Ben aslında, içimde kalanlarla boğulmaktansa, okunabilir olmayı tercih ettim!.. Hepsi bu...
1 Şubat 2017 Çarşamba
Yeniden MERHABA...
3 Eylül 2015 Perşembe
Yitirmeli ne varsa, başlamalı yeniden.... Kısım 2
Öyle durursun bir an. Bir an için her şeyden vazgeçesin gelir.
Bir garip özgürlük gelip vurur midenin ortasından bir yerden. Sen öyle sanırsın.
Senin o özgürlük sandığın aslında korkunun ta kendisidir. Özgürlük bugüne kadar bildiğini sandığın şey değildir aslında. Özgürlük sana "şimdi hemen kaçmalısın" demez örneğin. Tam aksine, özgürlük sana, "şimdi, tam şu anda sahip olduğun ve inandığın tüm bu değerler için mücadele etmelisin" der.
Aşk için, verdiğin emeklerin haksızlığa karılıp yok olmaması için, sevgi için, fikri-vicdani-bedenen bağımsızlık için... hep mücadele etmen gerektiğini söyler sana.
Sevildiğini hissettiğin her an sana kaç diyen, kaybetme korkusu ile yüzleşme cesareti olmayan egodur aslında. Ruhunun aşkla dolmasına ve çoğalmana, taşmana izin vermeyen, emek verdiğin işi tamamlamana set çeken, ülken için, ekonomik özgürlüğün için, kadın olarak değer görmen için mücadele etmekten seni geri tutan hep o korkak, zavallı parçandır.
Seni kısır bırakır. Seni eksik bırakır.
Sonra bir adam gelir. Yavaş yavaş sever seni. Sever ama sadece. Aşkını sevgisine karar. Koşturmaların arasında heba etmez. Yormaz. Korkutmaz. Zavallı korkak tarafın fark edemez olan biteni.
Sevgi iyileştirmeye başlar açık kalmış yaralarını yavaş yavaş. Her gün biraz daha geriye ittirdiklerinle yüzleşirsin. Eskiden kalma aşk kırıntıları, geçmişte kalamamış yürek yaraları değildir yüzleştiklerin.
Açık ara kuvvetli, yıkılmamak için yok saydığın hayata dair çözülememiş çocukluk sancılarındır ortaya çıkan.
Bir sen vardır senden içeri. Kimsenin duymadığı, kimsenin görmediği, hep saklandığın, hep kaçtığın.
Seni yıkıp geçmesin diye, kahkahalar ile bastırdığın göz yaşlarından kalan kırık, yarım ve hasır altı edilmiş anılar.
Hasır altı edilmiş olduklarına inandığın ölümle geçmiş yıllar.
Arada bir "mı acaba?", "bir üzerine eğilsem mi acaba, bir dursam bulsam mı acaba hislerimi?" dediğin ama kısır tarafında hep bertaraf ettiğin o güçlü ve karanlık zamanlar.
Çocukluk hayallerinin yanı başında duran, ailen tarafından sevgiye boğulduğun için hayallerini örtmeyi başaramamış ama seni hep bir başkası yapmış, bir türlü kendini bütün hissedememene sebep, geçememiş geçmiş... Yanlış anlaşılmalar, kimliğini bulamamalar, özgürlük sandığın kaçmalar ve ölüme meydan okuma meğilinde olmalara sebep bi'çare geçmiş, "şimdi"yi yoran...
Bir yandan intihara sürüklenmene engel olan o güçlü inanç! Tam ortasında yürüdüğün o ince çizgideyken inan-mayı seçmene sebep rüyalar, sanrılar, hayal sandığın samimi kahramanlar...
Durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu özgürlük değil. Bu kez sanmazsın, bilirsin. Bilirsin ki bir şeyler ters. Kaçıyor elinden hayat.
Bir adam çıkagelir. Aşkın kaotik coşkusunu yüklemeden önce kalbine, omuzlarına, bedenine; sana alışmayı seçer, konuşmayı... Anlayamazsın olup biteni. Kısır tarafın, bu gelenin "ezber"lediklerinden olmadığını fark eder. Karışır kafası ama korkmayı da beceremez. Bu kez, kısır tarafındır kısır ve kırık kalan. Onun çevrene ördüğü duvarlar çatlar bu kez ve sızar kırıklarından bunca yıldır içinde saklanan sen.
Sendeki sen, özgürlüğüne ilerler koşar adımlarla...
Bir sonraki dönüş çok geç olabilir telaşıyla, maskelenmiş her şeyi de su yüzüne çıkararak, açıklığa koşar durmaksızın. Kadınlığını ve en naif taraflarını gösterir sana, iyimserliğini, affetmeyi öğretir, öfke ve hırslarını, korkularını ve sınırsızlığını tanıtır.. ve kendine ne denli yabancılaştığını, yabancılaşabileceğini....
Büyümüş bedeninin tam ortasında kalmış küçücük kız çocuğu/erkek çocuğunu buldurtur.. Çocukluğunun ayrım yapmadan seven cinsiyetsiz yıllarını anımsatır. Bedenindeki organlarına inat nasılda eril, nasılda dişi enerjinin bütünlüğü olduğunu hatırlatır.
Üzerine geçirdiğin o güç, o çekici sandığın dayanıklılık kostümünün altında yok olduğunu anlatır ruhun sana.
Özlemelerinin başka insanlardan çok kendine olduğunu gösterir.
Sor der. Sor kendine n'oldu? neden? neredeyim ben?
Kimim ben?
Sen sordum dersin. Sordum sanırsın sen bunca yıldır. Sanırsın sen, hep yaptığın gibi. Gereksiz kabullerin ve kabullenmelerin altında yıpranırsın. Güçlü görünmek gerekir, dayanıklı kalmak gerekir, göstermemek gerekir acıyı, niye mutlu olunmasındır ki, yahut niye zaman zaman bıkkın...
Koşar adım ölümden kaçtığını anlarsın.
Koşar adım hayattan giderek sıyrıldığını, münzevileştiğini, abdallaştığını...
İçemez, sevinemez, sevemez, eğlenemez ama daha kapalı, daha da yalnız olduğunu görürsün seni dışarı çekmeye çalışan onlarca insana inat...
Meyledersin böylelerine.. Ben zannedersin, hep yaptığın gibi. Haksız da değilsindir. Sen nasıl hissedersen öylesini çekersin. Sen bulmaya çalıştığın seni tamamlayacak olanları çekersin hep... Bir türlü anlamak istemezsin...
Yaşla falan da alakalı değildir hani ama sen yine yaş döngüsü bu ya geçer dersin, doyduk herhalde artık yeter dersin, ne güzel işte evdeyim oh ne ala dersin... Yine en doğru bildiğin senin ki sanırsın sen... Genellemelerden kaçarken kendini genellemelerde yok ettiğin diğer tüm zamanlar da olduğu gibi...
İşte tam bu noktada durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu kez kaçmak değil içinden gelen, olduğu gibi bodoslama dalmak. Yüreğini duyarsın kim bilir kaç yıl sonra ilk kez.
Bilirsin bu kez mevzu büyümek değil, mevzu sendeki senle yeniden arkadaş olabilmek...
"Affedebilmek şeytanı kimi zaman çok üzer"...
Yersin o tokadı yine ve bu kez bu tokat, kendini affetmen gerektiğini anladığın için gelir.
İşte onu nasıl yapabileceğini bilmezsin. Nasıl affedilir ki kendim kendine... bilmez, bilemezsin... Hep birini suçlamak gerekli değil midir dersin, kendini affetmek için.
Büyük bedenlerin ortasında kalmış o ufaklığı suçlarsın o yüzden. Senin yüzünden dersin. Sen beni hep bir adım geride tuttun. Hep masum kıldın. Sensin bana köstek. Kocaman gözleriyle acır o ufaklık senelerce. Acır acır ve sonunda acıtır.. Dağlar içini. Karartır. Şimdi artık bir de ufaklık vardır yeniden arkadaş olman gereken.
Ne bi'çare bir yalnızlıktır dersin. Çıkar biri sever seni. Aç gözlülükle yiyip yok etmek istemez. Şaşırırsın. Sever seni. Öyle, olduğun gibi, söylemeye ihtiyaç duymadan sever. Kendi dilinde sever seni. Edebiyatın diline karıp da mecazlarda yok etmeden sever...
Bilirsin ya sen sevgiyi. Bildiğini sanırsın ya. Kalakalırsın karşısında bu şatafatsız sakin sevginin.
Anlayamazsın. Yıkılmıştır ezber. Bozulmuştur oyun. Bi bok olmadığını, bildiklerinin idealist bir sanrıdan öteye geçmediğini anlarsın. Gördüklerinse yalan. Koskaca bir yalanın ortasında kendi yazdıklarını oynadığını anlarsın.
Vurur sana hayat. Duvara toslarsın. Götü boklu bu saçma düzenin makarası olduğunu ve hep aynı saçmalıkları kabul ettiğini anlar ve yaralanırsın. Bir kez daha. Tek bir farkla ama, bu kez bu yara senin yok farz edebileceğin gibi değildir. Açar, daha çok açar, tüm paketleri açmak için usturayla derin bir çizik atar.
Kaçışın yok açacaksındır, görecek, yüzleşecek ve gerçekten ilk kez gerçekten özgürleşeceksindir...
Hiç bir özgürlük yolu kolay olmamıştır okumuşundur çok kez, şahit olmuşundur... kolay olmayacaktır...
26 Ocak 2013 Cumartesi
Gitmek vs. Ölüm
Evden çıkmak. Durağanlaşmış ve sıradanlaşmış hayatında yapacağın en derin değişikliklerden biri.
Yeni bir hayata yelken açmak. Hep istediğin. "Artık zamanı", "daha da beklersem geç olacak" dediğin.
Gitmek.
İki cümlelik bir sohbetin tam ortasındaki 3-5 kelimelik söylenme sırasında, duvara çarparak fark ettiğin gizli kalmış o sinsi "Ölüm" duygusunu anlayana dek, yalnızca korkaklık ettiğini düşündüğün için kaçak oynadığın, o mevzu bahis; gitmek...
Yine karşına çıkan ölüm. Kabul ettiğin, affettiğin, özgürlük bildiğin ölüm.
Yine ağabeyin. Yine çocukluğun. Yine elini kolunu bağlayan ölüm.
Hayatının, çözümledikçe başka düğümlerini bulduğun bu hayretten hayrette salan son 1.5 yılında, gitmenin de ölümle kodlandığını keşfetmen.
Aslında mevzunun ne korkaklık, ne yetersizlik, ne yapabilirlik olmayışı.
"O gitti ve öldü". deyişin çok içerilerden.
"Ben gidersem ve ben de ölürsem o zaman katlanarak büyür bu acı" isyanın, senin bile hiç anlamadığın bu güne değin.
Halbuki gitmek; değişiklik, yapabilirlik, yeni bir vizyon, yeni bağlantılar, heyecan, ve hepsinin yanında gitmek, aşk demek bu kez senin için.
Ah Zerdüşt, dipteyim. Çok fena yere yapıştım. Belki de bu sonuncusuydu aradıklarımın. Bu, tüm zırhlarımın sebebi, bu reddedişlerimin ve vazgeçişlerimin anlamlı nedeniydi.
O gitti ve kader onun gitmesinden bağımsız bir biçimde, vaktini tamamladığı anda aldı onu.
Gitmek belki de sadece bu sebep-sonuç ilişkisinin içindeki bir noktaydı, kim bilir. Gitmek onun kaderinde bir adımdı.
Zerdüşt, haydi şimdi dokun gönlüme. Şimdi lazım işte nicedir vaktini kolladığın yardım.
Gitmek, benim için yaratıcılık, yeni bir yaşam, güç ve birlik; insanlık ve huzurum için.
Haydi Zerdüşt, çöz ve kır tüm bağlarımı. İyileştir ve inandır; işte şimdi, şimdi bu zamanda beni.
Haydi Zerdüşt... Haydi...
7 Mayıs 2012 Pazartesi
Her kadın biri...Elif Şafak
Kadın olmanın kıymetini, kadınlığın paha biçilmezliğini, kadınlığın getirdiklerini-götürdüklerini ve kadınlığın çekilmezliğini, onunla daha iyi ifade edebiliyoruz.
Bu ne böyle, bu ne biçim bir duygu, bu nasıl tarifsiz bir acı, ne menem bir "hal" bu üzerimdeki dedikçe biz, Elif Şafak bize, bizi anlatıyor...
..o yumuşacık sözleriyle, abartısız ve gerçeklerden uzaklaşmayan betimlemeleriyle ve gerçekliğin tam ortasında duran kadın'a ait hayaller, ironiler ve anlaşılmazlıklar ile...
6 Mayıs Pazar günkü yazısını, yeni bir hafta başlangıcında, işler beni boğmaya başladığı sırada, bir kısa nefes olsun diye açtığımda okudum.
Bir kısa nefes diye açışım, bir ömürlük huzura ve anlaşılıyor olmanın dayanılmaz mutluluğuna bedel bir etki yarattı üzerimde.
Canım Elifim Şafak'ım, bir türlü anlayamadığımız, biz anlasak da adamlarımıza anlatamadığımız aniden gelip, biz istediğimizde ortadan kalkan kadınlık "hal"lerini anlatıyordu.
Hem de öyle ağdalı kelimelerde boğmadan, uzun uzadıya yazıp da "kadının halini yazmak bile uzun" dedirtmeden, tam gönül merkezinde titreştirecek biçimde ifade etmişti duygularını, duygularımızı...
Yazı bitti. Benim içimde bir yazma dürtüsü bırakarak, an'da geçmiş oldu. 5 dakikada okuyup bitirdiğim yazı, tüylerimi ürpertti. Üzerine duygularımı yazmak ise tam yarım saattir elimi oyalıyor. Bir histen bir ötekine sıçratıyor düşüncelerimi.
Bu yüzden belki de, işte bu! İşte bunun için "O, Elif Şafak", dedi içim bir kez daha.
Herkesin bir amacı var bu dünyaya gelirken. Bunu hep bildi içimde bir nokta. Hep inandım, hepimizin bir biçimde birbiriyle alakalı olduğuna. Ne yalan söyleyeyim, Dünya'nın geçişte olduğu bu zamanlarda, kimi zaman içimi boğan ve kalbimi dolduran tüm bu duygusal yoğunlukların ortasında yaşarken; aynı anda kadın olma bilincini her bir zerremle algılamaya çalışıp, kadınlığımla onur duyarken ve özellikle bu ülkede kadın olmanın zorluğunu her geçen gün anlarken, yaşadığı çağda, böylesi bir kalemi okuyabiliyor olmaktan duyduğum keyif tarifsiz.
Elif Şafak bir kadın, Elif Şafak bir romancı, Elif Şafak bir dost.
O, her için bunaldığında koştuğun ve duygularını en iyi anlayan kapı komşusu Elif Abla.
Anlaşılabilir olduğunu, yalnız olmadığını, korkularını gömmek zorunda olmadığını sana anlatan, seni yüzleşmelerin sivri kenarından alıp, edebi dinginlikte düşündüren Elif Anne, Elif kadın, Elif O.
Yazının linki bu: http://www.haberturk.com/yazarlar/elif-safak/740016-kadinlar-ve-bitmeyen-bunalimlari
Kadınların kendilerini anlamaları, erkeklerin ise, biz kadınların, böyle bunalma anlarında tam olarak ne beklediğimizi anlamaları için mükemmel bir analiz.
Yine de yazıdan şu iki paragrafı yazmadan edemeyeceğim...
".....
Turgenyev'i orjinalinden okuyup iki haftada doktora tezi yazmasını istemişim gibi boş bir panikle bakıyor suratıma. "Duygularımı keşfetmeye çalışıyorum"lafı ne kadar da yabancı geliyor erkeklerin kulağına. Halbuki biz hatun taifesi, yaparız bunu, her gün olmasa da zaman zaman, şöyle bir yolculuğa çıkarız kendi içimizde. Depresyon uçurum olur, biz kadınlar çiçek toplarız kenarında, rengarenk demetler yaparız. Depresyon okyanus olur, biz kadınlar deniz kabuğu toplarız kumsallarında, kolye yapıp boynumuza asarız. Depresyon kocaman bir ağaç olur, biz kadınlar afiyetle yemiş yeriz dallarında. Ayaklarımız sallanır boşluğa, ha düştük ha düşeceğiz. Tanımlamam gerekmiyor o uçurumu. Ne de o okyanusu. Ne de o ağacı. Çözmek de gerekmiyor o uçurumu. O okyanusu. O ağacı. "Ağacı çözebilir misin?" diye soruyorum."Yahu tuhaf tuhaf konuşmayı bırak" diyor. "Hadi gel kahvaltı yap, açlık kafana vurmuş, bir dilim ekmek yersen bir şeyin kalmaz."
Böyle zamanlarda birbirimizi anlamaktan aciziz. Kadın dili ile erkek dilinin tercümansız anlaşmaya çalıştığı anlar var. Bu da onlardan biri. Sevgili kocalar, sevgililer, erkek arkadaşlar... Biz kadınlar sizin bilmediğiniz, kavrayamadığınız, zaten bizim dahi anlayamadığımız bunalımlara kapılabiliriz bazı bazı. Sebepsiz, durduk yere. Ne güzel yeriz kendimizi, koparırız tırnaklarımızın kenarlarındaki etleri, ayırırız ruhumuzu lime lime, büyüteçle bakarız yara berelerimize. Böyle durumlarda sizlerden meseleyi çözmeniz değil, sadece dinlemenizdir istenen. "Sorun" değil "hal"dir yaşadığımız. Hal çözülmez. Hal ile hemhal olunur. O da olmadı "hal"e empati duyulur. O da olmadı sempati sunulur. O kadarı yeter zaten. Bir muammadır kadın zihni. Matematiksel formüllere gelmez."
Ben de çekinmesem bundan böyle, koyversem, gitsem, öldürsem egoyu, hiç kalabilsem onun yanında, kaygılanmadan, anlaşılamama endişesi duymadan...
Anlarsın sen. Sen hep anlayansın....
Sevgide kal Elif Şafak. Sevinçte kal. Yaradanın yanında, bize hep bir kol mesafesinde kal...
Kalemine ve nefesinin biteceği son güne dek yüreğine kuvvet...
Derin sevgiyle...
18 Mart 2012 Pazar
15 Aralık 2011 Perşembe
Sorgu
6 Eylül 2011 Salı
Hatıra
5 Eylül 2011 Pazartesi
Tatil 2011-1
Kekik kadar güzel kaç tane mekan vardır bilmiyorum. Ama bizim Kekik, koştura koştura gidilen gün batımı ve en güzel yanı camdan kendi silüetini çekebilmek...
1 Ağustos 2011 Pazartesi
"Masal Bu Ya"*
Doldum, taşmak istiyorum.
Bir çığ gibi var gücümle inmek göğe ulaşan zirvemden ovalarıma,
Bir nehir gibi özgürlüğümce yıkarak tüm setlerimi dökülmek istiyorum, dağlarımdan vadilerime…
Düzlükte ulaşacaklarımı merak ediyorum.
Eğilmez sandığım bu asi başımın, nasıl da mülayim olduğuna tepeden bakıyorum, özgürce çağladığım ve umulmadık anlarda, gerçek beni biraz daha keşfettiğim şu günlerde.
İsyan ya da başkaldırı yahut sadece ses çıkarma isteği ama öyle öfkeli değil, yoğun yalnızca…
Bir yandan da alabildiğine susma, sadece ‘yaşama’ ve ‘olma’ eylemlerini olduğu gibi, başka bir ‘şey’ olmaya çalışmadan, bir nehrin yolunda akışı gibi deneyimlemek,
Ya da yaşamak işte Nazım’ın dediği gibi, “Bir ağaç gibi tek ve hür” ama “Bir orman gibi kardeşçesine”…
Bilmiyorum, bilemiyorum.
Bedenimin alamadığı, aslında sığdırmak istemediği bir olma, dolma hali üzerimdeki,
Aşkın bedene girip ışıldattığı o ilk günler misali…
Ama aşktan farklı, hem de çok farklı, kesinlikle varlığı aklı kaybettiren bir körlük değil.
Aksine, perdesiz, son derece net, ama yanında ışıl ışıl, göz alan bir yükseklik hali,
Üç noktayla, boşlukta tamamlanmaya gönderilen kelime gruplarından bir kısmı sadece elimden çıkanlar…
Ya içeride kalanlar?
Öyle bir coşup akma isteği var ki içimde ve ilk defa öyle bir susma isteği bırakıyor ki ruhumun her zerresine…
Susma ve duyduğum her şeyin, ama her şeyin;
suyun, ağacın, taşın, arabanın, insanın, toprağın, her ilginin, her sevginin ve her birliktelik ahenginin o sevince salan duygu yoğunluğunu,
bencil bir çocuk misali içimde tutma, gözlerimde yaşama ve öylece durduğum yerde çağlamak istiyorum…
“Herşey yapılabilir
Bir beyaz kağıtla
Uçak örneğin, uçurtma mesela.
Altına konulabilir
Bir ayağı ötekinden kısa olduğu için
Sallanan bir masanın.
Veya şiir yazılabilir
Süresi ötekilerden kısa
Bir ömür üzerine…”**
Dediği gibi şairin, “her şey yapılabilir bir beyaz kağıdı”, orman yapıyorum, nehir kılıyorum ve insana boyuyorum sonunda, eklerken tüm duyguları lezzeti bulsun diye…
Ruhumun, ‘aydınlık beynimin sınırları’ içerisindeyken, bedenden çıkıp hareket edişini izliyorum.
Zamanın varlığını hiçe sayarak veyahut yekpare bütünlüğün farkına varma şerefine nail olarak diyelim,
Coşkuyla sıçrıyor, sevgiyle sarılıyor, özlemle dokunuyor ve sonunda kendi barışını yaratıyor sıkıştığı şu bedeninin görünürlüğü ile sulh ilan eden şu deli ruhum…
Köklerini salan 150 yıllık bir çınar,
Ustalığını ilan eden bir mimar,
Görkemini dinginliğinde saklayarak akan bir nehir,
Gören gözde insan ve fotoğraf karesinde bedenlenmiş anılar oluyorum…
Alice’ın dünyasına açılan kapıdan bu kez beyaz tavşanı değil, sessizliği takip ederek geçiyorum,
Arabamız sihirli tren, yürüdüğüm yollar uçan halı,
Duyduklarımın ve kokladıklarımın bütünleştiği başka gözlerde algı, düşüncelerde kahkaha/gülümseme ile tarifi mümkün olmayan bir şarkı ve ortak bir his oluyorum…
Ben kaybolurken, biz doğuyor ve egonun hüküm sürdüğü benlik küçük odalarına çekilirken, öz, gerçek özgürlüğünü, kelimesiz bir düzenin sessiz melodilerinde buluyordu.
Bir şarkı, bir müzik, birkaç nota arıyordu beynim, başkaları için hayal edilebilir kılmak adına yaşananları
ama
Sessizliğin o enfes melodisine hiçbir enstrümanı, hiçbir el değmiş, göz değmiş, işitilmiş besteyi yakıştıramıyordu…
Sadece bir renk verebiliyordu ve birkaç müzik aletini koyuyordu sahneye,
Gelen kendi duygusallığını, duyduklarını ve anlatamadıklarımdan gördüklerini müzikeştirsin ve tamamlasın diye bu masalı…
Sahnenin ortasında piyano, elektro gitar, davul ve çello, bir trompet, bir saksafon, bir flüt ve keman, sakince köşesinde duran kanuna eşlik ederken,
Sahne beyazlarla birlikte, zeytin renginden neftiye dönen bir yeşile boyanıyordu…
Yokluk varlığa karışırken, gerçek ilk kez bu denli acıtmadan bedenleniyor,
Bunca yıldır, hiç fark etmemiş olsa da ölümü ‘sessizlik’te saklayan içimdeki küçük kız, deneyimlediği bu sözsüz oyundan hiç rahatsız olmuyordu.
Ölümü de özgürleştiriyordu ruhum kilitlediği odadan…
Sessizliğini serbest bıraktığı gibi.
Azad bayramı yaşar gibi gelişiyordu her şey ve hiç bir şey birbirinden kopmuyordu…
İlginçtir, minicik tanıdık bir ışık sebep oluyordu tüm bunlara…
Alice’in dünyasının kapılarını aralayıp geri dönen bir gün yaşanıyordu, şaşırmalardan uzak kalmaya başlamış şu alışkın beynimde…
Hayatlarımızı rüyalardan yoksunlaştıran “gerçek” ise, işte bu yüzden zerre kadar umrumda olmuyordu.
Sorgulamadan, kabul edip, susarak bir nev-i dergah düsturu misali sadece akıyordum… ve Alice’in dünyasındaki günümü unutmamak için bunu sürdüreceğime söz veriyordum kendi kendime.
Ben nerede miydim? Ben kimle miydim?
Gülümseyerek susmayı tercih ediyordum :)
Ama şu kadarını söyleyebilirim ki, beni o kapıdan geçiren rüyayı içinde barındıran gerçeğin ta kendisiydi. Ne bir afyon sonrası ve ne de alkolün uyuşturucu etkisi romantizmin bu denli gerçekte yaşanmasını sağlayamazdı…
Hiç birinden değilse bile, işte bundan emindim...
Not: * Yaşar (Günaçgün)'ın şarkısının adından alıntılanmıştır...
Not2: ** Yılmaz Erdoğan'ın "Yeni bir sayfada sana bakmak" adlı şiirinin bir kısmıdır...
30 Temmuz 2011 Cumartesi
'Yoğun Hafta sonu'na Geçerken...
19 Şubat 2011 Cumartesi
Hayat Sokakta :)
Yeniden kendimi çıtır ve çakal hissettiğim bir gün...
O günlerimin şahidi çıtırlarla (artık onlarda büyüdü ama) dışarı çıkıyor olmak.
Giyindim, süslendim.
Bayağı iyiyim ya ! :)
Laboratuvar faresinden bir NY kızı yarattım bugün. Toplamda 3 saatimi aldı ama olsun. Yani içine banyo, manikür, makyaj, giysilerin ütüsü falan eklenince o kadar da uzun olmuyor.
Kızları özledim. Eski günleri de özledim aslında. Yani bugünkü yaşam olması gerektiği gibi, yaşın hayatı. Arada topukluları giyip beni sokağa çıkaracak ve muzurluk yaptıracak birilerinin olması gerekli, bu bir gerçek.
Gerçi efendi efendi yemek yiyeceğiz sanırım ama olsun yine de içimde kabaran muzurluk ruhu hepsine değer. :)
High heels, red lips, red nails, eyeliner and black jacket ! Incredible magic (:
Thanx God, I'm a Woman! (These phrases for you my NYer(:)
Tabi bu noktada modumu tavan yaptıran, kendimi iyi hissettiren, tüm gün dans etmemi sağlayan ve böyle zamanlarda tam bir kişilik kazanan sevgili bilgisayarıma shuffle ile muhteşem çaldığı karma müzik listesi için de bir teşekkür lazım değil mi ama. Değme DJ böyle olmazdı....
Neyse. Dışarı çıkma zamanı.
Let's have a little fun!
:)
