamadığınız, zaten bizim dahi anlayamadığımız bunalımlara kapılabiliriz bazı bazı. Sebepsiz, durduk yere. Ne güzel yeriz kendimizi, koparırız tırnaklarımızın kenarlarındaki etleri, ayırırız ruhumuzu lime lime, büyüteçle bakarız yara berelerimize. Böyle durumlarda sizlerden meseleyi çözmeniz değil, sadece dinlemenizdir istenen. "Sorun" değil "hal"dir yaşadığımız. Hal çözülmez. Hal ile hemhal olunur. O da olmadı "hal"e empati duyulur. O da olmadı sempati sunulur. O kadarı yeter zaten. Bir muammadır kadın zihni. Matematiksel formüllere gelmez."
Ben de çekinmesem bundan böyle, koyversem, gitsem, öldürsem egoyu, hiç kalabilsem onun yanında, kaygılanmadan, anlaşılamama endişesi duymadan...
Anlarsın sen. Sen hep anlayansın....
Sevgide kal Elif Şafak. Sevinçte kal. Yaradanın yanında, bize hep bir kol mesafesinde kal...
Kalemine ve nefesinin biteceği son güne dek yüreğine kuvvet...
Derin sevgiyle...
30 Nisan 2012 Pazartesi
Kiskanmak
Elinde tuttugu kitabi kiskandim bugun;
benim yerime ona baktigi, onunla vakit gecirdigi ve ona dokundugu icin.
Kiskanmayi ogrendim bugun!
Her normal kadin gibi oldugumu ve bu boktan duyguyu bugune kadar bilmedigimi anladim.
Hay anasini!...
Bu yeni iste. Bu duygu bana cok yeni!
Sert geldi...
Kiskanmanin ne demek oldugunu ogrendim bugun...
Cok da harika degilim hani!...
benim yerime ona baktigi, onunla vakit gecirdigi ve ona dokundugu icin.
Kiskanmayi ogrendim bugun!
Her normal kadin gibi oldugumu ve bu boktan duyguyu bugune kadar bilmedigimi anladim.
Hay anasini!...
Bu yeni iste. Bu duygu bana cok yeni!
Sert geldi...
Kiskanmanin ne demek oldugunu ogrendim bugun...
Cok da harika degilim hani!...
Published with Blogger-droid v2.0.4
31 Mart 2012 Cumartesi
Nereden bileceksin ki...
Sen beni nereden bileceksin ki?
Nasıl severim, nasıl söverim, nasıl yaşarım bilmezsin...
Yavşaklığın beni acıttığını, dürüstlüğün yalnızlaştırdığını, aşkın bana hep iyi gelmediğini nereden bileceksin beni tanımadan.
Sadakat duygumu, aşıkken yumuşayan inadımı, Yaradan'a olan mesafemi bilemeyeceğin gibi.
Sen beni sana uzak sanırsın Orhan Abi'yi geceler boyu dinlediğimi, İbrahim Tatlıses seven bir babam olduğunu bilmeden.
Sen beni snob aydın kısmısından sanırsın, müzeye, operaya, tiyatroya,dansa giderim diye,
parkta sevgiliyle ele ele oturmanın, en uzun hatlı otobüste ring atıp insanları gözlemenin, yer sofrasında yemek yemenin keyfini bilmediğimi zannederek...
Güzel bir arkadaş olduğumu, gerçek duygularımı bulmadan "nasılsa yolda severim" diye sevgili olmadığımı, sevdiğim adamı boğmadığımı bilmeden bana uzakta kalırsın...
Güçlü ve özgür halime aldanırsın, bu kadın bana zor dersin; gücü paylaşmayı, özgürlüğümü yanımdakiyle birlikteyken yaşama isteğimi anlamazsın...
Anladıkça sever insan ama,
içimde tuttuklarıma giden aşılması gerekli mesafeyi almazsın sen,
beni sevmeye niyet etmediğinden...
İşte bütün mesele bu!
Nasıl severim, nasıl söverim, nasıl yaşarım bilmezsin...
Yavşaklığın beni acıttığını, dürüstlüğün yalnızlaştırdığını, aşkın bana hep iyi gelmediğini nereden bileceksin beni tanımadan.
Sadakat duygumu, aşıkken yumuşayan inadımı, Yaradan'a olan mesafemi bilemeyeceğin gibi.
Sen beni sana uzak sanırsın Orhan Abi'yi geceler boyu dinlediğimi, İbrahim Tatlıses seven bir babam olduğunu bilmeden.
Sen beni snob aydın kısmısından sanırsın, müzeye, operaya, tiyatroya,dansa giderim diye,
parkta sevgiliyle ele ele oturmanın, en uzun hatlı otobüste ring atıp insanları gözlemenin, yer sofrasında yemek yemenin keyfini bilmediğimi zannederek...
Güzel bir arkadaş olduğumu, gerçek duygularımı bulmadan "nasılsa yolda severim" diye sevgili olmadığımı, sevdiğim adamı boğmadığımı bilmeden bana uzakta kalırsın...
Güçlü ve özgür halime aldanırsın, bu kadın bana zor dersin; gücü paylaşmayı, özgürlüğümü yanımdakiyle birlikteyken yaşama isteğimi anlamazsın...
Anladıkça sever insan ama,
içimde tuttuklarıma giden aşılması gerekli mesafeyi almazsın sen,
beni sevmeye niyet etmediğinden...
İşte bütün mesele bu!
24 Mart 2012 Cumartesi
2 de 1
Aynı güne sıkışan iki buluşma.
Her ikisi için de ayrı bir kaygı, karın bölgesini rahatsız eden...
İlki çok güzeldi... Tadı damakta kalan, bir daha olsun diye kıvrandıran türden...
Umut edilen her şeyin gerçekleştiği, samimi, içten, şaşırtıcı ve zeka seviyesi çok yüksek konuşmalarla bezeli, kaçırılan bakışların, yakınlaşmak istenen uzakta kalmaların eşliğinde ve belki de kızaran yanaklarımın damga vurduğu güzel bir Cuma akşamı başlangıcı yarattı.
Hatta aklımda kalan bir soru bile bıraktı cebime katıp, gecenin bir sonraki programına taşıyacağım; "çok merak ediyorum ne var o çantanın içinde?".
Sonra diğer program.
Sevilen bir kız arkadaşın hatırına, bir önceki keyif veren birlikteliği bıraktıran, ne üdüğü belirsiz saçma sapan bir çokluluk hali.
Yine boktan adamlar ve boktan kadınlarda oluşan bir çokluğun içerisinde, kendi halinde varlığını sürdürmeye çalışan bir kaç kişiyiz...
Etraf boktan adamlar ve boktan kadınlarla çevrili... Umarsızca kadınların içine düşen adamlar, et pazarlamaktan hoşlanmakta olan aptal kadınlar...
Üzerime geçirdiğim "ah ya ne kadar eğlenceli" modunu yaratan maskeyi ancak 2 saat taşıyabiliyor, ardından yüzümün ekşimesine engel olamıyor, içimden geçenleri acıtarak, haykırırcasına söylemeye başladığımda gece 12'yi vuruyor ve 5 dakika içerisinde tüm eşyalarımı toparlayıp benim gibi bir kaç kişiyi öperek son hız bu boktan çokluğu terk ediyorum.
Eve geldiğimde, şu koca güne dair aklımda kalan 3 şey ise gerçekten ilginçti...
geçen son 3 saatten daha geride kalması gereken o soru, şaşkın iltifatlarımdan sonra bir anda gülümsemeye başlayan bir yüz ve beni utandırmayı başarmış bakışlar...
Ha bir de, yeniden hatırladığım ve tüm anılarını tek bir cümle ile temize çektiğim, yepyeni beyaz bir sayfaya yazılan PIA, Atilla İlhan'dan...
Her ikisi için de ayrı bir kaygı, karın bölgesini rahatsız eden...
İlki çok güzeldi... Tadı damakta kalan, bir daha olsun diye kıvrandıran türden...
Umut edilen her şeyin gerçekleştiği, samimi, içten, şaşırtıcı ve zeka seviyesi çok yüksek konuşmalarla bezeli, kaçırılan bakışların, yakınlaşmak istenen uzakta kalmaların eşliğinde ve belki de kızaran yanaklarımın damga vurduğu güzel bir Cuma akşamı başlangıcı yarattı.
Hatta aklımda kalan bir soru bile bıraktı cebime katıp, gecenin bir sonraki programına taşıyacağım; "çok merak ediyorum ne var o çantanın içinde?".
Sonra diğer program.
Sevilen bir kız arkadaşın hatırına, bir önceki keyif veren birlikteliği bıraktıran, ne üdüğü belirsiz saçma sapan bir çokluluk hali.
Yine boktan adamlar ve boktan kadınlarda oluşan bir çokluğun içerisinde, kendi halinde varlığını sürdürmeye çalışan bir kaç kişiyiz...
Etraf boktan adamlar ve boktan kadınlarla çevrili... Umarsızca kadınların içine düşen adamlar, et pazarlamaktan hoşlanmakta olan aptal kadınlar...
Üzerime geçirdiğim "ah ya ne kadar eğlenceli" modunu yaratan maskeyi ancak 2 saat taşıyabiliyor, ardından yüzümün ekşimesine engel olamıyor, içimden geçenleri acıtarak, haykırırcasına söylemeye başladığımda gece 12'yi vuruyor ve 5 dakika içerisinde tüm eşyalarımı toparlayıp benim gibi bir kaç kişiyi öperek son hız bu boktan çokluğu terk ediyorum.
Eve geldiğimde, şu koca güne dair aklımda kalan 3 şey ise gerçekten ilginçti...
geçen son 3 saatten daha geride kalması gereken o soru, şaşkın iltifatlarımdan sonra bir anda gülümsemeye başlayan bir yüz ve beni utandırmayı başarmış bakışlar...
Ha bir de, yeniden hatırladığım ve tüm anılarını tek bir cümle ile temize çektiğim, yepyeni beyaz bir sayfaya yazılan PIA, Atilla İlhan'dan...
18 Mart 2012 Pazar
17 Mart 2012 Cumartesi
Son Üç Gün; II - Hayallerin Peşinde
15.03.2012
Dostuluğun çok ötesindeydi ilişkimiz... Tek çocuk olan benliğim, kimseye onun kadar güvenmemişti..
Güvenimi derinden sarstığı da oldu hani. Olmadı değil.
"Çok fenayım, korkuyorum, kimi istiyorsan topla gel, yeter ki evde olun, iyi değilim" dediğimde gelmemişti.
İyi değildim. Ömrümde hiç o kadar hasta ve yanında hiç o kadar yalnız kalmamıştım.
Büyümek neydi anlamıştım. Yalnızlığın ise ne boktan bir şey olduğunu, duvara toslayarak öğrenmiştim. Gelseydi eğer, "25'ine kadar ne çok şey öğrendim" diyemeyecektim belki de...
Kavga ettiğimiz de oldu. Çok kez hem de. Yani, çok sıkı ettik üstelik o kavgaları.
Kimisini bağırış çağırış, kimisini sessizce... Çok kez meraktan öldürdüm onu, bana sarılıp yaralarımı sarmaya çalışırken "bırak beni" isyanlarıyla kaçtım elinden. Tüm öfkelerimi, tüm isyanlarımı çok kez üzerinden boşalttım, dost değil, paratoner zannettim kim bilir kaç defa... Allahı var ya, hepsini alttan aldı...
Ben "Ya Allah" dedim, o "ya bırah gözünü seveyim" demedi durduğu yere rağmen. Ben ona inan demedim, onun bana inanma demediği gibi...
Ben, "yanıyorum" dedim; aşk acısıyla tutuştuğum ve varlığı yitirmenin eşiğinde olduğum yıllarda, dostum bana, "yaz" dedi, "sev" dedi, "gerekiyorsa öl" dedi, hep sonuna eklediği gibi "yanındayım kuzum, düşmene izin vermem ya da gerekirse ben düşürürüm seni, kalkmayı öğren diye" dedi...
"Kadınla erkek dost olamaz" dediler hep, "sizin iş bir nev-i ayak, arkadaş ayağı göt ayağı" dediler; onlara inat değil, bize sevap niyetine, dost değil kardeş olduk biz giderek daha da bağlanarak...
Eleştirmek için hep doğru zamanı bekledik... Egolarımıza yenik düşmedik, eleştireceğiz ve açık olacağız diye candan bezdirmedik, kırdık gerektiğinde birbirimizi, sırf anlasın olanı biteni diye ve bildik samimiyetin sözlere sığmadığını, her can yakan konuşmanın sonunda, sarılışarak nemli gözlerimizi silerken..
Ağlama krizlerimi sakinleştirmeye çalışırken nice kız tarafından göz hapsine alındı ama Ankara'lı bir dostluğa sahip olduğumuzdan, tişörtünü gözyaşlarımla ıslatmama ve kızları kaçırmasına sebep olmama hiç kızmadı.. Dinledi tüm aşklarımı, herkes "e yeter artık git söyle de kurtulalım" derken, o bana cilveli kadın olmanın inceliklerini saydı ve benim için hep plan yaptı...
İtinayla törpüledi hırçın hallerimi... Düşünün ki, üniversiteden sonra, törpülenmiş olan tüm o hırçınlığım, her ortaya çıkışında ne kadar çok kez sinir yarattı kimilerinin üzerinde...
Lisede erkeklerle büyümüş kız birader Aysu'dan bir prenses yarattı; metamorfoz misali yaşanan bu değişiklik Gregor Samsa'nın ki kadar sıkıntılı zamanlar yarattığında ise bir an olsun yanımdan ayrılmadı... Alışmadık götte don durmaz der atalarımız, "alışmadık dişide, cilve yavşaklık yapar" anlarında müdahaleden eksik kalmadı...
En içimde tuttuğum hayallerimi konuşmadan bildi, beni hep çok dikkatli dinledi, toplulukların ortasında yaşadığım tedirginliklerin hepsinde, inanmadığı halde sezgilerime hep güvendi... Birbirimizi hiç görmeden, yalnızca temas ederek oturduğumuz anlarda bile önce o anladı, aşık olmakta olduğumu, sıkıldığımı, gerildiğimi ve korktuğumu...
Hep kibar, hep saygılı ve hep çok çatlaktı... Boku çıkana kadar yaptıklarımız listesini yazmak için ihtiyacımız olan geniş alan hiç bulunamadı ve büyüdükçe vukuatlarımız hep çoğaldı...
Aynı yere bakarak hayal kurduk biz hep.. 4 kişilikti hayallerimiz her defasında, sevgililerimizi o hayallerden hiç esirgemedik biz aslında, onlar bizi hayatlarına katmayı itinayla ihmal ettiklerinde bile... Öyle aynı yere bakarak kurduk ki o hayalleri, saniyenin onda birinden bile daha az zamanda kayan bir yıldızı aynı anda görüp dilek tutabildik... Tabi ki ardından saatlerce güldük "olur mu hiç böyle şey" diye diye...
Şimdi ben 25 o 27 oldu aradan geçen koca 7 yıldan sonra. Sayesinde hala olacağım günleri yaşarken, çocuklarımın da, benim ki gibi deliden hallice bir dayısı olacak...
Artık tek çocuk değilim hani... Onu başkalarından bir kaç gömlek daha fazla sevişim de bundan ötürü...
Doğru dürüst görüşemediğimiz hayatın koşturmacaların ortasında ve rüşt ispatlama mücadelesinde geçen bu yıllarında bize geldi kardeşim bu gece... Konuştuk bolcana.. Akıl danıştık.. Dert yandık karşılıklı.. Güldük çokçana. Kaşlarımız çatıldı ara ara kaygılandık olan biten için.
Beraber geçirdiğimiz kıymetli vaktin tam ortalarında bir yerde "gel bak ne izleteceğim sana" dedi...
Kimlik bunaltılarının arasında, kariyerimi ve hayatımı dengelemeye çalıştığım ve hiç farkında olmadan hayallerimi yitirmeye başladığım şu günlerinde yaşamımın, tepsiyle sundu bana peşinde koşulacak bir hayali...
İki çılgın mühendisin Dünya turunu izletti bana canım kardeşim (www.baskaturlubirsey.com).
Tüylerim diken diken ve gözlerimde yaşlarla bitirdim videoyu... Baktım suratına nolur, biz de gidelim dedim...
"Gidelim, başla biriktirmeye paraları" dedi.. Gidelim dediyse, gideriz! Yaparız dediği her şeyi yaptık bugün dek. "Nereye gitsek ki?" dedim, "bir rota çizmek lazım" diye ekledim. O an gördü gözümdeki ışığı, yeni bir hayalim var artık... Gezeceğiz kardeşimle Dünya'yı.. Yapacağız. Kim bilir belki 4 kişi oluruz, kim bilir! Gün gelecek Dünya'nın farklı yerlerinden attığımız kartlarla selam yollayacağız dostlara, ailelerimize...
Canım kardeşim, biraderim, kankam ve dostum... Hayallerin peşinde geçen bir ömür bekliyor bizi... Çocukluk geride ve başka türlü bir şey bizim istediğimiz...
Rbl'im var ol, çok yaşa, paylaş ve yakınımda ol biraderim...
Seviyorum seni... Muck :)
Dostuluğun çok ötesindeydi ilişkimiz... Tek çocuk olan benliğim, kimseye onun kadar güvenmemişti..
Güvenimi derinden sarstığı da oldu hani. Olmadı değil.
"Çok fenayım, korkuyorum, kimi istiyorsan topla gel, yeter ki evde olun, iyi değilim" dediğimde gelmemişti.
İyi değildim. Ömrümde hiç o kadar hasta ve yanında hiç o kadar yalnız kalmamıştım.
Büyümek neydi anlamıştım. Yalnızlığın ise ne boktan bir şey olduğunu, duvara toslayarak öğrenmiştim. Gelseydi eğer, "25'ine kadar ne çok şey öğrendim" diyemeyecektim belki de...
Kavga ettiğimiz de oldu. Çok kez hem de. Yani, çok sıkı ettik üstelik o kavgaları.
Kimisini bağırış çağırış, kimisini sessizce... Çok kez meraktan öldürdüm onu, bana sarılıp yaralarımı sarmaya çalışırken "bırak beni" isyanlarıyla kaçtım elinden. Tüm öfkelerimi, tüm isyanlarımı çok kez üzerinden boşalttım, dost değil, paratoner zannettim kim bilir kaç defa... Allahı var ya, hepsini alttan aldı...
Ben "Ya Allah" dedim, o "ya bırah gözünü seveyim" demedi durduğu yere rağmen. Ben ona inan demedim, onun bana inanma demediği gibi...
Ben, "yanıyorum" dedim; aşk acısıyla tutuştuğum ve varlığı yitirmenin eşiğinde olduğum yıllarda, dostum bana, "yaz" dedi, "sev" dedi, "gerekiyorsa öl" dedi, hep sonuna eklediği gibi "yanındayım kuzum, düşmene izin vermem ya da gerekirse ben düşürürüm seni, kalkmayı öğren diye" dedi...
"Kadınla erkek dost olamaz" dediler hep, "sizin iş bir nev-i ayak, arkadaş ayağı göt ayağı" dediler; onlara inat değil, bize sevap niyetine, dost değil kardeş olduk biz giderek daha da bağlanarak...
Eleştirmek için hep doğru zamanı bekledik... Egolarımıza yenik düşmedik, eleştireceğiz ve açık olacağız diye candan bezdirmedik, kırdık gerektiğinde birbirimizi, sırf anlasın olanı biteni diye ve bildik samimiyetin sözlere sığmadığını, her can yakan konuşmanın sonunda, sarılışarak nemli gözlerimizi silerken..
Ağlama krizlerimi sakinleştirmeye çalışırken nice kız tarafından göz hapsine alındı ama Ankara'lı bir dostluğa sahip olduğumuzdan, tişörtünü gözyaşlarımla ıslatmama ve kızları kaçırmasına sebep olmama hiç kızmadı.. Dinledi tüm aşklarımı, herkes "e yeter artık git söyle de kurtulalım" derken, o bana cilveli kadın olmanın inceliklerini saydı ve benim için hep plan yaptı...
İtinayla törpüledi hırçın hallerimi... Düşünün ki, üniversiteden sonra, törpülenmiş olan tüm o hırçınlığım, her ortaya çıkışında ne kadar çok kez sinir yarattı kimilerinin üzerinde...
Lisede erkeklerle büyümüş kız birader Aysu'dan bir prenses yarattı; metamorfoz misali yaşanan bu değişiklik Gregor Samsa'nın ki kadar sıkıntılı zamanlar yarattığında ise bir an olsun yanımdan ayrılmadı... Alışmadık götte don durmaz der atalarımız, "alışmadık dişide, cilve yavşaklık yapar" anlarında müdahaleden eksik kalmadı...
En içimde tuttuğum hayallerimi konuşmadan bildi, beni hep çok dikkatli dinledi, toplulukların ortasında yaşadığım tedirginliklerin hepsinde, inanmadığı halde sezgilerime hep güvendi... Birbirimizi hiç görmeden, yalnızca temas ederek oturduğumuz anlarda bile önce o anladı, aşık olmakta olduğumu, sıkıldığımı, gerildiğimi ve korktuğumu...
Hep kibar, hep saygılı ve hep çok çatlaktı... Boku çıkana kadar yaptıklarımız listesini yazmak için ihtiyacımız olan geniş alan hiç bulunamadı ve büyüdükçe vukuatlarımız hep çoğaldı...
Aynı yere bakarak hayal kurduk biz hep.. 4 kişilikti hayallerimiz her defasında, sevgililerimizi o hayallerden hiç esirgemedik biz aslında, onlar bizi hayatlarına katmayı itinayla ihmal ettiklerinde bile... Öyle aynı yere bakarak kurduk ki o hayalleri, saniyenin onda birinden bile daha az zamanda kayan bir yıldızı aynı anda görüp dilek tutabildik... Tabi ki ardından saatlerce güldük "olur mu hiç böyle şey" diye diye...
Şimdi ben 25 o 27 oldu aradan geçen koca 7 yıldan sonra. Sayesinde hala olacağım günleri yaşarken, çocuklarımın da, benim ki gibi deliden hallice bir dayısı olacak...
Artık tek çocuk değilim hani... Onu başkalarından bir kaç gömlek daha fazla sevişim de bundan ötürü...
Doğru dürüst görüşemediğimiz hayatın koşturmacaların ortasında ve rüşt ispatlama mücadelesinde geçen bu yıllarında bize geldi kardeşim bu gece... Konuştuk bolcana.. Akıl danıştık.. Dert yandık karşılıklı.. Güldük çokçana. Kaşlarımız çatıldı ara ara kaygılandık olan biten için.
Beraber geçirdiğimiz kıymetli vaktin tam ortalarında bir yerde "gel bak ne izleteceğim sana" dedi...
Kimlik bunaltılarının arasında, kariyerimi ve hayatımı dengelemeye çalıştığım ve hiç farkında olmadan hayallerimi yitirmeye başladığım şu günlerinde yaşamımın, tepsiyle sundu bana peşinde koşulacak bir hayali...
İki çılgın mühendisin Dünya turunu izletti bana canım kardeşim (www.baskaturlubirsey.com).
Tüylerim diken diken ve gözlerimde yaşlarla bitirdim videoyu... Baktım suratına nolur, biz de gidelim dedim...
"Gidelim, başla biriktirmeye paraları" dedi.. Gidelim dediyse, gideriz! Yaparız dediği her şeyi yaptık bugün dek. "Nereye gitsek ki?" dedim, "bir rota çizmek lazım" diye ekledim. O an gördü gözümdeki ışığı, yeni bir hayalim var artık... Gezeceğiz kardeşimle Dünya'yı.. Yapacağız. Kim bilir belki 4 kişi oluruz, kim bilir! Gün gelecek Dünya'nın farklı yerlerinden attığımız kartlarla selam yollayacağız dostlara, ailelerimize...
Canım kardeşim, biraderim, kankam ve dostum... Hayallerin peşinde geçen bir ömür bekliyor bizi... Çocukluk geride ve başka türlü bir şey bizim istediğimiz...
Rbl'im var ol, çok yaşa, paylaş ve yakınımda ol biraderim...
Seviyorum seni... Muck :)
18 Şubat 2012 Cumartesi
Telefon
Sonunda aradım seni bugün...
Sesini duydum. Gerekli bir sebebim vardı.
...............Aramak için yani...............
Neyse, aradım seni.
3-5 dakika ya konuştuk ya konuşmadık.
Yine o kadar zaman geçmiş, derdest ettin kapattın telefonu. Beni sonra arayabilirdin kusura bakma diye ama yok. Yapmazsın sen!
Rahatladım,
niye diyeceksin;
ne kadar öküz olduğunu bir daha hatırladım aklım kalmadı...
Tamam o zaman.
Sıradakine geçebiliriz.
Buyrun, sıradakiiiii?
Sesini duydum. Gerekli bir sebebim vardı.
...............Aramak için yani...............
Neyse, aradım seni.
3-5 dakika ya konuştuk ya konuşmadık.
Yine o kadar zaman geçmiş, derdest ettin kapattın telefonu. Beni sonra arayabilirdin kusura bakma diye ama yok. Yapmazsın sen!
Rahatladım,
niye diyeceksin;
ne kadar öküz olduğunu bir daha hatırladım aklım kalmadı...
Tamam o zaman.
Sıradakine geçebiliriz.
Buyrun, sıradakiiiii?
13 Şubat 2012 Pazartesi
Ah seni...
Seni özledi, gözlerim, sözlerim, öfkelenmelerim ve iç geçirişlerim...
Seni özledim ve senle ilişkili olarak kaydettiğim ellerini, sesini, uzak bakışlarını ve kaygılı gözlerini...
Senli bu ara gecelerimi süsleyen rüyalar ve elimin gittiği her telefon....
Seni hep bir arayasım var kendimi geri tuttuğum..
Çocuksu bir şımarıklıkla gelsene, bi acı kahve içelim diyesim var ya da çay daha güzel olur diye ekleyesim...
Senin yanında duyduğum güvene kendimi saklayasım var...
Ah seni.. Seni bir çağırasım var...
Büyümüşüm, ne elimi attığım telefonu edebiliyor, ne seni çağırmaya cüret edebiliyor ne de seni hop diye beynimden uzaklaştırabiliyorum...
ve inanır mısın hayatımdaki hangi güzel adam tam olarak sen'sin ona da bir türlü karar veremiyorum?
Sahi ya, ben kimi özlüyorum?
Yoksa ben...
Neyse boşver. Nasılsa, okuyan yahut okumayan herkes biraz sensin ya da ben...
Ve şişmiş egolarıyla kendi üzerine alınan onlarca beden yine sessizlikte kalacak olan...
Bir de bıkkın ben...
Seni özledim ve senle ilişkili olarak kaydettiğim ellerini, sesini, uzak bakışlarını ve kaygılı gözlerini...
Senli bu ara gecelerimi süsleyen rüyalar ve elimin gittiği her telefon....
Seni hep bir arayasım var kendimi geri tuttuğum..
Çocuksu bir şımarıklıkla gelsene, bi acı kahve içelim diyesim var ya da çay daha güzel olur diye ekleyesim...
Senin yanında duyduğum güvene kendimi saklayasım var...
Ah seni.. Seni bir çağırasım var...
Büyümüşüm, ne elimi attığım telefonu edebiliyor, ne seni çağırmaya cüret edebiliyor ne de seni hop diye beynimden uzaklaştırabiliyorum...
ve inanır mısın hayatımdaki hangi güzel adam tam olarak sen'sin ona da bir türlü karar veremiyorum?
Sahi ya, ben kimi özlüyorum?
Yoksa ben...
Neyse boşver. Nasılsa, okuyan yahut okumayan herkes biraz sensin ya da ben...
Ve şişmiş egolarıyla kendi üzerine alınan onlarca beden yine sessizlikte kalacak olan...
Bir de bıkkın ben...
31 Ocak 2012 Salı
Hep 19
Demek istesemde,
25 yaşına gelmiş olmanın farkındalığı ile 19 yaşında olmanın ne demek olduğunu yeniden fark ettim geçen Cumartesi...
Bileziklerimi, posterlerimi zor kurtarıyordum halbuki ondan.
Şimdi bana topluluk içerisinde abla demek istemediği için, isimsiz ve sıfatsız saçma bir muhabbeti götürüyoruz.
19 yaşında şimdi o. Canlı, anlamlı zannettiği hayat için heyecanlı.
İpek gibi, ismiyle müsemma. Su gibi gözleri, uzun dalgalı saçlarıyla farkında olmasa da seksi.
19 yaşında kocaman bir kadın o. Kendini öyle zannediyor, şarkıda dediği gibi.
Son moda kıyafetlerinin içerisinde ve topuklunun çıkardığı seslere gizlerken çocukluğunu, şaşkınlık karşısında boşa bakıyor gözleri. Çocuk misali...
Vücudunun diriliği, aç pezevenklerin ilgisini, yiyesi bakışlarını ve gergin derilerini kendine çekmekte...
Farkında değil o ama olan bitenden... Heyecanlı ya, mutlu çünkü henüz. Öğrenmedi henüz hayatın boktanlığını, huzurun içeride yakalanmazsa asla bulunamayacağını, aşkın duygusaldan öte sexsel bir şey olduğunu ve yozlaşmanın gün gelip kendi masumiyetini vurduğunu henüz öğrenmedi...
O henüz 19.
Genç, diri, canlı, seksi ve çocuk... Gözlerindeki boşlukta, şaşırmalarında ve erken gelen uykusunda henüz 19 yaşında bir çocuk.
Pezevenklerin gözlerinde ateşli ve s.kilesi bir parça; ruhu geçmiş, 1.6cc kaltakların gözlerindeki yiyen kıskançlık ve yok etme arzularının arasından kuğu gibi süzülen ve farkında olmamanın rahatlığında, o bir 19.... Hep 19 kalması ise benim onun için isteyebileceğim en derin dilek..
ama nafile.. gün gelir hiç bir şey değişmese farkındalık vurur insanı.. O da büyümenin ve öğrenmenin kaderi.. Ne yaparsan yap, kalır seninle...
25 yaşına gelmiş olmanın farkındalığı ile 19 yaşında olmanın ne demek olduğunu yeniden fark ettim geçen Cumartesi...
Bileziklerimi, posterlerimi zor kurtarıyordum halbuki ondan.
Şimdi bana topluluk içerisinde abla demek istemediği için, isimsiz ve sıfatsız saçma bir muhabbeti götürüyoruz.
19 yaşında şimdi o. Canlı, anlamlı zannettiği hayat için heyecanlı.
İpek gibi, ismiyle müsemma. Su gibi gözleri, uzun dalgalı saçlarıyla farkında olmasa da seksi.
19 yaşında kocaman bir kadın o. Kendini öyle zannediyor, şarkıda dediği gibi.
Son moda kıyafetlerinin içerisinde ve topuklunun çıkardığı seslere gizlerken çocukluğunu, şaşkınlık karşısında boşa bakıyor gözleri. Çocuk misali...
Vücudunun diriliği, aç pezevenklerin ilgisini, yiyesi bakışlarını ve gergin derilerini kendine çekmekte...
Farkında değil o ama olan bitenden... Heyecanlı ya, mutlu çünkü henüz. Öğrenmedi henüz hayatın boktanlığını, huzurun içeride yakalanmazsa asla bulunamayacağını, aşkın duygusaldan öte sexsel bir şey olduğunu ve yozlaşmanın gün gelip kendi masumiyetini vurduğunu henüz öğrenmedi...
O henüz 19.
Genç, diri, canlı, seksi ve çocuk... Gözlerindeki boşlukta, şaşırmalarında ve erken gelen uykusunda henüz 19 yaşında bir çocuk.
Pezevenklerin gözlerinde ateşli ve s.kilesi bir parça; ruhu geçmiş, 1.6cc kaltakların gözlerindeki yiyen kıskançlık ve yok etme arzularının arasından kuğu gibi süzülen ve farkında olmamanın rahatlığında, o bir 19.... Hep 19 kalması ise benim onun için isteyebileceğim en derin dilek..
ama nafile.. gün gelir hiç bir şey değişmese farkındalık vurur insanı.. O da büyümenin ve öğrenmenin kaderi.. Ne yaparsan yap, kalır seninle...
15 Ocak 2012 Pazar
İnan seni anlamıyorum insan kardeşim...
Ne yazık ki; arta kalanlar olur hep, hatırda kalanlar...
Ne yalan söyleyeyim üzüldüm bugün derinden, hiç üzülmemiştim sanki bu kadar yürekten. Bu kadar haksız bir ilgisizlikle suçlandığım olmamıştı... Neyse. "İnsanlar.." deyip geçmek lazım, şu yalnız dünyamızda ayakta kalabilmek için.
"Konuşşan çare değil, sussan gönül razı gelmiyor" insanlarındanım ya ben... Henüz emin değilim ama, sanırım bu kez susmayı yeğeleyeceğim. Sindirecek ve olmamış gibi davranacağım... Hikayeye dahil olan herkesin kendini haklı gördüğü ve hep haklı göreceği, sıradan yanılsamaların hepsinde olduğu gibi.
Zor dostum, dost olmak. Sevdiğini anlatmak, birlikteliğin koşulsuz ve minimum beklentiyle tadını çıkarmak.
Paylaşmak zor. Paylaşılmak hepsinden beter.
İşte bu yüzdendir erkeklerin dostuluğu hep paha biçilmez... ama olmaz öteki türlüsü. İnsan hep bir parça eksik, dost kadınları olmayınca hayatında.
Herneyse. "Bir çaresi bulunur elbet canım, bir uyuyup uyanalım"...
Sevgi çözer her yanlışlığı, her anlaşmazlığı, yeter ki inanmak istesin insanlar, bir yüreğin bir yüreği gerçekten sevdiğine, sevebileceğine şu zalim dünyada....
---------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu satırları yazarken kendim için, yalnızca sevgili "ben" için bir şey yapıyorum aslında. Keyif alıyorum aldığım her soluktan.
Dışardan gelindiği ilk an yapılan herşey tamamlandıktan sonra;
- giysiler yerini pijamalara bırakmış, temizlenen makyaj yorgun, hüzünlü ve hasta gözleri ortaya çıkarmış, keyif kahkahaları gece sessizliği ile yer değiştirmişken -
elimde ev yapımı bir çay ve ben yağmakta olan karı izliyorum...
Evime gelirken yakalandım etrafı hızlıca beyaza çeviren kara. Havanın serinliğine ve göğsümdeki hastalık hırıltısının varlığına aldırış etmeden, fotoğrafladım elimden geldiğince bu muhteşem güzelliğini etrafın.
Ve tabi ki düşündüm.
Karın romantizmini kaç zamandır paylaşamadığımı bir sevgiliyle.
Ayaklarım, karın örttüğü ve hiç dokunulmamış yerlerine izlerini bırakırken, aslında 2 değil de 4 iz olsa daha eğlenceli olmazmıydı diye düşündüm ve tabi ki çooook daha romantik.
Hep hatırlanacak bir "karda nasıl yürümüştük seninle" anı (!) birikmez miydi hatıralarda ?
Uzatmaya ne elim ne yüreğim varıyor aslına bakarsan okuyucu. Sözün özü, sanırım ben artık "biz" demeyi, yahut "+1 geliyorum" demeyi özledim....
--------------------------------------------------------------------------------------
Karı izlerken elilmde ev yapımı bitki çayı.
Aromasından burnuma çarpan keskin tarçın ve çekigen ıhlamur kokusu...
İçinde olduğu bardak kocaman bir mug yahut en büyüğünden kupa türkçesiyle :)
O bardak ki hayatımın en kıymetli dostlarından birinden hediye.
Hatırında bana dair sakladığı onlarca şeyden aslında yalnızca biri Küçük Prens tutkunluğum.
"Bu çok küçük bir şey ama görünce dayanamadım, bu Aysu'nun olmalı dedim ve aldım canım" diyerek verdiği Küçük Prens'li bardağım. Hayatımda aldığım en güzel hediyelerden biri.
Ona dair, onun için, çok sever diyerek, önüne çıktığı an hatırlanmış ve tereddütsüz alınmış, üstüne üstlük "sana moral olur, çalışırken çay içersin" diyerek daha da derinleştirilmiş ve anlamı kat be kat artmış kıymetli bardağım.
Bakınca alt tarafı bardak dersin değil mi insan kardeşim,
lakin, o işte öyle olmuyor. Sevgi dediğin şey, bir avuca, bir söze, minik bir bardağa ve emeğe sığıyorda; egonun hükümranlığındaki beyne bir türlü dolamıyor....
Pelinim iyiki varlardansın! canım kardeşim.... Tekrar teşekkür ederim, bardak bahanesiyle değerli varlığına...
Ne yalan söyleyeyim üzüldüm bugün derinden, hiç üzülmemiştim sanki bu kadar yürekten. Bu kadar haksız bir ilgisizlikle suçlandığım olmamıştı... Neyse. "İnsanlar.." deyip geçmek lazım, şu yalnız dünyamızda ayakta kalabilmek için.
"Konuşşan çare değil, sussan gönül razı gelmiyor" insanlarındanım ya ben... Henüz emin değilim ama, sanırım bu kez susmayı yeğeleyeceğim. Sindirecek ve olmamış gibi davranacağım... Hikayeye dahil olan herkesin kendini haklı gördüğü ve hep haklı göreceği, sıradan yanılsamaların hepsinde olduğu gibi.
Zor dostum, dost olmak. Sevdiğini anlatmak, birlikteliğin koşulsuz ve minimum beklentiyle tadını çıkarmak.
Paylaşmak zor. Paylaşılmak hepsinden beter.
İşte bu yüzdendir erkeklerin dostuluğu hep paha biçilmez... ama olmaz öteki türlüsü. İnsan hep bir parça eksik, dost kadınları olmayınca hayatında.
Herneyse. "Bir çaresi bulunur elbet canım, bir uyuyup uyanalım"...
Sevgi çözer her yanlışlığı, her anlaşmazlığı, yeter ki inanmak istesin insanlar, bir yüreğin bir yüreği gerçekten sevdiğine, sevebileceğine şu zalim dünyada....
---------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu satırları yazarken kendim için, yalnızca sevgili "ben" için bir şey yapıyorum aslında. Keyif alıyorum aldığım her soluktan.
Dışardan gelindiği ilk an yapılan herşey tamamlandıktan sonra;
- giysiler yerini pijamalara bırakmış, temizlenen makyaj yorgun, hüzünlü ve hasta gözleri ortaya çıkarmış, keyif kahkahaları gece sessizliği ile yer değiştirmişken -
elimde ev yapımı bir çay ve ben yağmakta olan karı izliyorum...
Evime gelirken yakalandım etrafı hızlıca beyaza çeviren kara. Havanın serinliğine ve göğsümdeki hastalık hırıltısının varlığına aldırış etmeden, fotoğrafladım elimden geldiğince bu muhteşem güzelliğini etrafın.
Ve tabi ki düşündüm.
Karın romantizmini kaç zamandır paylaşamadığımı bir sevgiliyle.
Ayaklarım, karın örttüğü ve hiç dokunulmamış yerlerine izlerini bırakırken, aslında 2 değil de 4 iz olsa daha eğlenceli olmazmıydı diye düşündüm ve tabi ki çooook daha romantik.
Hep hatırlanacak bir "karda nasıl yürümüştük seninle" anı (!) birikmez miydi hatıralarda ?
Uzatmaya ne elim ne yüreğim varıyor aslına bakarsan okuyucu. Sözün özü, sanırım ben artık "biz" demeyi, yahut "+1 geliyorum" demeyi özledim....
--------------------------------------------------------------------------------------
Karı izlerken elilmde ev yapımı bitki çayı.
Aromasından burnuma çarpan keskin tarçın ve çekigen ıhlamur kokusu...
İçinde olduğu bardak kocaman bir mug yahut en büyüğünden kupa türkçesiyle :)
O bardak ki hayatımın en kıymetli dostlarından birinden hediye.
Hatırında bana dair sakladığı onlarca şeyden aslında yalnızca biri Küçük Prens tutkunluğum.
"Bu çok küçük bir şey ama görünce dayanamadım, bu Aysu'nun olmalı dedim ve aldım canım" diyerek verdiği Küçük Prens'li bardağım. Hayatımda aldığım en güzel hediyelerden biri.
Ona dair, onun için, çok sever diyerek, önüne çıktığı an hatırlanmış ve tereddütsüz alınmış, üstüne üstlük "sana moral olur, çalışırken çay içersin" diyerek daha da derinleştirilmiş ve anlamı kat be kat artmış kıymetli bardağım.
Bakınca alt tarafı bardak dersin değil mi insan kardeşim,
lakin, o işte öyle olmuyor. Sevgi dediğin şey, bir avuca, bir söze, minik bir bardağa ve emeğe sığıyorda; egonun hükümranlığındaki beyne bir türlü dolamıyor....
Pelinim iyiki varlardansın! canım kardeşim.... Tekrar teşekkür ederim, bardak bahanesiyle değerli varlığına...
15 Aralık 2011 Perşembe
Sorgu
Bilimsel bilgi birikimim konusunda değil bu düşüncelerim.
Peki ya hayata dair bildiklerim...
Bizzat yaşadıklarımla biriktirdiklerim ve
tüm o gözlemlerim-günlerce ve gecelerce üzerine düşündüğüm tüm insanlık halleri...
Ya hepsi bir anlık yanlış farkındalık an'ının sanal oluşumlarıysa...
Gerçeklik neresindeydi hayatın, ne zaman emin olabildik ki?
Gerçeklik, egonun yarattığı mükemmel düzenlenmiş bir "sahte hayatın" süslü ismi değil miydi?
Mutluluk, zorunda bırakıldığımız doğallıktan yoksun bir çırpınış,
huzur ise anlamını bir türlü bilemediğimiz karışık bir kavram,
kaos hep korktuğumuz doğal sürecin ta kendisi değil miydi?
Kadınlık mesela, bu mükemmel gerçek dizaynında, "mükemmel beden" ile özdeş,
Erkeklik ise nedeni sorgulanmayan içi boş kıskançlık, gövde gösterisi ve şiddet ile birleştirilmemiş miydi?
İnsan olmak ne demekti?
İnsan gibi yaşamak.. Neydi erdemlerimiz, öğrenmiş olmamız beklenen ?
Sadakat, doğal sürecin getirdiği çok eşliliği, hangi sanal olmayan düzende yeniyordu?
Gerçek, benim deney setimin sonuçlarının ötesine geçebilmiş miydi?
Neydi gerçek?
Hangi mutluluk anı sonsuza dek sürüyordu ve mutluluğun tanımını kim yapmaya cüret ediyordu?
Kafam karışık biraz...
Kafam karışık bu ara...
Oturup düşünmeye bile fırsat bulamadığım şu aralar, sosyal belleğim bildiklerini ve biriktirdiklerini sorgulamakta. Bilimsel bilincim ise elektrik hattını her an daha fazla arttırmaya çabalamakta...
Karışık kafam biraz.
Sanal olması çok muhtemel, bu kısır ve kısıtlı sistemin yarattığı sözde mükemmel düzenin tam ortasında,
ruhum,
mutluluk denilen boş duygunun çok ötesinde, bir sevinç bahçesi yaratmaya çabalamakta...
Karışık düşüncelerim ve çalıştıkça açılan zihnim, araladığı perdelerin sebebini, kıvılcım saçan elektrik hatlarına bağlamakta... Yani karışıklıktan ve sorgulardan fazlasıyla keyif alır durumda.
Demem o ki, senin mutluluk sandığın, koca bir sanrı, ortasına seni, bizzat seni hapsettiği
ve yok mu o gerçeklik diye direttiğin şu harika düzen;
uğruna şeytanın avukatlığına soyunduğun o renkli düzen, aslında gözünü boyamak dışında,
bir boka yaramamakta...
Üzgünüm dostum, karamsarlık değil benimkisi,
alenen GERÇEK, inat etsen de, kabul etsen de, işte bu, GERÇEK-liğin ta kendisi!
25 Kasım 2011 Cuma
Mavi'nin Ada'sına...
Yazı yazdırdın bana gecenin 3'ünde...
Kadın sırtını dayamak ister erkeğine...
Korunduğunu, kollandığını ve hep kendisi için tetikte olunduğunu bilmek ister.
Sevilmek ister, bir kız çocuğuna gösterilen şefkatle, ilgiyle ve yeri gelince arzulandığını ve tutkuyla özlendiğini bilerek erkeğinin gözlerinde...
Kadın, kadınlık onurunu yerlere sermeden teslim olmak ister yahut şöyle diyelim
teslim olmak istediği bilinsin ama kadınlığı hep onore edilsin ister...
Erkek yanında güçlü, ayakları yere basan ama erkekliğini ona hissettirecek, gücünü takdir edecek ve anne şefkatiyle kendini severken yanında dişiliğiyle baştan çıkaracak kadınını ister...
Can Baba'nın Kadın Dediğin ve Erkek Dediğin şiirlerindeki gibi yani.
Ben işte bu -mış gibi görünülen keyifli oyunun melodik uyumunu gördüm fotoğrafınızda..
Bilirsin beni, kassam da söylemem lafa gelince bunları.
Ama yazmak yok mu, gönlü boşaltma olanağı...
Çok sevindiğimi biliyordun ya kuzum.
Görmek sizi bir küçük fotoğraf karesinde; "olmuş bu" dedirtti ve kat be kat mutlu etti derinden...
Ala! Ne ala....
:)
Kadın sırtını dayamak ister erkeğine...
Korunduğunu, kollandığını ve hep kendisi için tetikte olunduğunu bilmek ister.
Sevilmek ister, bir kız çocuğuna gösterilen şefkatle, ilgiyle ve yeri gelince arzulandığını ve tutkuyla özlendiğini bilerek erkeğinin gözlerinde...
Kadın, kadınlık onurunu yerlere sermeden teslim olmak ister yahut şöyle diyelim
teslim olmak istediği bilinsin ama kadınlığı hep onore edilsin ister...
Erkek yanında güçlü, ayakları yere basan ama erkekliğini ona hissettirecek, gücünü takdir edecek ve anne şefkatiyle kendini severken yanında dişiliğiyle baştan çıkaracak kadınını ister...
Can Baba'nın Kadın Dediğin ve Erkek Dediğin şiirlerindeki gibi yani.
Ben işte bu -mış gibi görünülen keyifli oyunun melodik uyumunu gördüm fotoğrafınızda..
Bilirsin beni, kassam da söylemem lafa gelince bunları.
Ama yazmak yok mu, gönlü boşaltma olanağı...
Çok sevindiğimi biliyordun ya kuzum.
Görmek sizi bir küçük fotoğraf karesinde; "olmuş bu" dedirtti ve kat be kat mutlu etti derinden...
Ala! Ne ala....
:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)