Ben aslında, içimde kalanlarla boğulmaktansa, okunabilir olmayı tercih ettim!.. Hepsi bu...
3 Eylül 2015 Perşembe
Yitirmeli ne varsa, başlamalı yeniden.... Kısım 2
Öyle durursun bir an. Bir an için her şeyden vazgeçesin gelir.
Bir garip özgürlük gelip vurur midenin ortasından bir yerden. Sen öyle sanırsın.
Senin o özgürlük sandığın aslında korkunun ta kendisidir. Özgürlük bugüne kadar bildiğini sandığın şey değildir aslında. Özgürlük sana "şimdi hemen kaçmalısın" demez örneğin. Tam aksine, özgürlük sana, "şimdi, tam şu anda sahip olduğun ve inandığın tüm bu değerler için mücadele etmelisin" der.
Aşk için, verdiğin emeklerin haksızlığa karılıp yok olmaması için, sevgi için, fikri-vicdani-bedenen bağımsızlık için... hep mücadele etmen gerektiğini söyler sana.
Sevildiğini hissettiğin her an sana kaç diyen, kaybetme korkusu ile yüzleşme cesareti olmayan egodur aslında. Ruhunun aşkla dolmasına ve çoğalmana, taşmana izin vermeyen, emek verdiğin işi tamamlamana set çeken, ülken için, ekonomik özgürlüğün için, kadın olarak değer görmen için mücadele etmekten seni geri tutan hep o korkak, zavallı parçandır.
Seni kısır bırakır. Seni eksik bırakır.
Sonra bir adam gelir. Yavaş yavaş sever seni. Sever ama sadece. Aşkını sevgisine karar. Koşturmaların arasında heba etmez. Yormaz. Korkutmaz. Zavallı korkak tarafın fark edemez olan biteni.
Sevgi iyileştirmeye başlar açık kalmış yaralarını yavaş yavaş. Her gün biraz daha geriye ittirdiklerinle yüzleşirsin. Eskiden kalma aşk kırıntıları, geçmişte kalamamış yürek yaraları değildir yüzleştiklerin.
Açık ara kuvvetli, yıkılmamak için yok saydığın hayata dair çözülememiş çocukluk sancılarındır ortaya çıkan.
Bir sen vardır senden içeri. Kimsenin duymadığı, kimsenin görmediği, hep saklandığın, hep kaçtığın.
Seni yıkıp geçmesin diye, kahkahalar ile bastırdığın göz yaşlarından kalan kırık, yarım ve hasır altı edilmiş anılar.
Hasır altı edilmiş olduklarına inandığın ölümle geçmiş yıllar.
Arada bir "mı acaba?", "bir üzerine eğilsem mi acaba, bir dursam bulsam mı acaba hislerimi?" dediğin ama kısır tarafında hep bertaraf ettiğin o güçlü ve karanlık zamanlar.
Çocukluk hayallerinin yanı başında duran, ailen tarafından sevgiye boğulduğun için hayallerini örtmeyi başaramamış ama seni hep bir başkası yapmış, bir türlü kendini bütün hissedememene sebep, geçememiş geçmiş... Yanlış anlaşılmalar, kimliğini bulamamalar, özgürlük sandığın kaçmalar ve ölüme meydan okuma meğilinde olmalara sebep bi'çare geçmiş, "şimdi"yi yoran...
Bir yandan intihara sürüklenmene engel olan o güçlü inanç! Tam ortasında yürüdüğün o ince çizgideyken inan-mayı seçmene sebep rüyalar, sanrılar, hayal sandığın samimi kahramanlar...
Durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu özgürlük değil. Bu kez sanmazsın, bilirsin. Bilirsin ki bir şeyler ters. Kaçıyor elinden hayat.
Bir adam çıkagelir. Aşkın kaotik coşkusunu yüklemeden önce kalbine, omuzlarına, bedenine; sana alışmayı seçer, konuşmayı... Anlayamazsın olup biteni. Kısır tarafın, bu gelenin "ezber"lediklerinden olmadığını fark eder. Karışır kafası ama korkmayı da beceremez. Bu kez, kısır tarafındır kısır ve kırık kalan. Onun çevrene ördüğü duvarlar çatlar bu kez ve sızar kırıklarından bunca yıldır içinde saklanan sen.
Sendeki sen, özgürlüğüne ilerler koşar adımlarla...
Bir sonraki dönüş çok geç olabilir telaşıyla, maskelenmiş her şeyi de su yüzüne çıkararak, açıklığa koşar durmaksızın. Kadınlığını ve en naif taraflarını gösterir sana, iyimserliğini, affetmeyi öğretir, öfke ve hırslarını, korkularını ve sınırsızlığını tanıtır.. ve kendine ne denli yabancılaştığını, yabancılaşabileceğini....
Büyümüş bedeninin tam ortasında kalmış küçücük kız çocuğu/erkek çocuğunu buldurtur.. Çocukluğunun ayrım yapmadan seven cinsiyetsiz yıllarını anımsatır. Bedenindeki organlarına inat nasılda eril, nasılda dişi enerjinin bütünlüğü olduğunu hatırlatır.
Üzerine geçirdiğin o güç, o çekici sandığın dayanıklılık kostümünün altında yok olduğunu anlatır ruhun sana.
Özlemelerinin başka insanlardan çok kendine olduğunu gösterir.
Sor der. Sor kendine n'oldu? neden? neredeyim ben?
Kimim ben?
Sen sordum dersin. Sordum sanırsın sen bunca yıldır. Sanırsın sen, hep yaptığın gibi. Gereksiz kabullerin ve kabullenmelerin altında yıpranırsın. Güçlü görünmek gerekir, dayanıklı kalmak gerekir, göstermemek gerekir acıyı, niye mutlu olunmasındır ki, yahut niye zaman zaman bıkkın...
Koşar adım ölümden kaçtığını anlarsın.
Koşar adım hayattan giderek sıyrıldığını, münzevileştiğini, abdallaştığını...
İçemez, sevinemez, sevemez, eğlenemez ama daha kapalı, daha da yalnız olduğunu görürsün seni dışarı çekmeye çalışan onlarca insana inat...
Meyledersin böylelerine.. Ben zannedersin, hep yaptığın gibi. Haksız da değilsindir. Sen nasıl hissedersen öylesini çekersin. Sen bulmaya çalıştığın seni tamamlayacak olanları çekersin hep... Bir türlü anlamak istemezsin...
Yaşla falan da alakalı değildir hani ama sen yine yaş döngüsü bu ya geçer dersin, doyduk herhalde artık yeter dersin, ne güzel işte evdeyim oh ne ala dersin... Yine en doğru bildiğin senin ki sanırsın sen... Genellemelerden kaçarken kendini genellemelerde yok ettiğin diğer tüm zamanlar da olduğu gibi...
İşte tam bu noktada durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu kez kaçmak değil içinden gelen, olduğu gibi bodoslama dalmak. Yüreğini duyarsın kim bilir kaç yıl sonra ilk kez.
Bilirsin bu kez mevzu büyümek değil, mevzu sendeki senle yeniden arkadaş olabilmek...
"Affedebilmek şeytanı kimi zaman çok üzer"...
Yersin o tokadı yine ve bu kez bu tokat, kendini affetmen gerektiğini anladığın için gelir.
İşte onu nasıl yapabileceğini bilmezsin. Nasıl affedilir ki kendim kendine... bilmez, bilemezsin... Hep birini suçlamak gerekli değil midir dersin, kendini affetmek için.
Büyük bedenlerin ortasında kalmış o ufaklığı suçlarsın o yüzden. Senin yüzünden dersin. Sen beni hep bir adım geride tuttun. Hep masum kıldın. Sensin bana köstek. Kocaman gözleriyle acır o ufaklık senelerce. Acır acır ve sonunda acıtır.. Dağlar içini. Karartır. Şimdi artık bir de ufaklık vardır yeniden arkadaş olman gereken.
Ne bi'çare bir yalnızlıktır dersin. Çıkar biri sever seni. Aç gözlülükle yiyip yok etmek istemez. Şaşırırsın. Sever seni. Öyle, olduğun gibi, söylemeye ihtiyaç duymadan sever. Kendi dilinde sever seni. Edebiyatın diline karıp da mecazlarda yok etmeden sever...
Bilirsin ya sen sevgiyi. Bildiğini sanırsın ya. Kalakalırsın karşısında bu şatafatsız sakin sevginin.
Anlayamazsın. Yıkılmıştır ezber. Bozulmuştur oyun. Bi bok olmadığını, bildiklerinin idealist bir sanrıdan öteye geçmediğini anlarsın. Gördüklerinse yalan. Koskaca bir yalanın ortasında kendi yazdıklarını oynadığını anlarsın.
Vurur sana hayat. Duvara toslarsın. Götü boklu bu saçma düzenin makarası olduğunu ve hep aynı saçmalıkları kabul ettiğini anlar ve yaralanırsın. Bir kez daha. Tek bir farkla ama, bu kez bu yara senin yok farz edebileceğin gibi değildir. Açar, daha çok açar, tüm paketleri açmak için usturayla derin bir çizik atar.
Kaçışın yok açacaksındır, görecek, yüzleşecek ve gerçekten ilk kez gerçekten özgürleşeceksindir...
Hiç bir özgürlük yolu kolay olmamıştır okumuşundur çok kez, şahit olmuşundur... kolay olmayacaktır...
10 Aralık 2011 Cumartesi
Hayalperest
25 Temmuz 2011 Pazartesi
Dün Gece
17 Mayıs 2011 Salı
Kanıma Dokunan Birşeyler Var Kontrol Edemediğim
İçimi acıtan onca şeyin içerisinde, beni bu duyguya sürükleyen, dilimden bu derece derin ve keskin anlamlara sahip iki kelimeyle dökülen bir duygu; Kanıma Dokunmak! Güçlü, peşi sıra çaresizlik getiren ve acımasız iki kelime.
Öfkemi ve küskünlüğümü yükselten, cesaretimi yahut sizliğimi (!) yeniden sorgulatan, eylemsizliğime küfür etmeme neden ve bana bahşedilen bu beyni kullanamadığımı düşündürten onca şey.
İçinde yaşadığım bu ülkenin, bir 'halt' olma yolunda ilerleyen her kıymetli vatandaşı, pardon küçük burjuvasisinin kendi çapında entellektüel her aydını/aydın adayı gibi, elimden hiç birşey gelmeden izlediğim, giderek daha da kötüleşen, korkunun egemen olmaya başladığı ve beni ve benim gibileri gün be gün dışarıya doğru attığı muhteşem düzeninde, ne Neyzen gibi bir 'Hiç' ne de Deniz gibi bir 'İtici güç' olmayı başarabilmiş arafın çomak sokulası düzeninde kalmış bir 'halt'ım. (Kibarlık korunsun diye içimden geldiği gibi .ok diyemediğimden kaynaklanır bu kasılma!).
Tam birkaç satır öncesinde de söylediğim gibi giderek artan korku kültürünün içinde yer bulmaya çabalayan, sesini çıkarmak için uygun ve yürekli topluluklar arayan, giderek daha aktivist olan ve belki de hepsinden öte, ne olursa ama ne olursa olsun, düşünmekten ve soru sormaktan vazgeçmemeye çalıştığım hayatımın şu döneminde, tam anlamıyla yetişkin olduğumu hissettiren ve giderek daha da acıtan bir yaşamı yaşıyorum, yahut yaşamaya çalışıyorum.
O denli büyük bir araf ki bu. Şimdiye kadar hep gitmekle kalmanın arasında sıkışmış küçük bir kız çocuğu gibi hissederdim kendimi. Şimdi ise gidip de bir daha dönmeme arzusu/tiksintisi/isyanı ile bu ülke için birşeyler yapma ülküsünün arasında kıskıvrak sıkışmış genç bir kadınım. İki lafından biri koruma güçlerine, düzene, yönetime, adaletsizliğe, insanının aptallığına, kabul edişine sorgulamaksızın ve koyun sürüsü eğilimine küfür etmekle biten, çaresizlik hissindeki ateşi karnının tam ortasında hisseden, haksızlık karşısında nasıl bu denli suskun kalınabildiğine, nasıl da öylece olup bitenin kabul edildiğine ve en acısı da bu denli farkındasızlık çukuruna düşüldüğüne zerre anlam verememekte olan, iyi eğitimli (ve bu eğitimi, devam edecek olan öğretimle artacak olan), küçük burjivasinin entellektüel olmaya çabalayan genç bir kadın üyesi...
Komik değil mi? Durduğu yerden bakınca, şu zavallı gencin gördükleri içler acısından hallice değil mi?
Bu kadın sorgulama eğilimi yüzünden, şimdiye değin ne herşeyi ilk söylenişte kabul edebilmiş, ne saçma olduğu belli insanların birbirini kandırdığı üzerine vazife olmayan herhangi bir tartışmada geri durabilmiş ve ne de yüreğini yakan herhangi bir aşkı doyasıya yaşayabilmiştir. Bu da çok komik değil mi ? Aşk ne alaka ?
Olur mu? "Sen benim hayatımın anlamısın" diyen adama alaycı gözlerle bakıp "benden önce de bir hayatın vardı dimi hayatım, abartmayalım" demiş, "Seni aldatırım ben boşver" diyenine "o işi becerebilmek için kendini de aldatman lazım hayatta beceremezsin sen" diyebilmiş, bu yüzden genelde işleri zorlaştırmakla, fazla zeki olmakla, "niye şöyle bir kere de susuver"memekle, vb yaklaşımlara maruz kalmış yada yol yakınken korkulup yanıma gelmeden kaçılmıştır. Ben mi bünyeye zararım yoksa sadece beynimin soru soruyor olması mı başkalarına batıyor anlayamıyorum.
Herneyse. Zaten ben insanlığı bu ara pek anlayamıyorum. Düzenlerin içinde küçük, değersiz ve aşağılanan ruhları, yönetimi ele geçiren mental, ruhsal ve sezgisel Cahillerin egolarını, kafayı peri/melek/fal/ruhaniyet vb. ile haddinden fazla bozanları ve onların iş yapamaz hallerini ve alenen gözünün içine baka baka birine yalan söyleyen ve kandıran; cismi, sıfatı ve bitimi ne olursa olsun herhangi kimseleri ve o kimseye biat edenleri HİÇ ANLAYAMIYORUM!
Tabi bunun yanında anlayamadığım bir grup daha var. Ülkeye yön vermesi gereken, iyi eğitimli, iyi öğrenimli, sahip oldukları sosyo-ekonomik olanaklar ve bulundukları stratejik konumlar gereği bu ülkenin ileri götürücü gücü olarak nitelendirilebilecek, entellektüel birikimleri gereği aydın diye tanımlanabilecek o diğer grubu da anlayamıyorum.
Tam bu nokta da yardımıma inanılmaz bir tanımlama yetişiyor. "Aydın dediğin nedir? Bir çanak suda bir damla zeytinyağı. Ne karışabilirsin o suya ne de dibe çökebilirsin. Kalırsın öyle olduğun yerde bir başına..." Bu ülkede yaşamış ve edebiyat dünyasına çok önemli eserler ve etkiler bırakmış bir adamın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Yaban adlı eserinin, tiyatroya uyarlanmış aynı adlı oyununu izledim geçen ay. Oyunda ana karakter Ahmet Celal'in, kendini bir yaban olmanın ötesine geçiremeyişinin isyanı ve yüzleşmesi, ağzından çıkan bu sözcüklerle oluyordu. Bu isyan, en az iki dil bilen, edebiyatı hayatının merkezine yerleştirmiş, entellektüel, okur-yazar ve düşünür, paşa oğlu ve vatanı uğruna asker olmuş ve cenk etmiş bir aydının, kaybettiği kolu sonrası sığındığı, ülkenin herhangi bir köyündeki insanlara, kendini yabandan öte ifade edemeyişinin birebir anlatılışıydı. Şimdi bir durup düşünün. Ne kadar farkındayız olup bitenin. Anadolu'nun içinde dönen düzenin neresindeyiz büyük şehir çocukları/yetişkinleri/yaşlıları olarak. Küçük burjuva ahlakını korumaya çalışırken, refah arafı yaratan vicdani saçmalıklarımızı bir kenara ittirebildiğimizi varsaysak bir an için, ülkenin küçük ve içe kapalı yerlerinde dönen, kimin eli kimin cebindeliklerini, açlığı, yokluğu, isyanı, biat kültürünü, devlet babaya duyulan yüksek saygıyı, kadının yok edilmişliğini, vs vs, tüm iç dinamiklerden hangisini ucundan tutup da anlayama çalışabiliriz acaba? PEKİ YA SORU SORULMAYIŞINI? KORKUYU? BOŞVERMİŞLİĞİ? OLUVERSİN BİRADERCİLİĞİ ? Hangisini şapkayı önünüze koyarak irdeleyebilirsiniz? Ben bir birey olarak, yetişkin olarak hangisine dil/el/yor-yordam uzatabilirim acaba ?
Alaycı bir gülümseme var yüzümde ve duruşumda kendime karşı. İsyanlarımın ve çaresizliklerimin ortasında herşeye çözüm üretebileceğini düşünen mühendis beynimin, üstelikte bilimsel araştırmanın göbeğinde dururken, hiç bir çözüm üretemediğini, ufacık bile bir değişiklik yaratamadığını hissettiği bir andayım. Tam ortasındayım kariyer çizgimin ve içimdeki isyan ".iktir git" diyor. "Tek gidişlik uçak bileti kızım, al ve arkana bile bakma". Sonra yüreğim su yüzüne çıkıyor. Hepsi gidenlerin böyle bir dürtüyle gitti. Hepimiz gidersek zaten bize bırakılmayan bu güzel vatan hepten bizim olmaktan çıkmayacak mı? diye soruveriyor. Sonra çocuksu bir pembelikte "şimdi git, sonra dön" diyor içim. O da neyse...
Tam bu anda, bir nefeslik zaman için elimi attığım Birhan Keskin'in Yol kitabı ne diyor...
Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
Yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
Ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.
Bilemem, belki bu yüzden
Ben sana yanlış bir yerden edilmiş
bir büyük yemin gibiydim.
Beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
Yine de döneyim döneyim istedim.
Kim nasıl anlamak isterse. Şu anda bu şiir, ülkem, ülküm, ideallerim ve doğduğum topraklarla, ruhumun kaçışı arasındaki arafın bizzati yapılmış resmidir benim için.
Bütün bunlar nasıl böyle alevlendi bilemiyorum.
Aslında hep içimde tuttuğum şeyler geçenlerde izlediğim bir videoyla şah-a kalktı.
Çok iyi tanıdığımı çok söyleyemesemde, hissettiğim kadarıyla içini, yüreğindekileri, yaklaşımlarını ve hepsinden öte kıvrak zekasını sevdiğim, fikirler arası bağlamalarında gülmekten yerlere düştüğüm, ortalıktaki bizim ayar çoğu karşı cinse göre konuşulabilir, anlaşılabilir, arkadaş olunabilir bir erkek. Her gülüşü, her sohbeti ve samimiyeti 'anam karı elimde' dürtüsüyle irdelemeyen, karşısındakinin aklına, fikrine ve duygularına dinleyerek, söyleyerek değer veren bir insan. Yani insan! Umarım yanılmıyorumdur ama ben de uyananlar bunlar 2 yıldır.
[Belki kendisi de okuyacaktır o yüzden bir not: bunlar seni başkaları bilsin diyeydi :)]
Bu sevgili insan tahminimce bir espriyi sessizce devam ettirmek adına bir video paylaşmış ve benim ismimi beyan etmek suretiyle bana video aracılığıyla sataşmıştı.
İzledikten sonra fark ettim ülkenin İNANMAYA ihtiyacını. Bu ülkenin güzel insanlarının KORKULARININ BOYUTLARINI. Hep bir kurtarıcı bekleme halini ve tabiki, tabiki zerre SORGULAMAYIŞINI.
İçim kaynadı bir anda. Contorium diye bir madenimiz varmız bre dostlar. İstanbul Boğazı'nın altındaymış. Erguvan rengindeymiş. Madenlerin rengi üzerindeki topraklarda yetişen bitki örtüsünde gösterir ya kendini bir tek boğaz çevresini saran erguvanlar direk olarak yerini gösteriyormuş bu madenin. Öyle ki bu maden zilyon yıllık periyodik cetvelde duran Toryum elementi ile aynı atom numarasındaymış (!). Periyodik cetveli yapan Mendelev rus hükümetinden korkusuna koyamamış. Şimdi 3. boğaz köprüsü ihalesini yapacak olan yabancılar alıp alıp kaçıracakmış. Halbuki bu maden yararlı radyasyon yayıyormuş. Cep telefonunun, her türlü elektronik eşyanın zararlı radyasyonunu engelliyormuş. Nükleer enerjiden tehlikesizmiş o yüzden nükleer santral yapılacaksa etrafı contorium madeni içeren sıvayla kaplanmalıymış iyi radyasyon kötü radyasyonu yenermiş. Nötürlermiş bre dossssstttlaaarrrrrrrrrrrrrr..........
Ama tabi her radyasyon çeşidi gibi bu da yenirse mutasyon yaparmış. (Hemen bu söylemin ardından derin su canlıları olarak bilinen okyanus dibi vahşi canlıların resimleri verilmektedir.) OHAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA!!!!!!!!!!!!
Yanında kimse kusura bakmasın ama HAssssssssssssssssssss Sttttirrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr..... (Otosansüre gelllll. Bunu bilhare yazacağım. Kendi blogumda ağız dolusu küfür bile edemiyorum!)
Bu ne arkadaş. Bu ne? Biri bana açıklasın.
Doğal ve olması gerektiği gibi "Ne la bu ?" (Behzat Ç. izleyen bir Ankaralıdır bu blogun yazarı) diyerek sadece 25 dakikalık bir internet gezintisiyle, bunun zirzop bir üniversite öğrencisi tarafından tam manasıyla dalga (buraya çok şık bir kelime vardı ya 'ayy argooooo !!!!' açık-saçık videoculardan sanar sevgili BTK bizi!, sansürler mazallah) geçmek amacıyla yapılmış bir eğlence videosu olduğunu anladım. Ama yanında okuduklarım nutkumun tutulmasına ve işte başta yazdığım duygunun hepten su yüzüne çıkmasına sebep oldu: KANIMA DOKUNdu bir şeyler. Çünkü herkes inanmıştı. Paylaşmayan ülkesini sevmiyor naralarımı istersin, ülkücülerin olayı 'detaylar bizde' diye sahiplenişlerini mi, zavallı insanımın zaten olmayan parası ve sömürülmüş hayalleriyle 'zaten fakir nereden para bulup da yalı alsın, vah vah gitti kalan ahir ömrümüz de işte' tadında feyatlarını mı...
Bu ne arkadaşşşşşşşş, bu ne? Ulan sığındığınız, 5 vakit namaz kılıyor, din, ahlak, Allah diye elinizi, belinizi, ruhunuzu teslim ettiğiniz o muhteşem adamların iktidarında inandığınız güzel Rabb'imin size verdiği AKIL NEREDEEEEEEEEEEEEE? Size o eşi bulunmaz aklı, bu yüce Yaradan kullamayın diye mi verdi ? Herşeyi benden bekleyin, düşünmeyin, çalışmayın, sormayın, merak etmeyin diye mi verdi?
Delireceğim. Bir Allahın kulu da çıkıp anam neymiş ki bu contorium demez mi? Tabii hiçbiri kimya bilmez, hiç biri politikadan anlamaz, merak etmez, soru soran çocuğu daha çocukken döverek susturur merakını içine kaçırır, bilgisayardan zerre anlamaz, açıp interneti Hz. Google a birşey yazmaz, ama her haltı bildiğini iddia eder ve ahkam keser ya, benimseyivermiş halkım contoriumu. Şimdi bunu yapan zavallı çocuk (gerçi ona da sanki biraz müstahak ama! orası ayrı bir durum, lümpen BÜ tayfasından olduğunu düşünüyorum kendi fikrim (: ) ölüm tehditleri, tartaklar yiyormuş. Zavallı halkım da KORKUDAN tabii yahu ne bu işin aslı diye bir türlü soramıyor. Sormak için geç kaldı çünkü. Önce kabul et sonra sor olmaz arkadaş. Önce karıştıracaksın, şüphe duyacaksın, anlamaya çalışacaksın. Sonra açacaksın kendini, fikirlerini, inancını. Havada uçan her söze inanırsan ne kaldı senden, düşüncelerinden, ideallerinden geriye.
Ama kime anlatıyorsun, sen zavallı bir yağ damlasısın koca çanakta. Yabanın önde gideni.
Anarşik, inançsız (bana inançsız diyen beyni küçük şahsiyetlere ah neler demek istiyorum ama işte Yaradan'a ayıp olur), terbiyesiz, halktan uzak, ütopik hayallere sahip hayalci ve yeri gelir SUÇLU olursun. Suçlu olur, lekelenir, kirletilir ve susuturulursun. Korkutulursun kaybedeceklerin sana tehdit olarak kullanılırken. Kariyerin, ailen, prestijin, paran...
Bu arada, ülken, doğan, yaşam alanların, milletinin maddi zenginliği, kültürel zenginliğin, kardeşlik duyguların, millet bilincin yok edilir kime ne?
Kime ne babam, kime ne ?
Özetle (dalga mı geçiyorsun bre kadın kim bilir kaç dakikadır okuyorum diyor gibisin okuyucu! :) kanıma ve gönlüme dokunan bir şeyler var kontrol edemediğim. Dile pranga vurulsa da düşünceye vurulmuyor işte, malumunuz. İstemeyen okumasın zorla mı kardeşim... :)
Kafa şişirdiysek affola ve fakat bunlar herhalde artık çocuk olmadığımızdan.
Yetişkinlik sorumluluğu yalnızca ana-baba olunca ortaya çıkmamalı diye büyütülmüş olduğumuzdan. Bu ülkeyi herşeye rağmen çok seviyor olduğumuzdan.
"Ama yalanlar görüyorum hala burdan bakınca şu sonsuz dünyaya..Olsun demek de zor artık Çocuk düşlerimiz yok artık.." olduğundan. Bu son cümle beni hepten vurdu, kırdı geçirdi. Buyrun dinleyin...
Nefes alabildikçe, insanlığı sevebilme ve onun için bırakmaksızın direnebilme gücünü hissedebilmek dileğiyle...
Coşkuyla...
Olsun - Pilli Bebek :
22 Aralık 2010 Çarşamba
Yelda
Yeldanın derin karanlığında, gökte muhteşemliği ile parıldarken dolunay
Bastıran uykuma inat ayakta kalmaya çalışıyorum.
En uzun gecenin derinliğini içimde hissetmeye çalışıyorum, beni sallayan rüzgarlara inat...
Hep mi böyle oluyordu bilmiyorum ama dışarıda ilginç bir karanlık var.
Tabak gibi ayın, hüzmelerinden ulaşan ışıkları kırarcasına bir karanlık hakim.
Güçlü, sessiz, derinden...
Puslu bir siyah ve herşeyi örtbas etmeye meyilli bir gece.
Aslında istemeden tedirginlik yaratan bir hal...
Dolunay var bu uzun gecede gökte göz kamaştırırcasına.
Ve ben içimdeki soruların tamamına hala cevap verebilmiş değilim,
Bu katran karası gece de bile...
25 Kasım 2010 Perşembe
Ben-lik problemi
24 Kasım 2010 Çarşamba
Bekliyorum, ve soruyorum...
Dualarımı ve inançlarımı yönlendirdiğim duraktan birkaç adım ötedeyim.
Gerisinde miyim, yoksa ilerisinde mi bilemiyorum.
Sessizliğimi bozacak birşey istiyorum.
Bir alarm, bir dürtü yada sadece minik bir kahkaha..
Sanal gülümsemelerin ve söze gelememiş içselliğin ardına gizlenen sessizliğim...
Ne yapıyorum diye soruyorum kendime;
Ben ne yapıyorum ?
Yaprak gibi dalından öylece düşmüş ve
Ne yöne gideceğini bilemez bir halde, havada süzülür biçimdeyim...
Kafam rahat artık, gönlüm desen; o hep fevkalade-nin fevkindeydi zaten...
Ama düşüncelerimi ve dikkatimi toparlayamıyorum.
Kanalize olamıyor ve odaklanamıyorum.
Bir kesit olsa fena olmazdı.
Sürekli parantezler açıyor gibiyim.
Kendimi kendime açıklama ihtiyacı...
Saçma ! Çok saçma...
Inception filmindeki gibi bir sahne var bu ara gözümün önünde.
Rüyam yıkılıyor.
Kurduğum tüm düzen yerle yeksan oluyor...
İnandığım onlarca masal aslında bana ait değilmiş görüyorum.
Kendi dünyamı yeniden kurmaya çalışıyorum ama sanki yeterince güçlü değilmişim gibi.
Bir sınav daha, haklısın güzelim ben çektim...
Tabular, bana ait olmayan inançlar, yargılar-ön ve düz, savunmalar...
-Suçsuzum hakim bey,
-Hep öyle derler,
-Yemin ederim ben hiçbir şey yapmadım,
-Belki de bütün hatan HİÇ birşey yapmamaktı....
Ben oldukça uzun zamandır kendim için birşey yapmadım, yazık onu da şimdi farkediyorum...
23 Kasım 2010 Salı
10 Kasım 2010 Çarşamba
Hep Hatırlamak İstiyorum
Hep hatırlamak istiyorum...
O kadar çok şey var ki hep hatırlamak istediğim.
Kaç kişi biliyor hatırlamak için sakladıklarımı...
Kırıldıkça daha da sarıldığım, herhangi bir gün, herhangi biri için sildirmeyeceğim buna teşebbüs bile etmeyeceğim anılar, insanlar, kokular ve daha nicesi...
Nereden çıktı değil mi?
Kafam, gönlümle paralel tınlamıyor bu ara. Bunu hiç yaşamamıştım. Bir yangın yarattım yani anlayacağın ey okuyucu. Sorma, yani söyleyemem dahasını... Bende bu yüzden sessizliği seçtim bu ara. Sakin, dingin ve sessiz bir halde kendimi işlere ve eski dostlara verdim. Ha birde içsel yolculuklara...
Lisedeydik; elimde epi topu 2 kız arkadaş ve 4 tane yakışıklı vardı. Kızlar o zamanlar birlikte gezerlerdi, bense benim yakışıklılarla. Şimdi diyorum keşke bizim çocuklarla büyümeseymişim. Fazlasıyla detaylı tanıma fırsatım oldu karşı ırkı. Halbuki bu kadarına gerek yoktu. Güzel güzel cici bir kız çocuğu olarak genç bir kadın olmak varken, amazondan bozma olmaya gerek yoktu tabi. Zaten yaş ilerledikçe kova kadını olmanın etkilerini buram buram hissedeceğimi bileydim, yine de aynı şekilde bir tercih yaparmıydım bilinmez.
Bu ara eski arkadaşlarımla, pardon eski dostlarımla görüşüyoruz. Gözlerimizden yaşlar gelene kadar yaşadıklarımızı, kısa paçalı çocukluk ve mini etekli çıtır hallerimiz hatırlayıp, aptallıklarımıza, aşklarımıza, saçma anılarımıza -her birinin bir parçası başkasınca hatırlanan- gülüp, göz pınarlarında biriken göşyaşlarını, gülme sonucu oluşan gözyaşarmalarında gizliyoruz.
Bizim çocuklar hala aynı piçlikte.. Ne zaman doyacaklar merak ediyorum. Bir de benim yaşamımı merak etmekten ne zaman vazgeçecekler. Ama yine de varlıkları, etrafımda olmaları, ağlarken arayabileceği birilerinin olması insanın çevresinde - ben vukuatlıyımdır sokak ortasında önünü görüp yürüyemecek kadar ağlama krizine girme konusunda -, hasta olduğunda seni alıp kendi evine götüreceğini bilmen, aman ne bileyim işte hepsi insanı biraz daha rahat hissettiriyor. Ne de olsa, amazondan bozma da olsa, ben de hala karbon bazlı bir kadınım değil mi ama :)
Mesela onları, her birinin ayrı ayrı kişiliklerine ait özelliklerini, zevklerini, değerlerini, acılarını ve ortak anılarımızı hep hatırlamak istiyorum. Kavgalarımızı, ağlamalarımızı, masumiyetlerimizi ve yaşadığımız aşkları kimi zaman birbirimizle kimi zaman başkalarıyla hep kalsın kıvrımlarında beynimin hep orada dursun istiyorum.
Ağlama sınırlarında dolaşırken, kaya modelini kırmamacasına bir inadım var bu ara...
Tıkıldı kaldı anasını satayım gözyaşları içime..
Sezen Aksu falan dinledim bir de zavallı ruhuma biraz daha işkence ettirmek istermişim gibi :) Yok yok var hafiften bir mazoşistlik bende. Sevincimin ve mutluluğumun kıymetini bilmek için acı çekmekten haz alıyorum beli bir oranda, galiba(!).
Bu ara duyusallığım pek yükseldi. Neler duyuyorum neler.
Rüzgar da inanılmaz bir fısıltı var. Sokakta gürültünün arasına karılan isyan, aşk, acı...
Kütüphanem bile kendince sohbette bu ara. Elime birtane bile kitap alamıyor olmam bundan sanırım. Hepsi kendince konuşurken kararsızlığım artıyor.
Oy neyse.. bu sonbahar bir garip kıldı beni yahu.
Veyahut bir anlamda yeniden deli...
4 Kasım 2010 Perşembe
Kızlar, Leman Sam, Deli Kuş, Gönül, Nefes,Telefon Mesajı, Kokoreç
Kimsenin bilmediği bir 'gizem'im var benim. Tam olarak kimliğini, tipini, hayatımdaki yerini ve hatta benim için değerini kimseye anlatmadığım, içimde, yalnızca bende sakladığım, kimseyle paylaşmadığım bir sır misali, merak uyandıran bir gizem benim için. Onu sonra belki bilahare yazarım yada belki de hep içimde kalsın diye hiç anlatmam sonuçta o benim gizemim :)
Önce 2 kişi planlamıştık geceyi, sonra 3 kişi olduk çok doğru bir eklentiyle. Fazlasıyla samimi, çokça içli, inişli çıkışlı bir hatunlar gecesi oldu. Üçümüzünde birbirimize istemediği için anlatmadığı, yahut anlatmaya fırsat bulamadığı veya sadece öylesine süregeldiği için paylaşamadığı çokça şey vardı. İnançlarımız, aşklarımız, duygularımız, yaklaşımlarımız, isyanlarımız ve daha nicesi kimbilir. Yani kısaca birbirimizi ileri düzeylerde tanıma yada tanımamanın yaratabileceği en ufak bir çekince yada sıkıntı hissetmeden, sanki yıllardır iç içeymişiz gibi yaşanan bir geceydi dün gece.
Belki tam da böyle olduğu için "tanımak nedir?" sorusunun yeniden sorgulanmasına sebep oluyordu. Bazen tanımak gerekmiyordu, hissetmek ve yaşamak, gerçeği yahut ortak hisleri anlamak için yeterince veri sağlıyordu. Soru sormaya bile gerek kalmıyordu...
Gecemize Leman Sam eşlik etti 3 Kasım'da. Duygusal iniş çıkışlarımızın en güzel şahidi olarak; bize, bizim için söyledi şarkılarını gönüllerimizden vururcasına. Sahnenin o kadar yakınındaydık ki, hüzünlü gözlerin
i, sevgi dolu sesini, ışıl ışıl kızıl saçlarını, şarkı söylerkenki o yakan halini an be an görüyor, deneyimliyor, ve yaşıyorduk... Şarkı tuttuk çocuksu bir masumiyetle. Sürdürdük konserin sonuna dek oyunu. İlk şarkı benimdi; İlla. Hararetle savunduğum, böyle olmalı, sevgi bu yaşananlar değil, özgürlük olmalı, dirayet olmalı, güven, sır, samimiyet, dostluk olmalı dediğim her ayrı konuşmanın, her tartışmanın ve sevgi, illa sevgi diye direttiğim her inatlaşmanın 5 dakikalık kısa bir özetini veriyordu... "Yüreğine kulak verdim nefes aldı ben dinledim,duyduklarım anlatılmaz sır vermedim illa". Rüzgarla, gül güzeli geldi peşi sıra.Sonra Deli Kuş. Neden bu denli seviyorum bu şarkıyı gerçekten bilmiyorum. O kadar sevimli, ama bir yandan da o kadar derinki. 'Gözüm takıldı sabır çiçeğine, gece büyümüş kalktım su verdim, fısıldadım bir sır verdim'. Kaç gece o sabır çiçeğini büyüttüm acaba ben, neler fısıldadım ve kimbilir daha kaç gece büyüteceğim yaşamımın sonuna dek. Daha neler söyledi neler... Kavak Yelleri, Sen Aşkından Vazgeçme, Sözlerimi Geri Alamam, Ağladıkça, Resim, Eğil Salkım Söğüt Eğil, Güneş Topla Benim İçin, Karlı Kayın Ormanı, Leylim Ley, Odam Kireçtir Benim, Kıyamam Sana - ki bu şarkının her dinleyişimde başka bir dizesi vursa da bu kez hiç anlamadığım bir şekilde 'yollarımda ayaz var yaklaşma yollarıma kıyamam kıyamam sana' kısmı salladı, Hey Yıllar ve tabiki Gönül.. Şu anda aklıma gelmeyen çok şarkı var o nefis yorumuyla bizi mest ettiği dün geceden. Ama bittiğim yer Gönül oldu.
Yıllardır bu şarkıyı dinlemiyor ve söylemiyordum, hatta söyletmiyordum kimseye. Galiba gıcık oluyordum, şarkıyı duyunca hatırladığım aptallıklarıma. Ama bu kez, belki tam da bu dizelerdeki gibi bir durum mevcut olduğundan, pek keyif aldım. Hafif boğazıma düğümlenmedi değil ama, içimdekileri dışarı dökebilecek güzel bir şarkım var duygusu, beni düğümlerde boğmaktansa rahatlattı. Sonuçta birkaç yıldan sonra ve yıpranma payını da katarak :) bir ansızın iç açılma durumunu yok farzedemeyiz değil mi ama?
Yalnız kızkıza Leman Sam'a gitmenin güzel yanları olduğu kadar, bana inceden ayar veren bir tarafı da olmadı değil. Şimdi bir kere, muhteşem yanı; bir hatunun kız arkadaşlarının, kafaya, gönüle iyi gelme ve kendini harika olduğuna inandırma potansiyelleri açısından, tam da ihtiyacımın olduğu bir arada yanımda olmaları, üstüne üstlük öylesine kız arkadaşların değil, pek can arkadaşların olması harika oldu. Bir güldük, bir ağladık, sarıldık, dans ettik hatta tepiştik, kesildik vs... Nefes gibi itiş tıkış bir yerde hatun hatuna olmaktan kaynaklanan bir sempati oluştuğundan, herkesi yarıp en öne geçerken ve 3 hatun birbirimize göz kulak olurken, en sevimli hallerimizle insanları ittirebildik ve kendimize dans edecek yer bilem açtık, bu ikinci muhteşem durumdu. Gelelim boktan kısmına. Yani Leman Sam konserinde etrafındaki onlarca çifte inat kız arkadaşlarınla orada olmak, durumun vehameti açısından tüm ekibini zora sokmaktadır haliylen. Nefes'teki enfes kadın, inanılmaz sesi ve yorumuyla, her söylediği şarkıyı kalbine dokundurturken senin kendini sevmeye çalışman, burnunu dayayacağın bir kokunun olmaması ve dönüp kız arkadaşına melül gözlerle bakman ayrı bir kelek yaratmakta.
Elinde telefonun, 2 şarkıda bir, bir mesaj yazıp, sonra yediremeyip kimsin ki sen dürtüsüyle silip, sonra tekrar yazıp, tekrar silip kendine gülmen ve sonuçta ne sarhoş olabilmiş, ne birini düşürebilmiş -ki bunun için önce hatunlarının da dahil kendinin iyi olman etrafına bakman falan gerekir-, ne mesaj atabilmiş, ne sonuç, ne sebep yaratabilmiş ve bir de yanında bir tane bile sigara içememiş olarak tüm duygusallığın boğazında kalmış bir şekilde konseri tamamlarsın. Yanına kar kalan, Ankara havalarıyla duygu yoğunluğunu dağıtan Leman'ın sesiyle kankilerle tepişirken atılan ter, bir yandan da, her hüzünlenişinde en azından kardeşlerin bile olsa sarılacağın birilerinin yanında olmasıdır. Yani boktan bir şekilde tek başıma da olabilirdim o konserde...
E tabi geceyi, Niğde Gazozlar eşliğinde kokoreççide bitirmekle bir ritüeli de tamamlamış olduk. Ohhh pek de misti yani, ayrıca özlenmiş bir lezzetti...
Dün geceyi unutmak istemiyorum. Çok hüzünlendim, çok eğlendim ve iyi geldi... Kız arkadaşlarım özeldi, güzeldi ve iyiki varlardı.
Leman Sam yine her zamanki gibi fenaydı, fena yaptı, fark yarattı...
Kasım güzel olacak gibi görünüyor...
31 Ekim 2010 Pazar
Meydan
Al bir de burdan yak...
İşte bu hisler, beni basan cinsten, göğüse oturmuş bir öküz misali.
Tam da bunlardı kaçtıklarım.
İşte şimdi başlıyoruz...
Tam şimdi, burada bulunduğum bu noktada ne kadar gerekliydi diye sorguluyorum.
Algılamalarım ve gördüklerim yaşamın daha kolay olması gerektiğini isyan ediyor içsel labirentlerimde.
Labirentlerimde peyniri mi arıyorum yoksa sadece yolları mı keşfediyorum acaba?
Bir hattı bitirdiğimde, acaba, diğer hat da aynı derecede keşfedilesi gelecek mi bana?
Bir tarafım realist mühendisi,
Bir tarafım basit bir kadını ve
Derinlerimdeki his inadına'yol'u ortaya çıkarsada, soru yine aynı kesişimde görünür oluyor!
Peynir mi, kapan mı yahut tuzak mı;
Yoksa yalnızca keşfedilesi bir yol daha mı yelkenleri açası ?!?!?!?!?!...
9 Ekim 2010 Cumartesi
Yağmur Sonrası...
uyor bir yandan da gözyaşlarından, küllerinden doğan Zümrüdü Anka misali..Bugünse, hala daha iki günlük boşalmayı tam olarak bitiremediğini gösterircesine üzerimizde tutsada o gri, soluk aldırmaz kocaman örtüyü bulutlardan, bir umut veriyor.. Gülümse diyor cumartesi sabahında.. Cumartesi bugün kalk, giyin süslen, canlan ve dışarı çık diyor.
Güneş topla diyor senin için, onun için, şehir için, görmen gereken - uzun sürelik bir aradan sonra ve aranın tam nedenini de hatırlayamadığın bir şekilde- üstelikte aslında özlediğin ve bir yandan çekindiğin sebebini bilmeksizin bir kız arkadaş için güneş topla..
Ama tam da karar veremiyor gösterirken güzel yüzünü; benim gibi, yüreğim gibi..
Yüreğim zaten hala tam olarak hatırladığına emin olamıyor pompa dışında tam bir işlevi olduğunu; sevmek gibi, aşık olmak, öfke duymak ya da yaşamak gibi mesela..
Yine bu ara 3 noktaya gark etmiş yazılarda bulmaya çalışırken içimdekileri, aslında anlamsız ve hatta saçma bir zevk alıyorum olan bitenden. Geçmişe esir hallerde olmasamda içime sıçan zatı muhterem (ler) den sonra bir cumartesi sıçrayan bir keklik gibi sokağa çıkıp, haykırmak için "ahahahaha aşk vardır aşk ölmedi" diye bu kadar çok düşünmem ne kadar normal...
Güneş toplayacağım bugün göründüğü her anda.. Hayat sokakta ve dışarıda olacağım.. Farklı yerlerinde Ankara'mın. Şimdiye kadar gözlerimin çektiği ve beyin kıvrımlarıma kaydettiği resminle benim gözümle dışarıda olacağım.. Yol bulmaya çalışmadan daha çok kaybolarak içimdeki seni ve kendimi bulacağım.. Eski bir dostluğu yeniden bulmaya çalışırken de, kaldırımları tırmalarken de, bir nikahta gönülden gülümserken de, Yaradan'a bir yerlerde haykırırken de ve kendimi bugün özellikle bugün tekrar ve tekrar severken de sonunda seni bulacağım. Eğer bulamazsam o zaman kalbim henüz iyileşmemiş-yılların geçmesi önemli değilmiş- demektir... Bulursam o zaman daha cesur yaşamak için çaba sarfedeceğim seni, beni, yaşamı ve geri kalan herşeyi.. Yazmaya bile korktuğum duyguları tozlu raflarından çıkarıp yeniden güneşle buluşturacağım.
Kıracağım kendimi içine kapattığım fonksiyonsuz odaların kırılmaz görünen kalın ve bir dokunuşa hasret zincirlerini... ve kendimi kıracağım başkasının bir daha beni kırmasına izin vermemek ve yeniden yeni bir güne, yeni bir oyuna ve yeni bir sevince izin vermek için...
Güneş toplayacağım Ekim'in bu güzel olması gerekirken, karanlık ve kocaman bulutlar arkasına gizlenmiş Ankara gününde; herkes için - güneş açmasa bile..
20 Ekim 2008 Pazartesi
Nesir mi şiir mi ? - 3
Hiç birimiz masum değiliz,
Hiç birimiz masum değildik.
Belki beceremedik masum kalmayı,
Hergün daha da çok anar olduk çocukluğu geride kalan...
Yalnız kaldık,
Acımasızdı hayat, zorlandık.
Aradık, bulamadık, bulunamadık.
Akıttığımız her damla gözyaşı masumlaştırdı bizi, benliğimizi, beynimizi.
Acıyarak ve acıtarak öğrendik güçlü olmayı.
Öğretildik, ehlileştirildik.
Özgürleşmeye çalışırken unutulduk,
Yada unutturduk kendimizi.
İçimizdeki insanı aradık;
Kimimiz bulduk, kimimiz iyice kaybolduk...
Sevdik,sevilen olduk.
Sevdik, sevilemedik.
Sevdik, kaybettik...
Derinlerimizdeki yaralar, masum çocukluğumuzdan uzaklaştırdı giderek bizi.
Değer miydi?
İçi kanatılan, duyguları boşaltılan, atmaya korkan bu kalbin, bu hale gelmesine değer miydi?
Parıltı saçan gözlerimiz;
Özleyen, heyecanlanan, ateşböcekleriyle yarışan tekillikteki yüreklerimiz;
Güvenli duruşlarımız;
Canlı ve sıcak gülümseyişlerimiz;
Cesur söylemlerimiz ve
Korkusuzca sevgiyi söyleyen tınılarımız vardı...
Masumduk.
Öğrendik, öğretildik, ehlileştirildik.
Kalbi yitirdik.
Arandık, bulduk, çokça hüzünlendik.
Akan her gözyaşı ile benliklerimizde gökkuşakları oluşturduk.
Sevdik; hemde çok ve sevildik zaman zaman.
Özgürleştik, tükendik.
Vurdu yalnızlık, yola çıktık.
Ehlileştik yüzyüze kalarak benliğimizle, yüzyüze kendimizle, fikirlerimizle.
Heyecanla sorduk soruları;
İnandık yüreğimize, Yaradan’a,
İnandık aldığımız cevaplara;
İşte ‘o an’, yeniden masumiyet kazandık...