İsyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İsyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2015 Perşembe

Yitirmeli ne varsa, başlamalı yeniden.... Kısım 2


Öyle durursun bir an. Bir an için her şeyden vazgeçesin gelir.
Bir garip özgürlük gelip vurur midenin ortasından bir yerden. Sen öyle sanırsın.
Senin o özgürlük sandığın aslında korkunun ta kendisidir. Özgürlük bugüne kadar bildiğini sandığın şey değildir aslında. Özgürlük sana "şimdi hemen kaçmalısın" demez örneğin. Tam aksine, özgürlük sana, "şimdi, tam şu anda sahip olduğun ve inandığın tüm bu değerler için mücadele etmelisin" der.
Aşk için, verdiğin emeklerin haksızlığa karılıp yok olmaması için, sevgi için, fikri-vicdani-bedenen bağımsızlık için... hep mücadele etmen gerektiğini söyler sana.
Sevildiğini hissettiğin her an sana kaç diyen, kaybetme korkusu ile yüzleşme cesareti olmayan egodur aslında. Ruhunun aşkla dolmasına ve çoğalmana, taşmana izin vermeyen, emek verdiğin işi tamamlamana set çeken, ülken için, ekonomik özgürlüğün için, kadın olarak değer görmen için mücadele etmekten seni geri tutan hep o  korkak, zavallı parçandır.
Seni kısır bırakır. Seni eksik bırakır.
Sonra bir adam gelir. Yavaş yavaş sever seni. Sever ama sadece. Aşkını sevgisine karar. Koşturmaların arasında heba etmez. Yormaz. Korkutmaz. Zavallı korkak tarafın fark edemez olan biteni.
Sevgi iyileştirmeye başlar açık kalmış yaralarını yavaş yavaş. Her gün biraz daha geriye ittirdiklerinle yüzleşirsin. Eskiden kalma aşk kırıntıları, geçmişte kalamamış yürek yaraları değildir yüzleştiklerin.
Açık ara kuvvetli, yıkılmamak için yok saydığın hayata dair çözülememiş çocukluk sancılarındır ortaya çıkan.
Bir sen vardır senden içeri. Kimsenin duymadığı, kimsenin görmediği, hep saklandığın, hep kaçtığın.
Seni yıkıp geçmesin diye, kahkahalar ile bastırdığın göz yaşlarından kalan kırık, yarım ve hasır altı edilmiş anılar.
Hasır altı edilmiş olduklarına inandığın ölümle geçmiş yıllar.
Arada bir "mı acaba?", "bir üzerine eğilsem mi acaba, bir dursam bulsam mı acaba hislerimi?" dediğin ama kısır tarafında hep bertaraf ettiğin o güçlü ve karanlık zamanlar.
Çocukluk hayallerinin yanı başında duran, ailen tarafından sevgiye boğulduğun için hayallerini örtmeyi başaramamış ama seni hep bir başkası yapmış, bir türlü kendini bütün hissedememene sebep, geçememiş geçmiş... Yanlış anlaşılmalar, kimliğini bulamamalar, özgürlük sandığın kaçmalar ve ölüme meydan okuma meğilinde olmalara sebep bi'çare geçmiş, "şimdi"yi yoran...
Bir yandan intihara sürüklenmene engel olan o güçlü inanç! Tam ortasında yürüdüğün o ince çizgideyken inan-mayı seçmene sebep rüyalar, sanrılar, hayal sandığın samimi kahramanlar...

Durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu özgürlük değil. Bu kez sanmazsın, bilirsin. Bilirsin ki bir şeyler ters. Kaçıyor elinden hayat.

Bir adam çıkagelir. Aşkın kaotik coşkusunu yüklemeden önce kalbine, omuzlarına, bedenine; sana alışmayı seçer, konuşmayı... Anlayamazsın olup biteni. Kısır tarafın, bu gelenin "ezber"lediklerinden olmadığını fark eder. Karışır kafası ama korkmayı da beceremez. Bu kez, kısır tarafındır kısır ve kırık kalan. Onun çevrene ördüğü duvarlar çatlar bu kez ve sızar kırıklarından bunca yıldır içinde saklanan sen.
Sendeki sen, özgürlüğüne ilerler koşar adımlarla...
Bir sonraki dönüş çok geç olabilir telaşıyla, maskelenmiş her şeyi de su yüzüne çıkararak, açıklığa koşar durmaksızın. Kadınlığını ve en  naif taraflarını gösterir sana, iyimserliğini, affetmeyi öğretir, öfke ve hırslarını, korkularını ve sınırsızlığını tanıtır.. ve kendine ne denli yabancılaştığını, yabancılaşabileceğini....
Büyümüş bedeninin tam ortasında kalmış küçücük kız çocuğu/erkek çocuğunu buldurtur.. Çocukluğunun ayrım yapmadan seven cinsiyetsiz yıllarını anımsatır. Bedenindeki organlarına inat nasılda eril, nasılda dişi enerjinin bütünlüğü olduğunu hatırlatır.
Üzerine geçirdiğin o güç, o çekici sandığın dayanıklılık kostümünün altında yok olduğunu anlatır ruhun sana.
Özlemelerinin başka insanlardan çok kendine olduğunu gösterir.
Sor der. Sor kendine n'oldu? neden? neredeyim ben?
Kimim ben?
Sen sordum dersin. Sordum sanırsın sen bunca yıldır. Sanırsın sen, hep yaptığın gibi. Gereksiz kabullerin ve kabullenmelerin altında yıpranırsın. Güçlü görünmek gerekir, dayanıklı kalmak gerekir, göstermemek gerekir acıyı, niye mutlu olunmasındır ki, yahut niye zaman zaman bıkkın...
Koşar adım ölümden kaçtığını anlarsın.
Koşar adım hayattan giderek sıyrıldığını, münzevileştiğini, abdallaştığını...
İçemez, sevinemez, sevemez, eğlenemez ama daha kapalı, daha da yalnız olduğunu görürsün seni dışarı çekmeye çalışan onlarca insana inat...
Meyledersin böylelerine.. Ben zannedersin, hep yaptığın gibi. Haksız da değilsindir. Sen nasıl hissedersen öylesini çekersin. Sen bulmaya çalıştığın seni tamamlayacak olanları çekersin hep... Bir türlü anlamak istemezsin...
Yaşla falan da alakalı değildir hani ama sen yine yaş döngüsü bu ya geçer dersin, doyduk herhalde artık yeter dersin, ne güzel işte evdeyim oh ne ala dersin... Yine en doğru bildiğin senin ki sanırsın sen... Genellemelerden kaçarken kendini genellemelerde yok ettiğin diğer tüm zamanlar da olduğu gibi...

İşte tam bu noktada durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu kez kaçmak değil içinden gelen, olduğu gibi bodoslama dalmak. Yüreğini duyarsın kim bilir kaç yıl sonra ilk kez.
Bilirsin bu kez mevzu büyümek değil, mevzu sendeki senle yeniden arkadaş olabilmek...
"Affedebilmek şeytanı kimi zaman çok üzer"...
Yersin o tokadı yine ve bu kez bu tokat, kendini affetmen gerektiğini anladığın için gelir.
 İşte onu nasıl yapabileceğini bilmezsin. Nasıl affedilir ki kendim kendine... bilmez, bilemezsin... Hep birini suçlamak gerekli değil midir dersin, kendini affetmek için.
Büyük bedenlerin ortasında kalmış o ufaklığı suçlarsın o yüzden. Senin yüzünden dersin. Sen beni hep bir adım geride tuttun. Hep masum kıldın. Sensin bana köstek. Kocaman gözleriyle acır o ufaklık senelerce. Acır acır ve sonunda acıtır.. Dağlar içini. Karartır. Şimdi artık bir de ufaklık vardır yeniden arkadaş olman gereken.
Ne bi'çare bir yalnızlıktır dersin. Çıkar biri sever seni. Aç gözlülükle yiyip yok etmek istemez. Şaşırırsın. Sever seni. Öyle, olduğun gibi, söylemeye ihtiyaç duymadan sever. Kendi dilinde sever seni. Edebiyatın diline karıp da mecazlarda yok etmeden sever...
Bilirsin ya sen sevgiyi. Bildiğini sanırsın ya. Kalakalırsın karşısında bu şatafatsız sakin sevginin.
Anlayamazsın. Yıkılmıştır ezber. Bozulmuştur oyun. Bi bok olmadığını, bildiklerinin idealist bir sanrıdan öteye geçmediğini anlarsın. Gördüklerinse yalan. Koskaca bir yalanın ortasında kendi yazdıklarını oynadığını anlarsın.
Vurur sana hayat. Duvara toslarsın. Götü boklu bu saçma düzenin makarası olduğunu ve hep aynı saçmalıkları kabul ettiğini anlar ve yaralanırsın. Bir kez daha. Tek bir farkla ama, bu kez bu yara senin yok farz edebileceğin gibi değildir. Açar, daha çok açar, tüm paketleri açmak için usturayla derin bir çizik atar.
Kaçışın yok açacaksındır, görecek, yüzleşecek ve gerçekten ilk kez gerçekten özgürleşeceksindir...
Hiç bir özgürlük yolu kolay olmamıştır okumuşundur çok kez, şahit olmuşundur... kolay olmayacaktır...


1 Aralık 2013 Pazar

Ne desen boşsa...

Sen öfkemin resmi hali,
Sen çaresizliğin kör kuyularında kaybolmuş zavallı dişi.
Sen bir bok olduğunu zannettiğin lakin seni hep daha da aşağıya çeken o saçma ilişki yumaklarının ortasındaki saf, salak ve anlamak istemeyen çocuk,
Sen hiç öğrenmeyen, direnen, sevmeyi bilmeyen, sevemeyen, seks olmazsa öleceğini zanneden, anlamak istemeyen, yüzleşmeyen, parayı amaç edinmiş,
Sen her geçen gün giderek daha da örselenen ve her geçen gün benliğini daha çok kaybeden kadın,
Hiç bir şeyi adam gibi dinlemeden, yalnızca kaçaklarda ve tabii ki bir türlü anlamadığın o "bir"likten kilometrelerce uzakta yaşayan ve tek başına kalmadıkça, daha da yanlışa kayıp, hepten yalnız kalan ve kalacak olan,
Sen ağız dolusu küfürler edip, defol demek istediğim,
Sen çaresizliğine zerre yardim edemediğim, bu sebeple iyiden korkulara gark ettiğim, meraktan öldüğüm ve bu sebeple iyice sinirlendigim,
Hayatımdan atamayacağım kadın.
Sana sinirlenişim yine seni çok sevişimdendir.. Bir türlü anlayamadığın...

7 Şubat 2013 Perşembe

Akrep gibisin kardeşim...

Nazım büyük insandı. O yüzden, o senin tüm bu cehaletinle yaptıklarına kibarca "akrep gibisin kardeşim" diyebildi.
Ben ne o kadar büyük bir insanım ne de şairlik yeteneğim ve yanında kibarlık meziyetim o kadar gelişkin.
O yüzden, senin tüm bu cehaletinle yaptıklarına, düşünmeyişine, varlık bulamayışına, anlamayışına, açıkça siktir git kardeşim diyorum.
Yol da, meydan da senin... Haydi bas git. Yeter ki gölge etme başka da ihsan istemeyiz...

6 Mart 2012 Salı

"People do you hear me?"

....
Listen all you people, come gather round
I gotta get me a game plan, gotta shake you to the ground
Just give me what I know is mine,
People do you hear me, just give me the sign,
It ain't much I'm asking, if you want the truth
Here's to the future for the dreams of youth,
I want it all, I want it all, I want it all, and I want it now,
I want it all, I want it all, I want it all, and I want it now.....
....

27 Şubat 2012 Pazartesi

Deniz

İyi ki doğdun Deniz.. Geçmiş'te kalmadığın nice yaşlarını gönlümüzde kutluyor olacaksın...
Sen hiç ölmedin, öldürülemedin ve içimizdesin Deniz Gezmiş...
İ
 Y
    İ
ki
D
 O
   Ğ 
     D
       U
         N......


Hani yani

Aslında iyiyim.
Evet iyiyim. Kötüyüm demek biraz ayıp olur.
Evet çok param yok. Yakın geleceğim biraz belirsiz - yani hayatımı planlayamıyorum.
Biraz huzursuzum, endişeli ve kaygılı yani... Sürekli bir ne olacak nasıl olacak diye sorgulama hali.
Ciddi bir boşluktayım.. Yaprak misali sürüklenmeye açık - işte bu da, beni biraz depresif yapıyor...
Ama iyiyim.
Yani biri sorsa diyeceğim cevap bu, gülümseyeceğim ve "iyiyim" diyeceğim...
Ama bu iyilik hali,
ne yazık ki, farklı zamanlarda kalbimi ve egomu acıtmayı başarmış birkaç 'sen' i zırt diye affedebilmemi sağlamıyor.
Yahut, şu ara omuzlarıma binen stres ve yüklerin ortasında kaybolmamaya çalışırken, duygusal olarak yıpranmış olmamı değiştirmiyor.
Asosyalleşmişliğimi, oturduğum yerde çalışmaktan kilo almışlığımı, yeni bir aşka duyduğum özlemi, ya da içinde bulunduğum bedenen yorgunluğu "iyiyim" demek şıp diye uzaklaştırmıyor...
Hani yani, beni, yalnızca buradan okuyanların, 'ölümcül durumda', takıntılı ya da birilerini unutamamış zannetmelerini ve
beni yalnızca yüz yüze görüp konuşanların,  içimdeki karmaşadan zerre haberlerinin olmamasını
değiştirmediği gibi...

Demem o ki okuyucu... Senin sandığın gibi yürümüyor hayat bazılarımız için... bilmem anlatabildim mi???

19 Ocak 2012 Perşembe

Adalet

-in bittiği bir ülkede, bitmişliğini göre göre ve zerre kadar kendini güvende hissetmezken;
nasıl yaşarsın ?

7 Kasım 2011 Pazartesi

Fahişe Gönül

Acıya karşı yalama olmuş bir ruha sahip olmakla,
Erkeklere, amaca giden herhangi biri gözüyle bakan ve
sevişme eyleminin, "ruhunun çıplaklığını paylaşmak"
demek olduğunu topyekûn unutan, 
"... salak" fikirlerin sahip olduğu,
aynı fahişe gönül işte,
gerisi yalan...

6 Kasım 2011 Pazar

Yozlaşma vs Masumiyet

Öyle.
Ağırlığını yitirir masumiyet, arttıkça zulüm.
Bu aralar ruhumun bir kaç yıl öncesine göre katılaştığını hissediyorum.
Gördüklerim ve izlediklerim acımasızlaştırdı her geçen gün beni.
Halbuki ben güzel şeyler yaşamıştım bugüne kadar. Küçük, huzurlu ve yalansız bir dünyam vardı benim, kapılarının anahtarlarını istediğim insanlara verdiğim.
İçimdeki küçük kız çocuğu da tüm o masumiyetleri henüz kaybetmeye başlamamıştı.
Şimdi gözümün gördüğü ve ruhumun tanık olduğu onca şeyden sonra, masumiyetimin eskisi kadar güçlü durmadığını fark ediyorum içimde.
Bu en çok da duygularımı vurdu. Yani, düzen tarafından büyütüldü içimdeki o küçük kız.
Başardınız işte.
Tüm o yozlaşmışlığınızı, tüm o haddini bilmez tavırlarınızı, tüm o nefsine sahip olmaz şeytana uyuşlarınızı, hepsini ama hepsini, anlatarak, bakışlarınızdan aktararak ve bedenimi-beynimi ve aşkımı- hayali arzularınıza malzeme yaparak bulaştırdınız bana.
Sayenizde, büyüdü o güzel kız çocuğu sığınamadığı için gizli bahçelerine.
Sayenizde katılaştı duygularım giderek. Uzaklaştı insanlar iyidir sanrıları...
İşte bu yüzden, etrafımda ki o güzel adamlardan uzak duruşum.
Bazı güzel adamları sevebilecek kadar duygusal/uysal değilim artık...
Onları kırmamak için sineye çekecek, hırçınlığımı göstermeden, mücadele etmesini istemeden sevebilecek kadar ümitli değilim.
Tüm o güzellikleri korusunlar diye ruhlarını sarıp sarmalayacak ve onları içtenliğimle anlamaya çalışacak kadar masum değilim.
Sayenizde kırmayı öğrendim ben de ve nezaketin aslında bir boka yaramadığını yoz gönüllerde...

31 Ekim 2011 Pazartesi

Kurban geliyor ya....

Nereden aklıma geldi kim bilir...
Anneannemler hayattayken çok önemli bir şeyi salık vermişlerdi "aman kızım unutmayın bunu" diye... Derlerdi ki, biz yoksulluktan ölen insanların olduğu yıllarından geçip geldik bu ülkenin ama yoksunluktan ölmezdi bizim zamanımızda kimse bu ülkede... Yoksunluk ve yoksulluğun arasında farkı biliyor mu acaba ülkemin değişen ve dönüşen halkı bugünlerde.
90 ların sonlarına doğru doğan ve gelecek aydınlık (!) nesli oluşturması beklenen ülkemin gençleri. Hiç sanmıyorum.
Telefonlarının markasının, facebook'taki arkadaş sayılarının, seviştikleri erkek/kadınların skorlarının hesabını tutan, etik'in etimekten türeyen bir kavram olduğunu sanan, anadillerini doğru dürüst konuşmayı beceremeyen, sevmeyi bilmeyen ve sevilemeyen, zaten düsturdan habersiz ve kimliklerinin bacak arasındaki skorla geliştiğini sanan ülkemin zavallı yeni nesli... Ben onlara bel bağlamıyorum, onlardan umutlanamıyorum ne yalan söyleyeyim.
Sonuçta onlar maddi varlıklarına rağmen yaşadığı buhranların içinde kaybolan ve isteklerini karşılayarak onları tatmin ve mutlu ettiğini sanan ve yanında Allah korkusu ile yetiştirilen ve maddi yeterliliği olmasa da şükür mekanizması salık verilen ama cinnetlerle adam keserken, kadın döverken ve kendi çocuğuna el sürerken bir türlü çalışmayan Allah korkusuna karşın fütursuzca çevresinin yüzüne bakabilen, ahlaksızlığı, vurdumduymazlığı, iletişimsizliği ve aşırılığı meşrulaştıran ve saygının ve sevginin eskimiş kitaplarda kaldığı, hatta kitapların kapılarından bile girip magazin dergilerinin yahut taraflı gazetelerin arasında yer bulamadığı evlerin yetiştirdiği çocuklar belki de...
Tabii ki bütün yeni gelen gençleri böylece çöpe atmıyorum ama gözlemlediğim çoğunluk ne yazık ki böyle. Onlar belki de bizim kendi içimizde yetiştirdiğimiz kayıp kuşağımız. Belki de onların misyonu bozulan düzenin içerisinde duyarsızlıkları ile farkındalık yaratmaktır bu da mümkün hani.
Neyse...Başa dönecek olursam, yoksunluk ve yoksulluk Kurban Bayramı'nın yaklaşması sebebiyle geldi sanırım aklıma. Şimdi çıkar bir grup ortalığa "ayyy, çok fena çok, içim kaldırmıyor, yazık hayvanlara, ne iğrenç bir gelenektir bu, böyle dini vecibe mi olur" vs diye konuşurlar babam konuşurlar...
Şimdi buradan itibaren bir kaç satır o sevgili milletimin pek saygıdeğer ve moral değerleri ve insanlığı yüksek kaliteli kesimine...
Bak güzel kardeşim. Peşin peşin konuşalım sen şimdi beni cani ilan edersin yazdıklarımı okuyunca. Benim gibi caniye gel sen kurban ol önce. Hayvanları sevmiyor dersin ne haddineyse. Ben çocukluğundan beri allerji illeti ile uğraştığı için hiç bir hayvanı olamamış ve bunun acısını ve ezikliğini sokaktaki kediyi, köpeği besleyerek, hayvanlara tekme atıp eziyet eden çocukları dövmekten beter ederek, bir karıncayı ezmemek için düşmeyi göze alan akrobasi hareketleri ile yürüyen bir insanım. Sana bu ön girizgahı vereyim de bir yut söyleyeceklerini.
Şimdi canım kardeşim, hani geliyor ya kurban, hani söyleniyorsun ya sen, "ayhh nereye kaçsam, kaçsam da bu rezillikleri bu caniliği görmesem" diye. Önce, Allah aşkına git. Belli ki yastık altı paraların var senin. Muhtemelen Ülkemin açlıkla boğuşan insanlarına bir şekilde ulaştırmadığın, depreminde selinde ve çeşitli afetlerinde o kıymetli paranla aldığın çadırı, giyeceği, ekmeği yahut kefeni bir türlü becerip de gönderemediğin ama yurt dışına "kurban faciası" dediğin bok yüzünden çıkmana yarayan paran. Hani okutulmayan bir kız çocuğu için harcayabilecek olmanın muhtemelen aklına gelmediği, yaşayabilmek için evinden kaçıp acı ve korkuyla Mor Çatı'ya falan sığınan zavallı kadınlarım için yardım etsinler diye o derneklere, TEV'e ya da Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ne bir türlü gidip bağışlayamadığın ama birileri o dernekleri kurduğunda "aferin bak Vatansever" dediğin insanların kıçlarını yırttığı şu ülkede,  seni kurbandan koruyabilen kıymetli paran. Vay anasını yahu!. Bak şimdi sana ne diyeceğim sen kaç ve git ve görme aslında olan biteni. "Neyi göreceğim?" diyorsun değil mi?... Canım kardeşim, sen kurban kesen ekonomik profilin farkında mısın acaba. Hıh? O dar gelirli ekonomik seviyedeki halkım kesiyor o kurbanı genelde. Kesiyor evet. Dualarla, hayvanını severek, dokunarak, hayır olsun diye niyetlenerek. Kesiyor, komşusuna, mahallesinin açına, yoksuluna, yoksununa veriyor, et yediriyor. Et hani bilir misin sen, beslenme üçgeninin yaşam için gerekli ve beyin gelişimini sağlayan besini, temel protein kaynağı et hani. Hatırladın mı?
Olmayan parasıyla kestiği kurbanını dağıtıyor yani benim güzel halkım. Hani depremde en çok depremzedelerin birbirine yardım etmesi, tek göz odalı evini evsize açması misali. Halbuki sen muhtemelen kocaman evinde belki de yalnız yaşıyorsun. Yahut çekirdek ailenle bir odayı da çamaşır odası falan yaparak. Hani şımarıklık olmayan 'çok şükür var' bir hazımla...
Bak bir de işin ne boyutunu göstereyim sana. Kan akıyor ya orda hani, kurban ya zaten adı. O kan iyi geliyor bir takım insanlara. Kime mi? Kim mi bu vahşiler. Söyleyeyim, içindeki sürekli artan öfkesini çıkaramayan ve katil olma eğilimli manyak genine sahip, bunu bilmeyen, öfkesini etrafından çıkaran ama bir yandan da pişman olan, hasta olduğunu zaten bilmediği için de tedavi edilebileceğini, en azından ne yapması gerektiğini bile bilmeyen zavallı ve çaresiz insanım o vahşiler ve evet rahatlatıyor o "kurban anı" onları. Çünkü büyük bir güç hissi yaratıyor o 'can alma' durumu üstlerinde. Dexter dizisini büyük bir iştahla ve heyecanla izliyorsun belki ama ben bunu söyleyince yüzün ekşiyor belki kim bilir. Belki bana hasta diyorsun. Ne desem boş. Ben sadece olan biteni söylüyorum sana. Bir kısmı da var ki halkımın, akan kanla haset eden gözlerin, büyünün, belanın, kötülüğün akıp gideceğine inanıyor. Sonuçta bu bir emir. O etin de hepsini alıp stoklayıp yemiyor dağıtıyor ki dağılsın kara bulutlar... Tabii ki stoklayan arsız ve aç gözlüler de var. Onlara da gidiyor bu sert tepkim sen hiç merak etme.
Ama sen yok musun sen... Nasıl sinirliyim senin modeline biliyor musun?
Şu Yeşilçam filmlerinde parasıyla herkesi ve her şeyi satın alabileceğini sanan zengin kötü adamlar vardı ya hani, onlardan bir farkın yok gözümde. Sen parasını bencilce kendi refahı içinde harcayan o kötü adamsın.
Ben sosyolog değilim canım kardeşim sen onu da sorarsın şimdi. Ben bir bilim insanıyım. İnsanlık için insanla uğraşan bir bilim insanıyım. Yanında en temel hobim farkındalık. İnsanları gözlemek ve okumak insan psikolojisini. Felsefe hani bunca yıllardır insanlığa yol göstermeye çabalayan o kıymetli düşünürler. O seni yurtdışına kaçıran paranı kitap almaya harcarsın dimi sen, entellektüelsindir de sen bence....
Şimdi yukarıda okuduklarından sonra, bir durup düşünüyorsan ne ala. Ben amacıma ulaştım demektir.
Ama hiç düşünmeden, ekşimiş yüzünle ayy manyak diyorsan ve kendi muhteşem dünyana kaldığın yerden devam ediyorsan al sana benimle ilgili fikirlerini pekiştirecek bir cümle daha.
Git güzel kardeşim, siktir ol git, durmadan, arkana bakmadan git. Senin gibisi bu ülkede ne artı bir ne eksi bir.
Koş canım kardeşim koş, inan bana tutan yok seni...   

 

30 Eylül 2011 Cuma

TrajiKomik

Kimliğini belirleyememiş onlarca suret
sıkıştıkları bedenleri esnetememiş onlarca ruh
büyüyemeyen ve hep çocuk kalan kadınlar,
yenilgiyi kabul edememiş erkekler,
saçımda artan beyazlar ve giden ve dönmeyecek olan tüm göçmüşlere olan özlemim,
toleranslarım azalıyor hissediyorum.
Her geçen gün,
her geçen dakika daha falza batıyor saçmalıklar,
densizlikler, anlamsızlıklar gözüme, sözüme....
yakasım var dünyayı bu ara..
bir öfke hali.
Hayırdır işallah.
Bre çerkez kızı iyi gelmez sana öfkelenmek bilmez misin?
Sen şarkı söyle içinden sakince;
"...I set fire to the rain/watched it pour as I touched your face/Let it burn while I cry/Cause I heard it screaming out it your name, your name..."
Bırak bunları...
Ağlamak lazım deli gönül, hıçkıra hıçkıra, gümbür gümbür
tüm bıkkınlıkları, tüm öfkeleri, tüm isyanları ve tüm aşk kırıntılarını atarcasına
selden hallice ve ıslatırcasına yatağı yorganı
ağlamak lazım,
ağlamak,
zehri atmak ve arınmak lazım,
gelecek günler ve getirecekleri için...

27 Eylül 2011 Salı

İsyan

Ateşböceklerimi verin bana,
kelebeklerimi getirin.
Yusufçuklarım vardı benim göllerin üzerinde uçan,
ve kartallarım vardı çığlıkları ile gökleri delen.
Derelerimi geri verin bana,
yemyeşil ormanlarımı getirin.
Denizlerimden çekin kana bulanmış ellerinizi.
Balıklarıma radyasyon yedirmeyin.
Değmesin aşklara kalkan olmuş dağlarıma hırs bürümüş gözleriniz.
Topraklarıma dokunmasın emek bilmez, vefa bilmez ve rant uğrunda kavrulmuş ruhlarınız...
Söz vermiştim kendime ben, çocuklarıma gördüğüm tüm güzellikleri bir bir göstereceğim diye...
Çocuklarıma verdiğim sözleri getirin bana,
sizi yakamadığım için,
sayenizde tutamadığım ve tutamayacağım o sözleri yakacağım....

17 Mayıs 2011 Salı

Kanıma Dokunan Birşeyler Var Kontrol Edemediğim

Öyle...
İçimi acıtan onca şeyin içerisinde, beni bu duyguya sürükleyen, dilimden bu derece derin ve keskin anlamlara sahip iki kelimeyle dökülen bir duygu; Kanıma Dokunmak! Güçlü, peşi sıra çaresizlik getiren ve acımasız iki kelime.
Öfkemi ve küskünlüğümü yükselten, cesaretimi yahut sizliğimi (!) yeniden sorgulatan, eylemsizliğime küfür etmeme neden ve bana bahşedilen bu beyni kullanamadığımı düşündürten onca şey.
İçinde yaşadığım bu ülkenin, bir 'halt' olma yolunda ilerleyen her kıymetli vatandaşı, pardon küçük burjuvasisinin kendi çapında entellektüel her aydını/aydın adayı gibi, elimden hiç birşey gelmeden izlediğim, giderek daha da kötüleşen, korkunun egemen olmaya başladığı ve beni ve benim gibileri gün be gün dışarıya doğru attığı muhteşem düzeninde, ne Neyzen gibi bir 'Hiç' ne de Deniz gibi bir 'İtici güç' olmayı başarabilmiş arafın çomak sokulası düzeninde kalmış bir 'halt'ım. (Kibarlık korunsun diye içimden geldiği gibi .ok diyemediğimden kaynaklanır bu kasılma!).
Tam birkaç satır öncesinde de söylediğim gibi giderek artan korku kültürünün içinde yer bulmaya çabalayan, sesini çıkarmak için uygun ve yürekli topluluklar arayan, giderek daha aktivist olan ve belki de hepsinden öte, ne olursa ama ne olursa olsun, düşünmekten ve soru sormaktan vazgeçmemeye çalıştığım hayatımın şu döneminde, tam anlamıyla yetişkin olduğumu hissettiren ve giderek daha da acıtan bir yaşamı yaşıyorum, yahut yaşamaya çalışıyorum.
O denli büyük bir araf ki bu. Şimdiye kadar hep gitmekle kalmanın arasında sıkışmış küçük bir kız çocuğu gibi hissederdim kendimi. Şimdi ise gidip de bir daha dönmeme arzusu/tiksintisi/isyanı ile bu ülke için birşeyler yapma ülküsünün arasında kıskıvrak sıkışmış genç bir kadınım. İki lafından biri koruma güçlerine, düzene, yönetime, adaletsizliğe, insanının aptallığına, kabul edişine sorgulamaksızın ve koyun sürüsü eğilimine küfür etmekle biten, çaresizlik hissindeki ateşi karnının tam ortasında hisseden, haksızlık karşısında nasıl bu denli suskun kalınabildiğine, nasıl da öylece olup bitenin kabul edildiğine ve en acısı da bu denli farkındasızlık çukuruna düşüldüğüne zerre anlam verememekte olan, iyi eğitimli (ve bu eğitimi, devam edecek olan öğretimle artacak olan), küçük burjivasinin entellektüel olmaya çabalayan genç bir kadın üyesi...
Komik değil mi? Durduğu yerden bakınca, şu zavallı gencin gördükleri içler acısından hallice değil mi?
Bu kadın sorgulama eğilimi yüzünden, şimdiye değin ne herşeyi ilk söylenişte kabul edebilmiş, ne saçma olduğu belli insanların birbirini kandırdığı üzerine vazife olmayan herhangi bir tartışmada geri durabilmiş ve ne de yüreğini yakan herhangi bir aşkı doyasıya yaşayabilmiştir. Bu da çok komik değil mi ? Aşk ne alaka ?
Olur mu? "Sen benim hayatımın anlamısın" diyen adama alaycı gözlerle bakıp "benden önce de bir hayatın vardı dimi hayatım, abartmayalım" demiş, "Seni aldatırım ben boşver" diyenine "o işi becerebilmek için kendini de aldatman lazım hayatta beceremezsin sen" diyebilmiş, bu yüzden genelde işleri zorlaştırmakla, fazla zeki olmakla, "niye şöyle bir kere de susuver"memekle, vb yaklaşımlara maruz kalmış yada yol yakınken korkulup yanıma gelmeden kaçılmıştır. Ben mi bünyeye zararım yoksa sadece beynimin soru soruyor olması mı başkalarına batıyor anlayamıyorum.
Herneyse. Zaten ben insanlığı bu ara pek anlayamıyorum. Düzenlerin içinde küçük, değersiz ve aşağılanan ruhları, yönetimi ele geçiren mental, ruhsal ve sezgisel Cahillerin egolarını, kafayı peri/melek/fal/ruhaniyet vb. ile haddinden fazla bozanları ve onların iş yapamaz hallerini ve alenen gözünün içine baka baka birine yalan söyleyen ve kandıran; cismi, sıfatı ve bitimi ne olursa olsun herhangi kimseleri ve o kimseye biat edenleri HİÇ ANLAYAMIYORUM!
Tabi bunun yanında anlayamadığım bir grup daha var. Ülkeye yön vermesi gereken, iyi eğitimli, iyi öğrenimli, sahip oldukları sosyo-ekonomik olanaklar ve bulundukları stratejik konumlar gereği bu ülkenin ileri götürücü gücü olarak nitelendirilebilecek, entellektüel birikimleri gereği aydın diye tanımlanabilecek o diğer grubu da anlayamıyorum.
Tam bu nokta da yardımıma inanılmaz bir tanımlama yetişiyor. "Aydın dediğin nedir? Bir çanak suda bir damla zeytinyağı. Ne karışabilirsin o suya ne de dibe çökebilirsin. Kalırsın öyle olduğun yerde bir başına..." Bu ülkede yaşamış ve edebiyat dünyasına çok önemli eserler ve etkiler bırakmış bir adamın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Yaban adlı eserinin, tiyatroya uyarlanmış aynı adlı oyununu izledim geçen ay. Oyunda ana karakter Ahmet Celal'in, kendini bir yaban olmanın ötesine geçiremeyişinin isyanı ve yüzleşmesi, ağzından çıkan bu sözcüklerle oluyordu. Bu isyan, en az iki dil bilen, edebiyatı hayatının merkezine yerleştirmiş, entellektüel, okur-yazar ve düşünür, paşa oğlu ve vatanı uğruna asker olmuş ve cenk etmiş bir aydının, kaybettiği kolu sonrası sığındığı, ülkenin herhangi bir köyündeki insanlara, kendini yabandan öte ifade edemeyişinin birebir anlatılışıydı. Şimdi bir durup düşünün. Ne kadar farkındayız olup bitenin. Anadolu'nun içinde dönen düzenin neresindeyiz büyük şehir çocukları/yetişkinleri/yaşlıları olarak. Küçük burjuva ahlakını korumaya çalışırken, refah arafı yaratan vicdani saçmalıklarımızı bir kenara ittirebildiğimizi varsaysak bir an için, ülkenin küçük ve içe kapalı yerlerinde dönen, kimin eli kimin cebindeliklerini, açlığı, yokluğu, isyanı, biat kültürünü, devlet babaya duyulan yüksek saygıyı, kadının yok edilmişliğini, vs vs, tüm iç dinamiklerden hangisini ucundan tutup da anlayama çalışabiliriz acaba? PEKİ YA SORU SORULMAYIŞINI? KORKUYU? BOŞVERMİŞLİĞİ? OLUVERSİN BİRADERCİLİĞİ ? Hangisini şapkayı önünüze koyarak irdeleyebilirsiniz? Ben bir birey olarak, yetişkin olarak hangisine dil/el/yor-yordam uzatabilirim acaba ?
Alaycı bir gülümseme var yüzümde ve duruşumda kendime karşı. İsyanlarımın ve çaresizliklerimin ortasında herşeye çözüm üretebileceğini düşünen mühendis beynimin, üstelikte bilimsel araştırmanın göbeğinde dururken, hiç bir çözüm üretemediğini, ufacık bile bir değişiklik yaratamadığını hissettiği bir andayım. Tam ortasındayım kariyer çizgimin ve içimdeki isyan ".iktir git" diyor. "Tek gidişlik uçak bileti kızım, al ve arkana bile bakma". Sonra yüreğim su yüzüne çıkıyor. Hepsi gidenlerin böyle bir dürtüyle gitti. Hepimiz gidersek zaten bize bırakılmayan bu güzel vatan hepten bizim olmaktan çıkmayacak mı? diye soruveriyor. Sonra çocuksu bir pembelikte "şimdi git, sonra dön" diyor içim. O da neyse...

Tam bu anda, bir nefeslik zaman için elimi attığım Birhan Keskin'in Yol kitabı ne diyor...

Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
Yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
Ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.
Bilemem, belki bu yüzden
Ben sana yanlış bir yerden edilmiş
bir büyük yemin gibiydim.
Beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
Yine de döneyim döneyim istedim.

Kim nasıl anlamak isterse. Şu anda bu şiir, ülkem, ülküm, ideallerim ve doğduğum topraklarla, ruhumun kaçışı arasındaki arafın bizzati yapılmış resmidir benim için.

Bütün bunlar nasıl böyle alevlendi bilemiyorum.
Aslında hep içimde tuttuğum şeyler geçenlerde izlediğim bir videoyla şah-a kalktı.
Çok iyi tanıdığımı çok söyleyemesemde, hissettiğim kadarıyla içini, yüreğindekileri, yaklaşımlarını ve hepsinden öte kıvrak zekasını sevdiğim, fikirler arası bağlamalarında gülmekten yerlere düştüğüm, ortalıktaki bizim ayar çoğu karşı cinse göre konuşulabilir, anlaşılabilir, arkadaş olunabilir bir erkek. Her gülüşü, her sohbeti ve samimiyeti 'anam karı elimde' dürtüsüyle irdelemeyen, karşısındakinin aklına, fikrine ve duygularına dinleyerek, söyleyerek değer veren bir insan. Yani insan! Umarım yanılmıyorumdur ama ben de uyananlar bunlar 2 yıldır.
[Belki kendisi de okuyacaktır o yüzden bir not: bunlar seni başkaları bilsin diyeydi :)]
Bu sevgili insan tahminimce bir espriyi sessizce devam ettirmek adına bir video paylaşmış ve benim ismimi beyan etmek suretiyle bana video aracılığıyla sataşmıştı.
İzledikten sonra fark ettim ülkenin İNANMAYA ihtiyacını. Bu ülkenin güzel insanlarının KORKULARININ BOYUTLARINI. Hep bir kurtarıcı bekleme halini ve tabiki, tabiki zerre SORGULAMAYIŞINI.
İçim kaynadı bir anda. Contorium diye bir madenimiz varmız bre dostlar. İstanbul Boğazı'nın altındaymış. Erguvan rengindeymiş. Madenlerin rengi üzerindeki topraklarda yetişen bitki örtüsünde gösterir ya kendini bir tek boğaz çevresini saran erguvanlar direk olarak yerini gösteriyormuş bu madenin. Öyle ki bu maden zilyon yıllık periyodik cetvelde duran Toryum elementi ile aynı atom numarasındaymış (!). Periyodik cetveli yapan Mendelev rus hükümetinden korkusuna koyamamış. Şimdi 3. boğaz köprüsü ihalesini yapacak olan yabancılar alıp alıp kaçıracakmış. Halbuki bu maden yararlı radyasyon yayıyormuş. Cep telefonunun, her türlü elektronik eşyanın zararlı radyasyonunu engelliyormuş. Nükleer enerjiden tehlikesizmiş o yüzden nükleer santral yapılacaksa etrafı contorium madeni içeren sıvayla kaplanmalıymış iyi radyasyon kötü radyasyonu yenermiş. Nötürlermiş bre dossssstttlaaarrrrrrrrrrrrrr..........
Ama tabi her radyasyon çeşidi gibi bu da yenirse mutasyon yaparmış. (Hemen bu söylemin ardından derin su canlıları olarak bilinen okyanus dibi vahşi canlıların resimleri verilmektedir.) OHAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA!!!!!!!!!!!!
Yanında kimse kusura bakmasın ama HAssssssssssssssssssss Sttttirrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr..... (Otosansüre gelllll. Bunu bilhare yazacağım. Kendi blogumda ağız dolusu küfür bile edemiyorum!)
Bu ne arkadaş. Bu ne? Biri bana açıklasın.
Doğal ve olması gerektiği gibi "Ne la bu ?" (Behzat Ç. izleyen bir Ankaralıdır bu blogun yazarı) diyerek sadece 25 dakikalık bir internet gezintisiyle, bunun zirzop bir üniversite öğrencisi tarafından tam manasıyla dalga (buraya çok şık bir kelime vardı ya 'ayy argooooo !!!!' açık-saçık videoculardan sanar sevgili BTK bizi!, sansürler mazallah) geçmek amacıyla yapılmış bir eğlence videosu olduğunu anladım. Ama yanında okuduklarım nutkumun tutulmasına ve işte başta yazdığım duygunun hepten su yüzüne çıkmasına sebep oldu: KANIMA DOKUNdu bir şeyler. Çünkü herkes inanmıştı. Paylaşmayan ülkesini sevmiyor naralarımı istersin, ülkücülerin olayı 'detaylar bizde' diye sahiplenişlerini mi, zavallı insanımın zaten olmayan parası ve sömürülmüş hayalleriyle 'zaten fakir nereden para bulup da yalı alsın, vah vah gitti kalan ahir ömrümüz de işte' tadında feyatlarını mı...
Bu ne arkadaşşşşşşşş, bu ne? Ulan sığındığınız, 5 vakit namaz kılıyor, din, ahlak, Allah diye elinizi, belinizi, ruhunuzu teslim ettiğiniz o muhteşem adamların iktidarında inandığınız güzel Rabb'imin size verdiği AKIL NEREDEEEEEEEEEEEEE? Size o eşi bulunmaz aklı, bu yüce Yaradan kullamayın diye mi verdi ? Herşeyi benden bekleyin, düşünmeyin, çalışmayın, sormayın, merak etmeyin diye mi verdi?
Delireceğim. Bir Allahın kulu da çıkıp anam neymiş ki bu contorium demez mi? Tabii hiçbiri kimya bilmez, hiç biri politikadan anlamaz, merak etmez, soru soran çocuğu daha çocukken döverek susturur merakını içine kaçırır, bilgisayardan zerre anlamaz, açıp interneti Hz. Google a birşey yazmaz, ama her haltı bildiğini iddia eder ve ahkam keser ya, benimseyivermiş halkım contoriumu. Şimdi bunu yapan zavallı çocuk (gerçi ona da sanki biraz müstahak ama! orası ayrı bir durum, lümpen BÜ tayfasından olduğunu düşünüyorum kendi fikrim (: ) ölüm tehditleri, tartaklar yiyormuş. Zavallı halkım da KORKUDAN tabii yahu ne bu işin aslı diye bir türlü soramıyor. Sormak için geç kaldı çünkü. Önce kabul et sonra sor olmaz arkadaş. Önce karıştıracaksın, şüphe duyacaksın, anlamaya çalışacaksın. Sonra açacaksın kendini, fikirlerini, inancını. Havada uçan her söze inanırsan ne kaldı senden, düşüncelerinden, ideallerinden geriye.
Ama kime anlatıyorsun, sen zavallı bir yağ damlasısın koca çanakta. Yabanın önde gideni.
Anarşik, inançsız (bana inançsız diyen beyni küçük şahsiyetlere ah neler demek istiyorum ama işte Yaradan'a ayıp olur), terbiyesiz, halktan uzak, ütopik hayallere sahip hayalci ve yeri gelir SUÇLU olursun. Suçlu olur, lekelenir, kirletilir ve susuturulursun. Korkutulursun kaybedeceklerin sana tehdit olarak kullanılırken. Kariyerin, ailen, prestijin, paran...
Bu arada, ülken, doğan, yaşam alanların, milletinin maddi zenginliği, kültürel zenginliğin, kardeşlik duyguların, millet bilincin yok edilir kime ne?
Kime ne babam, kime ne ?

Özetle (dalga mı geçiyorsun bre kadın kim bilir kaç dakikadır okuyorum diyor gibisin okuyucu! :) kanıma ve gönlüme dokunan bir şeyler var kontrol edemediğim. Dile pranga vurulsa da düşünceye vurulmuyor işte, malumunuz. İstemeyen okumasın zorla mı kardeşim... :)
Kafa şişirdiysek affola ve fakat bunlar herhalde artık çocuk olmadığımızdan.
Yetişkinlik sorumluluğu yalnızca ana-baba olunca ortaya çıkmamalı diye büyütülmüş olduğumuzdan. Bu ülkeyi herşeye rağmen çok seviyor olduğumuzdan.
"Ama yalanlar görüyorum hala burdan bakınca şu sonsuz dünyaya..Olsun demek de zor artık Çocuk düşlerimiz yok artık.." olduğundan. Bu son cümle beni hepten vurdu, kırdı geçirdi. Buyrun dinleyin...
Nefes alabildikçe, insanlığı sevebilme ve onun için bırakmaksızın direnebilme gücünü hissedebilmek dileğiyle...
Coşkuyla...

Olsun - Pilli Bebek :