Erkek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erkek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2015 Perşembe

Yitirmeli ne varsa, başlamalı yeniden.... Kısım 2


Öyle durursun bir an. Bir an için her şeyden vazgeçesin gelir.
Bir garip özgürlük gelip vurur midenin ortasından bir yerden. Sen öyle sanırsın.
Senin o özgürlük sandığın aslında korkunun ta kendisidir. Özgürlük bugüne kadar bildiğini sandığın şey değildir aslında. Özgürlük sana "şimdi hemen kaçmalısın" demez örneğin. Tam aksine, özgürlük sana, "şimdi, tam şu anda sahip olduğun ve inandığın tüm bu değerler için mücadele etmelisin" der.
Aşk için, verdiğin emeklerin haksızlığa karılıp yok olmaması için, sevgi için, fikri-vicdani-bedenen bağımsızlık için... hep mücadele etmen gerektiğini söyler sana.
Sevildiğini hissettiğin her an sana kaç diyen, kaybetme korkusu ile yüzleşme cesareti olmayan egodur aslında. Ruhunun aşkla dolmasına ve çoğalmana, taşmana izin vermeyen, emek verdiğin işi tamamlamana set çeken, ülken için, ekonomik özgürlüğün için, kadın olarak değer görmen için mücadele etmekten seni geri tutan hep o  korkak, zavallı parçandır.
Seni kısır bırakır. Seni eksik bırakır.
Sonra bir adam gelir. Yavaş yavaş sever seni. Sever ama sadece. Aşkını sevgisine karar. Koşturmaların arasında heba etmez. Yormaz. Korkutmaz. Zavallı korkak tarafın fark edemez olan biteni.
Sevgi iyileştirmeye başlar açık kalmış yaralarını yavaş yavaş. Her gün biraz daha geriye ittirdiklerinle yüzleşirsin. Eskiden kalma aşk kırıntıları, geçmişte kalamamış yürek yaraları değildir yüzleştiklerin.
Açık ara kuvvetli, yıkılmamak için yok saydığın hayata dair çözülememiş çocukluk sancılarındır ortaya çıkan.
Bir sen vardır senden içeri. Kimsenin duymadığı, kimsenin görmediği, hep saklandığın, hep kaçtığın.
Seni yıkıp geçmesin diye, kahkahalar ile bastırdığın göz yaşlarından kalan kırık, yarım ve hasır altı edilmiş anılar.
Hasır altı edilmiş olduklarına inandığın ölümle geçmiş yıllar.
Arada bir "mı acaba?", "bir üzerine eğilsem mi acaba, bir dursam bulsam mı acaba hislerimi?" dediğin ama kısır tarafında hep bertaraf ettiğin o güçlü ve karanlık zamanlar.
Çocukluk hayallerinin yanı başında duran, ailen tarafından sevgiye boğulduğun için hayallerini örtmeyi başaramamış ama seni hep bir başkası yapmış, bir türlü kendini bütün hissedememene sebep, geçememiş geçmiş... Yanlış anlaşılmalar, kimliğini bulamamalar, özgürlük sandığın kaçmalar ve ölüme meydan okuma meğilinde olmalara sebep bi'çare geçmiş, "şimdi"yi yoran...
Bir yandan intihara sürüklenmene engel olan o güçlü inanç! Tam ortasında yürüdüğün o ince çizgideyken inan-mayı seçmene sebep rüyalar, sanrılar, hayal sandığın samimi kahramanlar...

Durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu özgürlük değil. Bu kez sanmazsın, bilirsin. Bilirsin ki bir şeyler ters. Kaçıyor elinden hayat.

Bir adam çıkagelir. Aşkın kaotik coşkusunu yüklemeden önce kalbine, omuzlarına, bedenine; sana alışmayı seçer, konuşmayı... Anlayamazsın olup biteni. Kısır tarafın, bu gelenin "ezber"lediklerinden olmadığını fark eder. Karışır kafası ama korkmayı da beceremez. Bu kez, kısır tarafındır kısır ve kırık kalan. Onun çevrene ördüğü duvarlar çatlar bu kez ve sızar kırıklarından bunca yıldır içinde saklanan sen.
Sendeki sen, özgürlüğüne ilerler koşar adımlarla...
Bir sonraki dönüş çok geç olabilir telaşıyla, maskelenmiş her şeyi de su yüzüne çıkararak, açıklığa koşar durmaksızın. Kadınlığını ve en  naif taraflarını gösterir sana, iyimserliğini, affetmeyi öğretir, öfke ve hırslarını, korkularını ve sınırsızlığını tanıtır.. ve kendine ne denli yabancılaştığını, yabancılaşabileceğini....
Büyümüş bedeninin tam ortasında kalmış küçücük kız çocuğu/erkek çocuğunu buldurtur.. Çocukluğunun ayrım yapmadan seven cinsiyetsiz yıllarını anımsatır. Bedenindeki organlarına inat nasılda eril, nasılda dişi enerjinin bütünlüğü olduğunu hatırlatır.
Üzerine geçirdiğin o güç, o çekici sandığın dayanıklılık kostümünün altında yok olduğunu anlatır ruhun sana.
Özlemelerinin başka insanlardan çok kendine olduğunu gösterir.
Sor der. Sor kendine n'oldu? neden? neredeyim ben?
Kimim ben?
Sen sordum dersin. Sordum sanırsın sen bunca yıldır. Sanırsın sen, hep yaptığın gibi. Gereksiz kabullerin ve kabullenmelerin altında yıpranırsın. Güçlü görünmek gerekir, dayanıklı kalmak gerekir, göstermemek gerekir acıyı, niye mutlu olunmasındır ki, yahut niye zaman zaman bıkkın...
Koşar adım ölümden kaçtığını anlarsın.
Koşar adım hayattan giderek sıyrıldığını, münzevileştiğini, abdallaştığını...
İçemez, sevinemez, sevemez, eğlenemez ama daha kapalı, daha da yalnız olduğunu görürsün seni dışarı çekmeye çalışan onlarca insana inat...
Meyledersin böylelerine.. Ben zannedersin, hep yaptığın gibi. Haksız da değilsindir. Sen nasıl hissedersen öylesini çekersin. Sen bulmaya çalıştığın seni tamamlayacak olanları çekersin hep... Bir türlü anlamak istemezsin...
Yaşla falan da alakalı değildir hani ama sen yine yaş döngüsü bu ya geçer dersin, doyduk herhalde artık yeter dersin, ne güzel işte evdeyim oh ne ala dersin... Yine en doğru bildiğin senin ki sanırsın sen... Genellemelerden kaçarken kendini genellemelerde yok ettiğin diğer tüm zamanlar da olduğu gibi...

İşte tam bu noktada durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu kez kaçmak değil içinden gelen, olduğu gibi bodoslama dalmak. Yüreğini duyarsın kim bilir kaç yıl sonra ilk kez.
Bilirsin bu kez mevzu büyümek değil, mevzu sendeki senle yeniden arkadaş olabilmek...
"Affedebilmek şeytanı kimi zaman çok üzer"...
Yersin o tokadı yine ve bu kez bu tokat, kendini affetmen gerektiğini anladığın için gelir.
 İşte onu nasıl yapabileceğini bilmezsin. Nasıl affedilir ki kendim kendine... bilmez, bilemezsin... Hep birini suçlamak gerekli değil midir dersin, kendini affetmek için.
Büyük bedenlerin ortasında kalmış o ufaklığı suçlarsın o yüzden. Senin yüzünden dersin. Sen beni hep bir adım geride tuttun. Hep masum kıldın. Sensin bana köstek. Kocaman gözleriyle acır o ufaklık senelerce. Acır acır ve sonunda acıtır.. Dağlar içini. Karartır. Şimdi artık bir de ufaklık vardır yeniden arkadaş olman gereken.
Ne bi'çare bir yalnızlıktır dersin. Çıkar biri sever seni. Aç gözlülükle yiyip yok etmek istemez. Şaşırırsın. Sever seni. Öyle, olduğun gibi, söylemeye ihtiyaç duymadan sever. Kendi dilinde sever seni. Edebiyatın diline karıp da mecazlarda yok etmeden sever...
Bilirsin ya sen sevgiyi. Bildiğini sanırsın ya. Kalakalırsın karşısında bu şatafatsız sakin sevginin.
Anlayamazsın. Yıkılmıştır ezber. Bozulmuştur oyun. Bi bok olmadığını, bildiklerinin idealist bir sanrıdan öteye geçmediğini anlarsın. Gördüklerinse yalan. Koskaca bir yalanın ortasında kendi yazdıklarını oynadığını anlarsın.
Vurur sana hayat. Duvara toslarsın. Götü boklu bu saçma düzenin makarası olduğunu ve hep aynı saçmalıkları kabul ettiğini anlar ve yaralanırsın. Bir kez daha. Tek bir farkla ama, bu kez bu yara senin yok farz edebileceğin gibi değildir. Açar, daha çok açar, tüm paketleri açmak için usturayla derin bir çizik atar.
Kaçışın yok açacaksındır, görecek, yüzleşecek ve gerçekten ilk kez gerçekten özgürleşeceksindir...
Hiç bir özgürlük yolu kolay olmamıştır okumuşundur çok kez, şahit olmuşundur... kolay olmayacaktır...


21 Ağustos 2015 Cuma

Yitirmeli ne varsa, başlamalı yeniden.... Kısım 1

Çok olmuş.
Çok uzun zaman geçmiş çağlamayalı, akmayalı, yazmayalı...
Düşünüyorum nicedir bazı şeyleri; bu blogun açılışını, ruhumdan dışarı boşalan herşeyi ve geldiğim bu noktayı.
Çok yanlış zamanlarda yanlış adamlara aşık olan, büyük büyük yanan ve büyük büyük üşüyen ben, herşeyi yitirdim ve yeniden başladım. Yitirilen herşeyin yanlış adamlarla da hiç alakası yok üstelik. Tüm o yanlış adamlara, yanlış zamanlarda ama çok doğru aşık oluşumdan mıdır nedir adamların ben de derin izleri kalmadı. Benim onlarda izim kaldıysa da o da mühim değil. Mühim değil çünkü güzeldir benim izlerim. Şefkatim iyileştirir, sevgim korkutur ve aşkım çoğaltır. Ben, "biz" diye severim çünkü. Ben gider, sen var olmaz, biz olur. Biz diye kavga ederim, biz diye ağlarım ve biz diye diye yanarım, biz diye seviştiğim gibi... O yüzden acıtmaz ve üzmez benim izlerim kaldığı adamları. Anladılarsa... Sonuçta onlar ve ben birbirimize kanırtan çentikler atmadık. Belki de izlerin oluşmasına fırsat bile vermedik, vermedim çünkü almadım onları çemberimin içine, kim bilir... Aşık olarak ve çoğunlukla çevreme ördüğüm zehirli parmaklıklardan o adamları içeri almamayı da çok iyi başararak yarattığım başka dünyaların içinde yaşarken, bir mutluluk tablosu yaratıyormuşum da haberim yokmuş.
Ben çağladığımı sanıyormuşum, sen anladığını sanarak ve belki de iç geçirerek, gerinerek, kıskanarak okuyormuşun ya beni sevgili okuyucu, ben yalanmışım sense bu afrodizyakla kananlardanmışın...
Allah'ın koruduğu bir kulum ben. Çok sivri köşelerinden hayatın çok hızlı döndüğüm günlerde de, çok derin karanlıklarda kendi kuyumu kazıp içine giderek daha çok gömüldüğümde de, içten içe ölmeye başladığım ve farkında bile olmadan daha çok mutluluk sahnesi yarattığımda da beni koruyan hep kıymetli Yaradan'dı. Aynı Yaradan o yanlış adamları da benden koruyordu ve hiç birimiz bilmiyorduk. Sevişmek iki tarafıda ayrı zehirli bir kılıç. Kadın kayıpsa erkeğin yok olması kaçınılmaz, erkek yaralıysa kadının zehirlenmesi an meselesi. Ben bir ilüzyonistim ve gösterdiğim sahneler yaratıcılığımın muhteşem ürünleri...
Bir an var, bu blogun açılmasıyla, o adama yaklaşılan ve neresinden tutsan elinde kalan bir hikayenin Yeşilçam vari konuşmaları arasında bir an. Bir an için kalbimin haykırışını duymayı başaran hücrelerim ve sonunda bu muhteşem ilüzyonu yaratan beynime hükmedebilen ruhum... O adam ki kendisini bilir, okuyunca tanır kendini, herşeyi yitirmeme ve yeniden doğmama sebep olan gözlerin sahibidir O ve aynı anda bendir. Ben bu ruhun kadın kimliğiysem, o benim erkek versiyonum ve negatifimdir. Yani biz birbirimizi bilen, tanıyan, duyan birlerdeniz. Bir yerde yazıyordu "ikiz ruhlar birbirlerini görünce yaşanan kıvılcımlar aşk sanılabilir ancak genelde onlar birbirlerine çok mühim bir ders vermek için içinde bulundukları arayışın bir noktasında karşılaşır ve sonra yollarına devam ederler diye. Ruh eşi meselesi ikiz ruhlardan farklıdır, apayrıdır... "diye.... İkiz parçam, iki şerit çizginin arasından benim onun gözlerini gördüğüm gibi benim gözlerimi görerek ve ardından içimde kalan, kemiren, hala sızan bir adamın son kalıntılarını temizleyerek, bana tüm saklı kalanları gösterecek ve beni duyacaktır. İnançlarımı kıracak, kendime ne kadar yabancılaşabildiğimi gösterecek ve ilüzyonumun bozulmasına sebep olacaktır. Hiç dokunmadan nasıl sevişir iki insan sadece bakışarak yaşatacak ve ayarlarımın tamamını bozup kurduğum bu muhteşem çatının çökmesine ve herşeyi yitirmeme sebep olacaktır sonraları. Kurduğum cümlelerin aynılarını kuracak, onlar benim laflarım diye benimle iddialaşacak, ve bu blogun açılmasına sebep olacaktır. Kendisi bile bilmez detayları, okursa "nasıl ya?" diyecektir muhtemelen ki zaten yazılanlar onunla değil benimle ilgilidir. Yalnızca "işte bu yüzden sırf bu yüzden işte" bazı insanları yüreğinizde minnet ve duayla saklarsınız. Kalbimin hep iyi olsun, mutlu olsun, huzuru bulsun, huzurda kalsın diye dua edecek olduklarındandır hayalperest ilüsyonist inatçı masal kahramanı dostum benim. Gitmene gerek yok, belki de hiç gidemeyeceksin ama senin köyün ve köy yaşamın bir başkasının hayatında gerçek oluyordur belki yavaş yavaş... Herneyse "ütüyopyalar güzeldir"... Hele ki bizim gibi yaratıcı beyinler için...
Onun yüzünden değil tabii, onun sayesinde ama, herkesin harcı olmayan bir yüzleşmeyi göğüsleme cesareti buldum. Her bir seviyede biraz daha yıkıldı kurduğum muhteşem düzen. Daha da yalnızlaştım var olan yalnızlık yetmezmiş gibi. Sonra her yıkılan duvar ve açılan paketle giderek büyüyen o boşluk çıktı ortaya. Büyüyen ve tam ortasına yerleşen yaşamımın. Geri dönüp okudukça bu blogtaki yazılarımı, nicesinde aynı soruyu görüyorum "kimsin sen?". Şimdi gülümseyerek cevabina yaklaştığım bu soru o zaman hem benim hem nice okuyucusu için bu blogun "hangi adam?" niteliğindeydi.
Soru benimdi, benim içindi halbuki. Kimdim ben ? Ruhum soruyor, elim yazıyor ama beynim görmüyor, duymuyordu. Ruhunun tekamül seviyesine bağlı olarak gelişmeyi ve ruhsal büyümeyi bilen herkes beynin ruhun gerçekleştirdiği herşeyi nasıl da yok farz etme eğliminde olabileceğini ve gözleri kör, kulakları nasıl da sağır edebileceğini bilir...
Kimdim ben? Sevdiğim adamlar kimdi? Gerçekler miydi ? Zevklerim, isteklerim, bedenim, kimdim ben?
Çıkan boşluk ve yitirdiklerim bana hiç sahip olmadığım şeyleri verecek yolu  açıyordu, şükürler olsun ki... Yeniden başlamak hiçbir zaman, hiç kimse için kolay olmamıştır sanıyorum. Ben Allah'ın sevdiği kullardan biriyim, artık sorgusuz ve şüphesiz biliyorum. 22-27 yaşları arasında yaşadığım bu yüzleşme sayesinde Club 27'nin bir üyesi olmadan geçtik incelen yolları. Club 27'i bilmeyen bizden değildir. Aç, oku, öğren... Yola devam ediyoruz. 28 yaşında yeniden meraklı bir yavru kedi misali yeniden keşfediyoruz herşeyi.....
Hayat, yeni başlıyor ve şans eseri karşıma çıkan kıvrak bir beynin bir söylemi herşeyi açıklamaya yetiyordu: "27'inde ölemediysen 30'larında yeniden doğacaksın" (http://fulsyaziyor.com/2014/12/22/27inde-olemediysen-30larinda-yeniden-dogacaksin/)
Ben bir Anka Kuşu'yum okuyucu. Mükemmel renklerimi ve ışığımı yeniden yaratabilmek için
kendimi yakmayı göze aldım ve şimdi küllerimden yeniden doğuyorum...
Haydi gel yeniden yaratılırken bir hikaye eşlik et sen de...
O yüzden,
yeniden MERHABA...

16 Ağustos 2013 Cuma

Bir Adam

Bir adamı gözlüyorum bu ara...
Çok yakınımda. Civarımda. Beraber çalıştığım, her gün belli bir münasebeti sürdürdüğüm ve benzeri..
Özgür, ıssız, tepkisel ve devrimci bir adamı gözlüyorum bu ara.
Bir de yanında hayatını nasıl sil baştan değiştirerek geri dönüşsüz kararlar verdiğini.
Devrimci bir babanın, devrimcilikten baba olma bilincine dönüşünü gözlüyorum bu ara...
Acımasız, çaresiz, istekli ve heyecanlı bir yaşamın tam göbeğindeki diyalektiği...

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Temiz

"Ben yatıyorum" dedi ve ekledi, "ben sabah kahvaltı ederken sen yatıyor olmayacaksın değil mi?".
Sanki onu odaya uğurlarmış gibi elimi salladım. "Merak etme, o kadar ayakta kalmayacağım, geliyorum bir kaç saate...".
"Tamam o zaman, üşümüş ayaklarını yapıştır ve uyandır beni ki anlayayım geldiğini" dedi gülümseyerek...
"Olur" dedim, kızarmış yanaklarımla gülümserken ve sesim coşkudan titrerken...
"Hadi tatlım git uyu ve beni merak etme" dedim.. "Olur" dedi, öptü ve uyumaya gitti.
Biz yan yanaydık. Kim inanırdı ki bedenlerimizin aynı evde olmadığına...
Hayal güçlerimiz sayesinde ayakta kalmayı başarıyorduk.
Özlemek eylemini her gün yeniden öğreniyorduk...
Bense, artık var olmadığına inandığım nice şeyi, yeniden hatırlıyordum...

31 Mart 2012 Cumartesi

Nereden bileceksin ki...

Sen beni nereden bileceksin ki?
Nasıl severim, nasıl söverim, nasıl yaşarım bilmezsin...
Yavşaklığın beni acıttığını, dürüstlüğün yalnızlaştırdığını, aşkın bana hep iyi gelmediğini nereden bileceksin beni tanımadan.
Sadakat duygumu, aşıkken yumuşayan inadımı, Yaradan'a olan mesafemi bilemeyeceğin gibi.
Sen beni sana uzak sanırsın Orhan Abi'yi geceler boyu dinlediğimi, İbrahim Tatlıses seven bir babam olduğunu bilmeden.
Sen beni snob aydın kısmısından sanırsın, müzeye, operaya, tiyatroya,dansa giderim diye,
parkta sevgiliyle ele ele oturmanın, en uzun hatlı otobüste ring atıp insanları gözlemenin, yer sofrasında yemek yemenin keyfini bilmediğimi zannederek...
Güzel bir arkadaş olduğumu, gerçek duygularımı bulmadan "nasılsa yolda severim" diye sevgili olmadığımı, sevdiğim adamı boğmadığımı bilmeden bana uzakta kalırsın...
Güçlü ve özgür halime aldanırsın, bu kadın bana zor dersin; gücü paylaşmayı, özgürlüğümü yanımdakiyle birlikteyken yaşama isteğimi anlamazsın...
Anladıkça sever insan ama,
içimde tuttuklarıma giden aşılması gerekli mesafeyi almazsın sen,
beni sevmeye niyet etmediğinden...
İşte bütün mesele bu!

24 Mart 2012 Cumartesi

2 de 1

Aynı güne sıkışan iki buluşma.
Her ikisi için de ayrı bir kaygı, karın bölgesini rahatsız eden...
İlki çok güzeldi... Tadı damakta kalan, bir daha olsun diye kıvrandıran türden...
Umut edilen her şeyin gerçekleştiği, samimi, içten, şaşırtıcı ve zeka seviyesi çok yüksek konuşmalarla bezeli, kaçırılan bakışların, yakınlaşmak istenen uzakta kalmaların eşliğinde ve belki de kızaran yanaklarımın damga vurduğu güzel bir Cuma akşamı başlangıcı yarattı.
Hatta aklımda kalan bir soru bile bıraktı cebime katıp, gecenin bir sonraki programına taşıyacağım; "çok merak ediyorum ne var o çantanın içinde?".
Sonra diğer program.
Sevilen bir kız arkadaşın hatırına, bir önceki keyif veren birlikteliği bıraktıran, ne üdüğü belirsiz saçma sapan bir çokluluk hali.
Yine boktan adamlar ve boktan kadınlarda oluşan bir çokluğun içerisinde, kendi halinde varlığını sürdürmeye çalışan bir kaç kişiyiz...
Etraf boktan adamlar ve boktan kadınlarla çevrili... Umarsızca kadınların içine düşen adamlar, et pazarlamaktan hoşlanmakta olan aptal kadınlar...
Üzerime geçirdiğim "ah ya ne kadar eğlenceli" modunu yaratan maskeyi ancak 2 saat taşıyabiliyor, ardından yüzümün ekşimesine engel olamıyor, içimden geçenleri acıtarak, haykırırcasına söylemeye başladığımda gece 12'yi vuruyor ve 5 dakika içerisinde tüm eşyalarımı toparlayıp benim gibi bir kaç kişiyi öperek son hız bu boktan çokluğu terk ediyorum.
Eve geldiğimde, şu koca güne dair aklımda kalan 3 şey ise gerçekten ilginçti...
geçen son 3 saatten daha geride kalması gereken o soru, şaşkın iltifatlarımdan sonra bir anda gülümsemeye başlayan bir yüz ve beni utandırmayı başarmış bakışlar...
Ha bir de, yeniden hatırladığım ve tüm anılarını tek bir cümle ile temize çektiğim, yepyeni beyaz bir sayfaya yazılan PIA, Atilla İlhan'dan...

 

17 Mart 2012 Cumartesi

Son Üç Gün; II - Hayallerin Peşinde

15.03.2012
Dostuluğun çok ötesindeydi ilişkimiz... Tek çocuk olan benliğim, kimseye onun kadar güvenmemişti..
Güvenimi derinden sarstığı da oldu hani. Olmadı değil.
"Çok fenayım, korkuyorum, kimi istiyorsan topla gel, yeter ki evde olun, iyi değilim" dediğimde gelmemişti.
İyi değildim. Ömrümde hiç o kadar hasta ve yanında hiç o kadar yalnız kalmamıştım.
Büyümek neydi anlamıştım. Yalnızlığın ise ne boktan bir şey olduğunu, duvara toslayarak öğrenmiştim. Gelseydi eğer, "25'ine kadar ne çok şey öğrendim" diyemeyecektim belki de...
Kavga ettiğimiz de oldu. Çok kez hem de. Yani, çok sıkı ettik üstelik o kavgaları.
Kimisini bağırış çağırış, kimisini sessizce... Çok kez meraktan öldürdüm onu, bana sarılıp yaralarımı sarmaya çalışırken "bırak beni" isyanlarıyla kaçtım elinden. Tüm öfkelerimi, tüm isyanlarımı çok kez üzerinden boşalttım, dost değil, paratoner zannettim kim bilir kaç defa... Allahı var ya,  hepsini alttan aldı...
Ben "Ya Allah" dedim, o "ya bırah gözünü seveyim" demedi durduğu yere rağmen. Ben ona inan demedim, onun bana inanma demediği gibi...
Ben, "yanıyorum" dedim; aşk acısıyla tutuştuğum ve varlığı yitirmenin eşiğinde olduğum yıllarda, dostum bana, "yaz" dedi, "sev" dedi, "gerekiyorsa öl" dedi, hep sonuna eklediği gibi "yanındayım kuzum, düşmene izin vermem ya da gerekirse ben düşürürüm seni, kalkmayı öğren diye" dedi...
"Kadınla erkek dost olamaz" dediler hep, "sizin iş bir nev-i ayak, arkadaş ayağı göt ayağı" dediler; onlara inat değil, bize sevap niyetine, dost değil kardeş olduk biz giderek daha da bağlanarak...
Eleştirmek için hep doğru zamanı bekledik... Egolarımıza yenik düşmedik, eleştireceğiz ve açık olacağız diye candan bezdirmedik, kırdık gerektiğinde birbirimizi, sırf anlasın olanı biteni diye ve bildik samimiyetin sözlere sığmadığını, her can yakan konuşmanın sonunda, sarılışarak nemli gözlerimizi silerken..
Ağlama krizlerimi sakinleştirmeye çalışırken nice kız tarafından göz hapsine alındı ama Ankara'lı bir dostluğa sahip olduğumuzdan, tişörtünü gözyaşlarımla ıslatmama ve kızları kaçırmasına sebep olmama hiç kızmadı.. Dinledi tüm aşklarımı, herkes "e yeter artık git söyle de kurtulalım" derken, o bana cilveli kadın olmanın inceliklerini saydı ve benim için hep plan yaptı...
İtinayla törpüledi hırçın hallerimi... Düşünün ki, üniversiteden sonra, törpülenmiş olan tüm o hırçınlığım, her ortaya çıkışında ne kadar çok kez sinir yarattı kimilerinin üzerinde...
Lisede erkeklerle büyümüş kız birader Aysu'dan bir prenses yarattı; metamorfoz misali yaşanan bu değişiklik Gregor Samsa'nın ki kadar sıkıntılı zamanlar yarattığında ise bir an olsun yanımdan ayrılmadı... Alışmadık götte don durmaz der atalarımız, "alışmadık dişide, cilve yavşaklık yapar" anlarında müdahaleden eksik kalmadı...
En içimde tuttuğum hayallerimi konuşmadan bildi, beni hep çok dikkatli dinledi, toplulukların ortasında yaşadığım tedirginliklerin hepsinde, inanmadığı halde sezgilerime hep güvendi... Birbirimizi hiç görmeden, yalnızca temas ederek oturduğumuz anlarda bile önce o anladı, aşık olmakta olduğumu, sıkıldığımı, gerildiğimi ve korktuğumu...
Hep kibar, hep saygılı ve hep çok çatlaktı... Boku çıkana kadar yaptıklarımız listesini yazmak için ihtiyacımız olan geniş alan hiç bulunamadı ve büyüdükçe vukuatlarımız hep çoğaldı...
Aynı yere bakarak hayal kurduk biz hep.. 4 kişilikti hayallerimiz her defasında, sevgililerimizi o hayallerden hiç esirgemedik biz aslında, onlar bizi hayatlarına katmayı itinayla ihmal ettiklerinde bile... Öyle aynı yere bakarak kurduk ki o hayalleri, saniyenin onda birinden bile daha az zamanda kayan bir yıldızı aynı anda görüp dilek tutabildik... Tabi ki ardından saatlerce güldük "olur mu hiç böyle şey" diye diye...
Şimdi ben 25 o 27 oldu aradan geçen koca 7 yıldan sonra. Sayesinde hala olacağım günleri yaşarken, çocuklarımın da, benim ki gibi deliden hallice bir dayısı olacak...
Artık tek çocuk değilim hani... Onu başkalarından bir kaç gömlek daha fazla sevişim de bundan ötürü...
Doğru dürüst görüşemediğimiz hayatın koşturmacaların ortasında ve rüşt ispatlama mücadelesinde geçen bu yıllarında bize geldi kardeşim bu gece... Konuştuk bolcana.. Akıl danıştık.. Dert yandık karşılıklı.. Güldük çokçana. Kaşlarımız çatıldı ara ara kaygılandık olan biten için.
Beraber geçirdiğimiz kıymetli vaktin tam ortalarında bir yerde "gel bak ne izleteceğim sana" dedi...
Kimlik bunaltılarının arasında, kariyerimi ve hayatımı dengelemeye çalıştığım ve hiç farkında olmadan hayallerimi yitirmeye başladığım şu günlerinde yaşamımın, tepsiyle sundu bana peşinde koşulacak bir hayali...
İki çılgın mühendisin Dünya turunu izletti bana canım kardeşim (www.baskaturlubirsey.com).
Tüylerim diken diken ve gözlerimde yaşlarla bitirdim videoyu... Baktım suratına nolur, biz de gidelim dedim...
"Gidelim, başla biriktirmeye paraları" dedi.. Gidelim dediyse, gideriz! Yaparız dediği her şeyi yaptık bugün dek. "Nereye gitsek ki?" dedim, "bir rota çizmek lazım" diye ekledim. O an gördü gözümdeki ışığı, yeni bir hayalim var artık... Gezeceğiz kardeşimle Dünya'yı.. Yapacağız. Kim bilir belki 4 kişi oluruz, kim bilir! Gün gelecek Dünya'nın farklı yerlerinden attığımız kartlarla selam yollayacağız dostlara, ailelerimize...
Canım kardeşim, biraderim, kankam ve dostum... Hayallerin peşinde geçen bir ömür bekliyor bizi... Çocukluk geride ve başka türlü bir şey bizim istediğimiz...
Rbl'im var ol, çok yaşa, paylaş ve yakınımda ol biraderim...
Seviyorum seni...  Muck :)

13 Şubat 2012 Pazartesi

Ah seni...

Seni özledi, gözlerim, sözlerim, öfkelenmelerim ve iç geçirişlerim...
Seni özledim ve senle ilişkili olarak kaydettiğim ellerini, sesini, uzak bakışlarını ve kaygılı gözlerini...
Senli bu ara gecelerimi süsleyen rüyalar ve elimin gittiği her telefon....
Seni hep bir arayasım var kendimi geri tuttuğum..
Çocuksu bir şımarıklıkla gelsene, bi acı kahve içelim diyesim var ya da çay daha güzel olur diye ekleyesim...
Senin yanında duyduğum güvene kendimi saklayasım var...
Ah seni.. Seni bir çağırasım var...
Büyümüşüm, ne elimi attığım telefonu edebiliyor, ne seni çağırmaya cüret edebiliyor ne de seni hop diye beynimden uzaklaştırabiliyorum...
ve inanır mısın hayatımdaki hangi güzel adam tam olarak sen'sin ona da bir türlü karar veremiyorum?
Sahi ya, ben kimi özlüyorum?

Yoksa ben...
Neyse boşver. Nasılsa, okuyan yahut okumayan herkes biraz sensin ya da ben...

Ve şişmiş egolarıyla kendi üzerine alınan onlarca beden yine sessizlikte kalacak olan...
Bir de bıkkın ben...

31 Ocak 2012 Salı

Hep 19

Demek istesemde,
25 yaşına gelmiş olmanın farkındalığı ile 19 yaşında olmanın ne demek olduğunu yeniden fark ettim geçen Cumartesi...
Bileziklerimi, posterlerimi zor kurtarıyordum halbuki ondan.
Şimdi bana topluluk içerisinde abla demek istemediği için, isimsiz ve sıfatsız saçma bir muhabbeti götürüyoruz.
19 yaşında şimdi o. Canlı, anlamlı zannettiği hayat için heyecanlı.
İpek gibi, ismiyle müsemma. Su gibi gözleri, uzun dalgalı saçlarıyla farkında olmasa da seksi.
19 yaşında kocaman bir kadın o. Kendini öyle zannediyor, şarkıda dediği gibi.
Son moda kıyafetlerinin içerisinde ve topuklunun çıkardığı seslere gizlerken çocukluğunu, şaşkınlık karşısında boşa bakıyor gözleri. Çocuk misali...
Vücudunun diriliği, aç pezevenklerin ilgisini, yiyesi bakışlarını ve gergin derilerini kendine çekmekte...
Farkında değil o ama olan bitenden... Heyecanlı ya,  mutlu çünkü henüz. Öğrenmedi henüz hayatın boktanlığını, huzurun içeride yakalanmazsa asla bulunamayacağını, aşkın duygusaldan öte sexsel bir şey olduğunu ve yozlaşmanın gün gelip kendi masumiyetini vurduğunu henüz öğrenmedi...
O henüz 19.
Genç, diri, canlı, seksi ve çocuk... Gözlerindeki boşlukta, şaşırmalarında ve erken gelen uykusunda henüz 19 yaşında bir çocuk.
Pezevenklerin gözlerinde ateşli ve s.kilesi bir parça; ruhu geçmiş, 1.6cc kaltakların gözlerindeki yiyen kıskançlık ve yok etme arzularının arasından kuğu gibi süzülen ve farkında olmamanın rahatlığında, o bir 19.... Hep 19 kalması ise benim onun için isteyebileceğim en derin dilek..
ama nafile.. gün gelir hiç bir şey değişmese farkındalık vurur insanı.. O da büyümenin ve öğrenmenin kaderi.. Ne yaparsan yap, kalır seninle...

15 Ocak 2012 Pazar

İnan seni anlamıyorum insan kardeşim...

Ne yazık ki; arta kalanlar olur hep, hatırda kalanlar...

Ne yalan söyleyeyim üzüldüm bugün derinden, hiç üzülmemiştim sanki bu kadar yürekten. Bu kadar haksız bir ilgisizlikle suçlandığım olmamıştı... Neyse. "İnsanlar.." deyip geçmek lazım, şu yalnız dünyamızda ayakta kalabilmek için.
"Konuşşan çare değil, sussan gönül razı gelmiyor" insanlarındanım ya ben... Henüz emin değilim ama, sanırım bu kez susmayı yeğeleyeceğim. Sindirecek ve olmamış gibi davranacağım... Hikayeye dahil olan herkesin kendini haklı gördüğü ve hep haklı göreceği, sıradan yanılsamaların hepsinde olduğu gibi.
Zor dostum, dost olmak. Sevdiğini anlatmak, birlikteliğin koşulsuz ve minimum beklentiyle tadını çıkarmak.
Paylaşmak zor. Paylaşılmak hepsinden beter.
İşte bu yüzdendir erkeklerin dostuluğu hep paha biçilmez... ama olmaz öteki türlüsü. İnsan hep bir parça eksik, dost kadınları olmayınca hayatında.
Herneyse. "Bir çaresi bulunur elbet canım, bir uyuyup uyanalım"...
Sevgi çözer her yanlışlığı, her anlaşmazlığı, yeter ki inanmak istesin insanlar, bir yüreğin bir yüreği gerçekten sevdiğine, sevebileceğine şu zalim dünyada....
---------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu satırları yazarken kendim için, yalnızca sevgili "ben" için bir şey yapıyorum aslında. Keyif alıyorum aldığım her soluktan.
Dışardan gelindiği ilk an yapılan herşey tamamlandıktan sonra;
- giysiler yerini pijamalara bırakmış, temizlenen makyaj yorgun, hüzünlü ve hasta gözleri ortaya çıkarmış, keyif kahkahaları gece sessizliği ile yer değiştirmişken -
elimde ev yapımı bir çay ve ben yağmakta olan karı izliyorum...
Evime gelirken yakalandım etrafı hızlıca beyaza çeviren kara. Havanın serinliğine ve göğsümdeki hastalık hırıltısının varlığına aldırış etmeden, fotoğrafladım elimden geldiğince bu muhteşem güzelliğini etrafın.
Ve tabi ki düşündüm.
Karın romantizmini kaç zamandır paylaşamadığımı bir sevgiliyle.
Ayaklarım, karın örttüğü ve hiç dokunulmamış yerlerine izlerini bırakırken, aslında 2 değil de 4 iz olsa daha eğlenceli olmazmıydı diye düşündüm ve tabi ki çooook daha romantik.
Hep hatırlanacak bir "karda nasıl yürümüştük seninle" anı (!) birikmez miydi hatıralarda ?
Uzatmaya ne elim ne yüreğim varıyor aslına bakarsan okuyucu. Sözün özü, sanırım ben artık "biz" demeyi, yahut "+1 geliyorum" demeyi özledim....
--------------------------------------------------------------------------------------
Karı izlerken elilmde ev yapımı bitki çayı.
Aromasından burnuma çarpan keskin tarçın ve çekigen ıhlamur kokusu...
İçinde olduğu bardak kocaman bir mug yahut en büyüğünden kupa türkçesiyle :)
O bardak ki hayatımın en kıymetli dostlarından birinden hediye.
Hatırında bana dair sakladığı onlarca şeyden aslında yalnızca biri Küçük Prens tutkunluğum.
"Bu çok küçük bir şey ama görünce dayanamadım, bu Aysu'nun olmalı dedim ve aldım canım" diyerek verdiği Küçük Prens'li bardağım. Hayatımda aldığım en güzel hediyelerden biri.
Ona dair, onun için, çok sever diyerek, önüne çıktığı an hatırlanmış ve tereddütsüz alınmış, üstüne üstlük "sana moral olur, çalışırken çay içersin" diyerek daha da derinleştirilmiş ve anlamı kat be kat artmış kıymetli bardağım.
Bakınca alt tarafı bardak dersin değil mi insan kardeşim,
lakin, o işte öyle olmuyor. Sevgi dediğin şey, bir avuca, bir söze, minik bir bardağa ve emeğe sığıyorda; egonun hükümranlığındaki beyne bir türlü dolamıyor....
Pelinim iyiki varlardansın! canım kardeşim....   Tekrar teşekkür ederim, bardak bahanesiyle değerli varlığına...

15 Aralık 2011 Perşembe

Sorgu

Bilimsel bilgi birikimim konusunda değil bu düşüncelerim. 
Peki ya hayata dair bildiklerim...
Bizzat yaşadıklarımla biriktirdiklerim ve 
tüm o gözlemlerim-günlerce ve gecelerce üzerine düşündüğüm tüm insanlık halleri... 
Ya hepsi bir anlık yanlış farkındalık an'ının sanal oluşumlarıysa... 
Gerçeklik neresindeydi hayatın, ne zaman emin olabildik ki? 
Gerçeklik, egonun yarattığı mükemmel düzenlenmiş bir "sahte hayatın" süslü ismi değil miydi? 
Mutluluk, zorunda bırakıldığımız doğallıktan yoksun bir çırpınış, 
huzur ise anlamını bir türlü bilemediğimiz karışık bir kavram,
kaos hep korktuğumuz doğal sürecin ta kendisi değil miydi? 
Kadınlık mesela, bu mükemmel gerçek dizaynında, "mükemmel beden" ile özdeş, 
Erkeklik ise nedeni sorgulanmayan içi boş kıskançlık, gövde gösterisi ve şiddet ile birleştirilmemiş miydi? 
İnsan olmak ne demekti? 
İnsan gibi yaşamak.. Neydi erdemlerimiz, öğrenmiş olmamız beklenen ?
Sadakat, doğal sürecin getirdiği çok eşliliği, hangi sanal olmayan düzende yeniyordu?
Gerçek, benim deney setimin sonuçlarının ötesine geçebilmiş miydi?
Neydi gerçek? 
Hangi mutluluk anı sonsuza dek sürüyordu ve mutluluğun tanımını kim yapmaya cüret ediyordu?
Kafam karışık biraz... 
Kafam karışık bu ara... 
Oturup düşünmeye bile fırsat bulamadığım şu aralar, sosyal belleğim bildiklerini ve biriktirdiklerini  sorgulamakta. Bilimsel bilincim ise elektrik hattını her an daha fazla arttırmaya çabalamakta...
Karışık kafam biraz. 
Sanal olması çok muhtemel, bu kısır ve kısıtlı sistemin yarattığı sözde mükemmel düzenin tam ortasında, 
ruhum,
mutluluk denilen boş duygunun çok ötesinde, bir sevinç bahçesi yaratmaya çabalamakta...
Karışık düşüncelerim ve çalıştıkça açılan zihnim, araladığı perdelerin sebebini, kıvılcım saçan elektrik hatlarına bağlamakta... Yani karışıklıktan ve sorgulardan fazlasıyla keyif alır durumda. 
Demem o ki, senin mutluluk sandığın, koca bir sanrı, ortasına seni, bizzat seni hapsettiği
ve yok mu o gerçeklik diye direttiğin şu harika düzen;
uğruna şeytanın avukatlığına soyunduğun o renkli düzen, aslında gözünü boyamak dışında,
bir boka yaramamakta... 
Üzgünüm dostum, karamsarlık değil benimkisi, 
alenen GERÇEK, inat etsen de, kabul etsen de, işte bu, GERÇEK-liğin ta kendisi!

18 Eylül 2011 Pazar

Bakış

Aç bakışlarını üzerime salan kurtlar etrafta ve diriliğinden utandırılan bir bedeni yaratmakta
ve yine yeniden kendine uzaklaştırmakta bu aralar hayat!
Kuzey'de hiç değişmeyen bir ışık var diye öğretmişlerdi çocukken,
kaybolursan bak ona demişlerdi ve aslında, büyüdükçe o ışığı bulutlar örterse eğer,
o zaman dön yüreğine bak demişlerdi...
Yürek kolay duyulmaz ama bir kez duydun mu o zaman ihya olursun diye öğütlemişti üstadlar!
Duyulan o yürek, kimi gün gelir seni yarı yolda, hem de kurtların arasında parlak bir yıldız gibi bırakır da kaçamazsın dememişlerdi ama.
Bir kez gerçekten titredi mi, rezonansı bulup basanı -SEN'i- unutmanın kolay olmayacağını söylemedikleri gibi.
Şimdi soyunmak isteyip tüm paketlerimden ve yırtarak derimden çıkarmak istercesine titreşimlerin aşksı ışıltılarını,
kurtların da varlıklarına ağız dolusu küfretmek varken,
yine duraksayıp "ah sen" diyorum ya....
İşte o an yine hayatı kendime ama bak cidden bir tek kendime çekilmez kılıyorum.
Yani ben de alıp başını gitme sevdası var ama,
Hiç gelmeyecek olsan da seni bırakmak yok mu buralarda,
İşte o zoruma gidiyor,
O fikir, beni yolumdan alıkoyuyor,
n'aparsın...

6 Eylül 2011 Salı

Hatıra

Aklıma ne geldi;
Bir kadın "bırak beni artık, git lütfen" "LÜTFEN GİT, TEK İSTEDİĞİM BU!" diye haykırıyordu ağlaya ağlaya konuştuğu telefona...
Üzülmüştü içim, çok acımıştı hatta derinden, bu acıklı sahnenin karşısından bakarken çaresizce...

Kadın dediğin "gel" dememeli ya hani, oyunun kuralları gereği,
kadına "git lütfen, bırak beni" de dedirtilmemeli.

"Git artık, bırak beni" dediyse kadın,
zaten çoktan geçmiştir iş işten, kalan enkazı temizlemek için.

Kadın git dememeli,
isyana sevk edilmemeli hayat veren dişil enerji,
bir kez çıktı mı rayından tren,
geri dönüşü olmaz bir örselenme başlar kadının kolay kolay pes etmeyen ruhunda çünkü.

Erkek kadınına isyan ettirmediği sürece adamdır (bence!).
Bilinmeli ve dikkat edilmelidir!

21 Ağustos 2011 Pazar

:D

İyiyim ya :D
... ondan olsa gerek...
Ama ama,
bakmayın dostum bana öyle...
Sonuçta boru değil, titreyen su molekülleri olacak o kadar...
Sıfatı, tanımı, yeri, yurdu, ismi, cismi mühim mi ki o kadar?
"Biri var gözleri yeşil gibi" diye bir şarkı vardı biz daha gençken ;)
Bir an onu mu hatırladı ne beynim!
Allah Allah, bir de 9/8 lik ritm çalıyor içim...
"Abe kaynana naptın bize, naptın bizeeee...." :))
"İçim kıpır kıpır, deniz de kıpırtısız" zaten...
Ayhhsahhahahahsdahsdaşfşksdjfsşdkjf :D

İyiyim ya,
seni düşünüyorum ya ondan olsa gerek :)

9 Ağustos 2011 Salı

Kadın Olmak


Yukarıdaki sahne herhalde yapıldığı yıldan beri neredeyse 5 belki 6 kuşağın gençlerini yüreğinden vuran bir filmin, filmin tamamı kadar etkileyici olan o son sahnesi...

Allahım beni böyle bir karar vermekten koru dediğim az durumdan biridir ne yalan söyleyeyim...

Kimbilir kaç kere izledim bu filmi. Her izleyişimde ağladım, öfkelendim. Her izleyişimde başka bir şeyler keşfettim. Ama bu kez dikkatimi çeken daha farklı bir iki şey var olgunlaşmış ve kadın olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha fazla anlamaya başlamış şu ruhumla.

Asya aşıktır; köpek gibi, nefes alamamacasına, yaşayamamacasına... Ama annedir Asya, tek değildir artık hayatta, özgür değildir artık - gönlünün her istediğini yapabilme özgürlüğünde değildir...
Aldığı her nefeste, çektiği her acıya rağmen "İlyas" demektedir Asya, aldatılmışlığına, yalnız bırakılmışlığına ve duyulmayan nice çığlığına rağmen...

İlyas da aşıktır, köpek gibi... Dönüp dolaşıp bulduğu hep Asya'dır. Aldığı her nefes Asya'dır. Uykusundan uyandıran, daldığında sayıklatan, farkında olmasa da ayakta tutan hep Asya'dır. Ama Asya sorumluluktur, Asya ilmek ilmek işlenen hayattır, Asya her derdine ortak olan ama ihtiyacı olduğunda yanında olunması gerekendir. Asya, omuz verilmesi gereken, beklentisi olan, desteğe ve korunmaya ihtiyaç duyandır... Asya emektir... Asya eştir, adam dediğinin kadınıdır Asya. Çok güçlüdür ama kocasının yanındayken değil...

Cemşit, sevgi dolu güvenilir adam. Karısını seven, çocuğuna rol model, dağ gibi bir baba. Babadır Cemşit, candır, güvendir. Ama hepsinden öte Cemşit saygı duyan, saygı verendir. Bu son sahnede aslında hep gözden kaçırdığımız bir şey var belki, Cemşit koşarak gelmiş ve "aldırma gönül"'e belli bir mesafede durmuştur. Durmuş; Asya, Samet ve İlyas üçgenine bakmaktadır. Bekler Cemşit. Sırasını bekler. Çünkü içinde erkek olma bilincini taşır. Çünkü verdiği emeği bilir. Çünkü sevgisini saygıyla yoğurmuş bir adamdır o, babadır. Çocuğuna verdiği sevgiyi bilir. Karısına verdiği güveni bildiği gibi. Asya ayaklanır, elinde oğlunun minik eli, yürür... Ona nefes aldıran aşkına ve onu ayakta tutan güvenli kocasına doğru...

O yürüyüşü çok kez izledim. O an vermiş olduğu karar Asya'yı hangi adama götürmekteydi hiç bilemedim. Belki de tüm sezgileriyle anlamaya çalışıyordu kadın duygularını.

Asya, onu beklemekte olan iki adama doğru yürürken, yine Cemşit öylece bekliyordu. Artistik bir hamleyle ardına bakmadan gitmiyordu, ben sana bunca emek verdim bana geleceksin diye bir halden ötekine bürünmüyordu, sessizliğini, vakurluğunu ve sevdiği kadını ve oğlunu kaybetme riskini göze alarak - yani aslında varını yoğunu, her şeyini kaybetme riskini göze alarak - kadınının seçimine saygı duyarcasına bekliyordu. Olduğu gibi. Ama dağ gibi de duruyordu, buradayım gel dercesine.

İlyas da bekliyordu. Ama ıslak bakışları ile hala aynı çocuklukta ve hala aynı avarelikte ki haliyle. Beni seçmeyeceksin de kimi seçeceksin, bunca yıl ayrı kaldığımız yetmedi mi, bize bunu niye yapıyorsun gibi, hayatı, geçen zamanı ve onları ayrı bıraktığı için kadını suçlayarak duruyordu.

Asya yürüyordu, ömrünün en uzun yolunu olabilecek en kısa zamanda katediyordu. Kim bilir ne çok şey düşünüyordu... Kim bilir ne çok acı çekiyordu. Yürek ile beyin arasında kalmak işte öyle bir yorgunluk yaratıyordu insanın üzerinde. Omzunlarından basan, ayaklarından geri geri çeken bir kadın postürü...

Asya tek değildi artık, Asya anneydi... Düşünmesi gereken kendinden çok önemli bir varlık vardı hayatta, oğlu...

Asya belki de tam o anda, Samet'in seslenişiyle veriyordu kararını Cemşit'e doğru.
Ama Cemşit hala Asya'yı alıp kaçırırcasına oradan uzaklaştırmak adına her hangi bir şey yapmıyordu. Oğlu babasını seçmişti beklenildiği gibi ama ya karısı. Canı, cananı onu seçecek miydi ? Kadını özgür bırakıyordu aslında Cemşit. Sadece durarak. Başka hiç bir söz etmeden, hiç bir hareketle kadını incitmeden. Oğlu ona koşarken bir kaç küçük adım atmıştı aşkın hüküm sürdüğü yere. Ama biliyordu oraya giriş izninin olmadığını. Oraya attığı her adımda sevdiği kadını, yol arkadaşını kaybedeceğini biliyordu. Duruyordu Cemşit. Güveniyordu yüreğine, Asya'sının yüreğine. Onun anneliğini, kocasına duyduğu saygıyı biliyordu. Saygının olmadığı bir yerde sevginin olamayacağını biliyordu ve belki de sırf bu yüzden duruyordu, öylece. Kararı özgür iradesiyle almasını sağlıyordu Asya'nın. Sonuçta bir seçim yapıyordu kadını ve geri dönüşü yoktu hayatın, olmayacaktı...

Cemşit dururken, İlyas üzerine gidiyordu. Aşkın o çığırtkan halini gösteriyordu bir kez daha. Al yazmalım diyordu, bakıyordu, tüm cüretleri aynı bakışta toplayarak arzuluyordu... Asya bakıyordu soluğunun sahibine. Gözünde yaşıyordu gidişi, kaybedişi. Bir seçim yapıyordu. Bedeninin doğrultusu güveni, sadakati ve saygıyı seçiyordu. Yani bu üçgenin oluşturduğu sevgiyi. Hayat aşkla yürümüyordu ne de olsa, sevgi sevinç, sevgi saygı ve sevgi pür bir birliktelik, yol arkadaşlığı getiriyordu. Asya'nın tüm beyni, tüm nefesi aşkta kalırken, gönlü ve bedeni onu zorlamaksızın bekleyen sevgiye gidiyordu.
Onun için o efsanevi cümleyi söylüyordu içinden "sevgi neydi?, sevgi emekti...".

Asya, yorgun ama güvenle sığınabileceği limana doğru giderken tüm bedeni bir kez daha, son bir kez daha bakıyordu ardı sıra... Hadi diyordu, hadi al götür beni. Aşk anlamazdı ne bakıştan, ne susuştan, ne de o sözsüz çağrılardan, bilmiyordu. Aşk, coşkun bir nehir misali anca çağlardı, düşünmeksizin önüne katıp yardan aşağı bıraktıklarını, yok ettiklerini, kırdıklarını fark etmeden akardı afet misali... Anlamıyordu İlyas, Asya'nın bakışını, isyanını, çığlığını. Beni terk etti, bizi yok etti, bana bunu nasıl yapar diyordu. Anlamıyordu kadın olmanın getirdiklerini, anlayamıyordu acısını Asya'nın yüreğini kavuran. Koşup kolundan tutup sevginin karşısında dikilemiyordu, cesaret edemiyordu kalıcı olmaya, sevgiye dönüşmeye gücü yetmiyordu. Benliğin yenilmişlik egosuyla onu cezalandırıyordu İlyas. Yani ironik bir şekilde Al yazmalısını cezalandırabiliyordu. Beni kaybettin deyip çekip gidebiliyordu. Halbuki sevgi, olan bitene, aşkın o sınır tanımaz halini görüşüne rağmen kucak açıyordu, koruyup kolluyordu, ısıtarak yumuşatıyordu sivrilikleri ve örtüyordu tüm günahların üzerini güneş gibi, toprak gibi...

Enfes dizelerinde Murathan Mungan'ın yıllar sonra dediği gibi; Asya'nın aşkı kendini temize çekiyordu Cemşit'in sevgisinin yanında ve İlyas, anlayamayan tüm kazananlar gibi terk edip gidiyordu*...

Aşk, İlyas'ın öfkesinde yıllar boyu kadını suçlayarak bir ömrü yakarken, sevgi ise birlikteliğin sevincini, zamanın iyileştiriciliğiyle yoğuruyor ve böylesi bir vakur duruşla bir daha asla kadının suratına "sen aslında beni değil hep onu sevdin" diye vurmazken, tam aksine "sana nefes veren o aşkı değil beni seçtin" diyerek her geçen gün kadınını daha çok seviyor, daha çok benimsiyor ve daha çok ruhuna katıyordu... Birbiriyle bir daha kesişmemek üzere ayrılırken yollar, aslında ele ele o 3 kişi bağıra çağıra bize tam olarak bunu anlatıyordu...

Kadın saygıyla büyüyor, sevgiyle çoğalıyor ve aşkla tamamlanıyordu.
Yani aslında sanıldığının aksine, sabırla ve sadakatle işlendiğinde birliktelik, kadın hiç olmadığı kadar aşka doyuyordu... Ve tabiki yanındaki adamı kendi doygunluğunca mutlu ediyordu.
Belki de ben hala bu çağların olmayan bir yaklaşımla aşkı böyle tanımlayıp/böyle yaşamaya çalışıyordum..
Kim bilir...
Hep söylediğimiz gibi kim neyi bilebilir ki zaten, aşkı bilmeye teşebbüs edebilsin?....

* Murathan Mungan'ın Yalnız Bir Opera şiirinden alıntıdır...

7 Ağustos 2011 Pazar

El Cielo de Canarias / Canary sky - Tenerife [HD]


Just dreaming to be in such an amazing places with u...
"You may say I'm a dreamer"...
You may say I'm.
Say what u want, think what u need...
but still,
I'll keep going dreaming to be with u in such an amazing places...

2 Ağustos 2011 Salı

Celine Dion - Nature Boy



"There was a boy
A very strange enchanted boy
They say he wandered very far, very far
Over land and sea
A little shy
And sad of eye
But very wise
Was he..."

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Ruh İkizinin Gözleri - Tuna Kiremitçi


Okuduğum günden beri bu yazıyı paylaşayım diyorum... İşte burada...
Bu arada, kendimi bu yazıyı okuduktan sonra çok şanslı ve çok yalnız hissettim. İronik bir şekilde yaşamımın şakacı taraflarına gülümsedim bir kez daha...
Tuna Kiremitçi - Ruh İkizinin Gözleri, 4 Haziran 2011
Bir kadın arkadaşım, âşık olduğu erkekle tanışma anını şöyle anlattı: “Gözlerine baktım ve kendi gözlerime bakıyormuş gibi oldum.”
Vay. Romantik olduğu kadar ürpertici bir deneyim bu.

İnsanın bir
başkasının yüzünde kendi gözlerini görmesi sarsıcı bir şey.

Gözler
ruhun dışa açılan pencereleri olduğuna göre, arkadaşımın baktığı kendisinin kine çok benzeyen bir ruh. Tanıştığı kişi de bir nevi ruh ikizi.

Bir
başkasının gözlerine bakıp kendi gözlerine bakıyormuş gibi olduğunda geçmiş olsun, artık geri dönüşsüz bir maceraya dalar.

İki
insanın arasında bir evren doğmuştur bile. Bir şey yaşansa da yaşanmasa da o evren varolmaya devam edecektir. Bütün parametreleri, kuarkları, olasılıklarıyla...

Akılımızdan
atamadığımız bir ihtimal, potansiyel bir yaşanmışlıklar silsilesi gelecek gözlerinizinönüne. Şartlar birleşmeye izin vermiyorsa bile geleceğinizin artık yeni bir evrenin içinde şekillendiğini içgüdüyle anlayacaksınız.

Bir
başkasının yüzünde kendi gözlerimizi görmek, güneş sistemine bakışımızı temelli değiştirir.Teleskopu yeniden ayarlayıp hesapları gözden geçirmemiz gerekecektir.

Ruh
ikizimiz bize benzeyecek diye bir şart da yok. Farklı dağlardan akmış iki nehir, farklı iklimlerdeyetişmiş iki çiçeğiz ne de olsa. Aynı ruh ikliminden birimiz çöl diğerimiz vaha yaratmış olabilir.

Herkes
bilir ki ruh ikizleri şehir olsalar İzmir ve Selanik gibi olurlar. Hem inanılmayacak kadar benzer hem de insana keder verecek kadar farklı.

Birinin gözlerine
bakıp kendi gözlerimize bakıyormuş gibi olduğumuzda o kadar şaşırırız ki, benzerliklere değil farklara odaklanır gözümüz.

Ruh
ikizimiz bizden en farklı olandır. İkiz olmamız en küçük farkı bile görünür kılar çünkü.

Bu
yüzden de aldatıcıdır. Avucumuzun içi gibi tanıdığımızı sanırken sonunda çok pis yanılabilir de insan.

Yine de sadece
o anı yaşamak bile bütün bunlara değer. “Gözlerine baktım ve kendi gözlerime bakıyormuş gibi oldum” diyen kişi, dünyada ve ahrette yalnız olmadığını kesinkes anlamıştır. Artık bunu elinden kimseler alamaz.

Dün Gece

Uyutmadın beni dün gece.
Belki sen değildin beni ayakta tutan ama aklım, fikrim ve tuttuğum kalem seni yazdığından olacak ben seni suçluyorum,
Çünkü öyle istiyorum.
Bütün gece yazdım seni,
dolabımda sakladığım defterime.
Aynen bıraktığım yerden devam ettirdim hikayeyi, tabi dün gecenin tarihini atmayı ihmal etmeden.
Hoşuma gitti bu kez.
O kadar nötrdüm ki.
Seni merak etmemden olacak herhalde, aklımın sende oluşu.
Yoksa niye olsun ki bütün geceyi senle geçirişim ?
Seni özlemedim ki.
Keyfim desen o da yerinde aslında şükür ki.
Eee o zaman ne?
İşte uyutmadın beni bütün gece.
Niye ki?
Düşünme beni, düşünüyorsun da ondan.
Yok düşün sen beni. Sevmedim bu fikri.
Yazamadıklarımı bil,
Yazdıklarımı göz ardı et,
Sesimi duymak iste,
beni özle, beni merak et, beni boşver.
Ama benden vazgeçme, ya da koyver gitsin.
Beni benimle bırak, ama yanımda olmanı istediğimi hisset,
anla beni söyleyemediklerimden.
Sesimin tınısından duy beni.
Kızma bana, kız bana, çarp gerçekleri suratıma.
Yüzleşince gerçeklikle, öfkelenişimi umursama, nasılsa özür dileyeceğim sonra.
Bilirsin sen beni, bir kısmımda sen de değil mi?
Bul beni kaybolunca, yolda tut, bırakma.
Bırak ama sonra boğma.
Boğdurtma beni kimselere, izin verme aşkta kaybolmama.
İşin zor senin dostum,
Bir kere bulaştın ruhuma,
Bir kere değdi bakışın bakışıma,
Ne benden gidebilirsin, ne beni kovabilirsin,
Sevgi, aşk, hoşlanma değil de bir başka mesele bütün bunlar.
Bilirsin sen böyle şeyleri, işte bir nev-i elmalarla armutlar durumlarından yani.
Dün gece ben seni yazarken, rüzgar Sezeni getiriyordu melodilerle bana sokaktan.
Biri belli ki aşkını yakıyordu içki sofrasında ve Sezen dinliyordu.
Benim için bir Sezen şarkısı seç bak.
Belki en sevdiğim "Top5 Sezen Şarkısı"'ndan birini seçersin farkında olmadan,
Bir kere daha mutlu olurum dokununca içimdeki küçük kıza.
Sen minik şeylerle mutlu etmeyi bilirsin, öyle kal, öyle yap, zorlama...
Dün gece ayakta tuttun beni işte tüm bunlarla,
Yoksa dün gece beni ayakta tutan tüm bu yuvarlanmaların arasında sadece ben miydim acaba?
Kaybolan çocuklarımın rahatsızlığı mesela?
Yahut sendiysen uykularımın katili, sen kimdin acaba?

14 Haziran 2011 Salı

...

Yıkıntılarında dolaşmaya çıktım senle olan yıllarımızın...
Varlığına emin olunamamış yalan bir yaşanmışlığın arta kalanıydın sen,
Öyle ki kirletmemek için üzerimizdekileri paketleri,
içeriden çürüdük yıllar boyu.
Bay Asaf'ın birkaç kelimelik hayat özetindeki gibiydik biz
"Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler".
Beyaz yakışırdı sana, yakıştığı gibi bana.
Üzerine kilit vurduğumuz hazine sandıklarımızın en iç,
en göç ve en pis yerinde kirlettik aslında biz birlikteliğin masumiyetini.
Seni geçebilmek için,
bizi sıradanlaştırmak dışında hiçbir çaremin olmadığını fark ettiğim gün fark ettim,
insanın insana duygularla zulmedişinin hayat buluşunu.
Yıldız kayışlarında ölen eşkıyalar misali,
her kayan yıldızla ölen bir parçamız,
kendi cehennemlerinde yandı
tanımsız ve yoksunlaşan birlikteliğimizin yokluğunda...
Şefkate aç, çığlıklarda dolaşan ruhumu temizlerken;
senin yalnızlığına zerre merhem olamayışımın ve
Güneş görememiş duygularının yok oluşunun,
heybetli bedenine acı verişini izledim.
Gün geldi herşey sıradanlaştı bir bir...
Yalan rüyalar hiçlikle yüzleşti ve
kirlenmiş ve kilitlenmiş tüm ruh parçalarımız,
kendilerine bir yer yaptı hayallerden uzak,
bi'çare hayatlarında.
Benim ruhum çok can çekişti yeniden hissedebilmek için.
Trajedyaların ortasında yeniden buldu aradıklarını.
Ne komik!
Sende kalanlarım, sıradanlaştırdığım her an ile yeniden, yeniden bana ait oldu.
Anılarımızdan ve tüm hayallerimden sırayla sildim seni. Tek tek.
Her biri için kirlenen paketlerimize yeniden renk vererek ve temizleyerek hepsini.
Bugün senin doğum günün.
Attığım her tarihte seni hissettim ve bütün gün telefonda beni, sesimi bekleyişini.
İstemedi bu geceyi seninle bitirmek karnımda bir yer.
Kalbim değil bu kez bak, karnımda bir yer.
Ama hüzünlendirdi yine de kuru bir mesajla doğumunu kutlamak.
Sıradanlaştın bir kez daha.
Artık hiçbir hayale mazhar olmayan varlığın,
Sıradan bir kutlamayla yalnız bırakıldı tarafımdan.
Bilerek yaptım. Yine kaynadı içimde bir yer. Zevk almadım. Pişman olmadım.
Ama yok mu o Hüzün.
Aşksız zamanların sıradan hüzünlerinden bir hüzün hem de bu kez.
Belki de yalnızca, ağızda kötü tat bırakan kötü bir sigara ertesi etkisi.
Keyifsiz, solgun ve yitik...
Trajedyaların ortasında yer bulan ruhum, beyazlarını korumaya kararlıydı belli ki.
Seninle uyuyacağım bu gece.
Beni merak edeceksin biliyorum.
Elin gitmeyecek telefona, bir mesaj bile atmayacaksın her zaman ki ürkekliğin ve ölmüş isteklerinle...
Yine, aynı yalnızlığını hissedeceğim.
Yine benim mutluluğumla mutlu olacak ama beni kendi cehennemine bile dahil etmeyeceksin.
Bu anlamsız ve sıradan ilişki de böyle böyle bir gün gelecek sona erecek.
Yılda bir kez doğum günlerinde edilen telefonlara dönüşecek.
Yani anladığın üzere sıradanlaşacak giderek.
Adamım,
herkesi sıradanlaştırabilirdim, ama seni sıradanlaştıracak olmak fikrini bile kabul edemezdim.
Hayat bu işte,
boşlukları yaratıp doldurma sanatında uzmanlaştıran bir senaryonun ta kendisi...
Nasıl isterdim şu satırları oku ve konuşabilelim.
'Biz neyi konuşabildik ki onunla?' dedi içimden bir ses ve gülümsedim bir anda...
Bak ne çalıyor; Mabel Matiz...
".....yüzüme vuran güneş, saçlarımı öpen rüzgar, siyahıma sarı çalan yıldızlar, sessiz bir kıyametin karnında kayboldular... "
Hayat bu !
Sen de sıradan bir insansın artık, derinim, dostum, hasretim...
İyi ki doğdun. İyi ki buldun ruhumu ve kardın kendini.
Yalnızlığım, yoksunluğum, çaresizliğimdin.
Hasret denilen meret, anca seninle yaşanırken herhalde, hayatta kalma isteği yaratırdı.
İyi doğdun, nice yaşlarına olsun.
Kucakladığım ve kokladığım sıradan bir insansın artık yeni yaşında....
Ve hep, ama hep özleyeceğimsin, tüm yalansılara ve yaralara inat.
Beklentisiz, aşksız ve hatta artık sevgisizken varlığına karşı, ilgisi özlenecek tek kişisin.
İyi ki doğdun.
Seni sevecek ve doyasıya, korkmadan seveceğin bir kadınla mutluluğun ve
bir gün bulacağına inandığım huzurun senin için en büyük dileğim.
Nice yaşlarına olsun...