evimin dördüncüsü ve bir ömür gönlüne gönlümü karmak istediğim,
öteki yarım, hayallerim ve evimsin...
Sen memlekete duyulması hiçe sayılan özlemin sebebi, insana Nazım gibi aşık da olunurmuş dedirtensin...
Ben aslında, içimde kalanlarla boğulmaktansa, okunabilir olmayı tercih ettim!.. Hepsi bu...
Gözlerin gözlerin gözlerin, |
Öyle bir boşluk, kabul, boşvermişlik anıydı...
Onlarca yapacak işimin arasında verilmiş 10 dakikalık bir mola. Yine ve hep olduğu gibi kendimi bildim bileli, bir şiir okuma ihtiyacı.
Gayriihtiyari bakılan Nazım şiirleri.. Gülümseten, hatırlatan, iyi gelen ve nefes veren Tahir ile Zühre'nin o güzel hikayesi..
Aşka dair bir hatırlatma olsun istedim. Okuyucudan çok kendime belkide...
TAHİRLE ZÜHRE MESELESİ
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahir'le Zühre olabilmekte
yani yürekte.
Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak. Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde. Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
1947 2 Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini. Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla. Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak... 1948 3 Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız. Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için... Nazım HİKMET
Bir Hazin Hürriyet
Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu, bir lokma bile tatmadan
yoğurursun
bütün nimetlerin hamurunu.
Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında, ananı ağlatanı
Karun etmek hürriyetiyle hürsün!
Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,
işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan
değirmenleri,
büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün vicdan
hürriyetiyle hürsün!
Başın ensenden kesik gibi düşük,
kolların iki yanında upuzun,
büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,
işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün!
En yakın insanınmış gibi verirsin memleketini, günün birinde, mesela,
Amerika’ya ciro ederler onu seni de büyük hürriyetinle beraber,
hava üssü olmak hürriyetiyle hürsün!
Yapışır yakana kopası elleri Valstrit’in, günün birinde, diyelim ki,
Kore’ye gönderilebilirsin, büyük hürriyetinle bir çukura
doldurulabilirsin, meçhul asker olmak hürriyetiyle hürsün!
Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız dersin,
büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,
yakalanmak, hapse girmek, hatta asılmak hürriyetinle
hürsün
Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında, hürriyeti seçmene lüzum yok
hürsün.
Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.
1951
----------------------------------------------------------
Sevgilim,
başlar önde, gözler alabildiğine açık,
yanan şehirlerin kızıltısı,
çiğnenen ekinler
ve bitmez tükenmez ayak sesleri :
gidiliyor.
Ve insanlar katlediliyor :
ağaçlardan ve danalardan
daha rahat
daha kolay
daha çok.
Sevgilim,
bu ayak sesleri, bu katliâmda
hürriyetimi, ekmeğimi ve seni kaybettiğim oldu,
fakat açlığın, karanlığın ve çığlıkların içinden
güneşli elleriyle kapımızı çalacak olan
gelecek günlere güvenimi kaybetmedim hiçbir zaman…
(İstanbul Hapisanesi)
Kağıtları sararmış bir not defterinin mütevazı duruşuna yakıştırdım onu yazmayı. Yani beni ben yapan, bir duygudan öbürüne atan; bana sevmeyi de, rezilce hissedilen korkuyu da, başı dik hasreti de, yerle bir edilmiş gururuda öğreten Nazım’ımı...Evet,evet!; yanlış okumadınız; Nazım’ım. Çünkü Nazım herkese göre bir başka. O, dilin tüm hazinesini bulupta biz gariplerle paylaşan. O, aşık olmayı yaşamaya tercih eden. O hasreti, acıyı, kederi; huzurun, içi boş dalkavukluklarla yükselmenin ve saygının üzerinde tutan. O sadece bir çınar isteyen kabrinin yanında ve yalnızca topraklarında ölmeyi arzulayan. İsmi sessiz çığlıkların ilk hecesi. Hasreti, hem aç hem de açıkta kalanların, yalnızların, aşıkların ve sevdanın yansıması... Nazım kadın olmanın özelliğinin, güzelliğinin, zerafetinin, değerinin ve kadının vazgeçilmezliğinin dile dökülmesi. Nazım hayat. Nazım ölüm!. Nazım aşk ve hasret. Acı ve keder. Ateş ve su. Sevinç ve mutluluk, kadın ve erkek. Nazım Dünya ile bir, vatanı ile yalnız.“ Nazım Hikmet memleket, memleket Nazım Hikmet...”
Çelişkilerimin ortasındayken buldum O’nu. Gözümün içine bakan bir çift göz Tahir ile Zühre’nin aşkını anlatıyordu. Bana birşeyler anlatmaya çalışıyordu. Çocukluk işte. Zühre’nin Tahir’i hiç sevmemiş olması ihtimaline ve de elmanın Zühre’yi sevmek zorunda olmayışına öyle kaptırmıştım ki kendimi, bir kaç dizeye gizlenerek haykırılmaya çalışılan tertemiz, masum ve değeri ancak bir Nazım şiirine yakışabilen; küçücük yaşların kocaman kalplerinden taşan aşkı anlayamamıştım. Nazım’a kapılıp giderken kanattığım dizlere bir yenisi daha eklenmişti. Kalp kırığından daha tamir edilebilir bir tümce.. daha az hasarlı, daha kolay iyileşen ‘kanayan dizler’.
Ve ardından diğeri gelmişti. Ruhumun her daim beyaz sayfası olan annemden. Gülhane Parkı’nı ve ceviz olmayı anlatıyordu Nazım polislerin içinde; eğlenmeyi, dalga geçmeyi anlatıyordu annem bir takım insanların örümcek beyinleriyle.
Zekasıyla dünyayı yıkabilecek bir adam, haykırıyordu yapılan yanlış seçimlerin sonucunda sıkışıp kaldığı kıskacın içerisinden “Yaşamaya Dair” dayıcım diyerek. Anlıyordum yavaş yavaş. Büyüyordum adım adım. Büyüdükçe acı gerçeklere yaklaşıyor, çocuksu hayallerim giderek geride kalıyordu.
Gene geliyordu cevabım “Kıyıda bir çıplak adam durmuş düşünür, bulut mu olsam, gemi mi yoksa, balık mı olsam, yosun mu yoksa?”. Geri dönüp, acımasızca hayallerimi bıraktığım yere, düşlerimi, tutunacak dallarımı darlandığım/darlanacağım anlarda, topluyordum tek tek. Soruyordum kendime gülünç bir halde Yunus mu olsam, beşer mi yoksa?. Çelişkilerimde yol alıyordum. Her bir çelişki, peşime taktığı arkadaşı endişeyle birlikte, yüzüme derin bir çizgi daha ekliyordu. Mimiklerimi anlıyordum sonra zamanla...
Ardından yaş almaya/yaşlanmaya devam ettikçe aşk geliyordu peşi sıra. Daha doğrusu hep var olan aşkı anlamaya başlıyor ve aşık oluyordum sonra. Birden bire oluvermişti herşey. Birdenbire yıllardır tanıdığım biri değişmiş, bir erkek belirivermişti gözümün önünde. Işık saçan gözleriyle, güzel gülümseyişiyle ve sarılışındaki sıcaklık ile “Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi” dedirtiyordu. Adam güzeldi, aşk güzeldi, yaş güzeldi ki küçüktük, sözün güzelliği üzerine laf etmeye zaten gerek yoktu...
Ve böylece sürüp gidiyordu, herhangi birinin herhangi bir andaki yaşamında devam eden Nazım Türküsü gibi... Nazım hep vardı, hep olacaktı. Nazım hayattı, Nazım ölüm, Nazım aşktı ve Nazım yaşamaktı, nasıl ayrılabilirdi ki soluk alınan zamandan.....
‘’Sofya’da Dans’’*
Siyah beyazla dans eder piyanonun tuşlarında.
Yaşamı anlatır basılan her bir nota.
Kimi zaman celalli yüzüdür yaşamın çıkanlar,
Kimi zamansa yalnızca sefa.
Bir davulun uğultusu da aslında bir genç kadının kalbinin çığlığının kopyasıdır.
Öte yandan tanıdık bir melodi çıkagelir kemanların titreştirdikleri yaylardan;
Ve yeniden başlar ‘dans’ hayat gibi adeta,
Çoğunlukla tanıdık tınılarla dolu,
Ama süprizleriyle alışılagelmedik bir huzur vermeyi de sürdürerek,
Ve bir kadın sevgiyi öğreniyordur bu arada.
Acıyarak, kanayarak, sabrederek ve daha çok da severek...
Ağlıyordur, ruhunda bazen sadece akan gözyaşlarından gökkuşakları oluşturmak için rengarenk;
Ve biliyordur gidenler dönmez, ve yürek hiç kaybetmez...
Ölen bedendir ve bize kalan sağlar görünmemeyi seçen renkli tinlerdir.
Bir kadın, her akşam huzur bulmaya girdiği yatağında bu kez, siyah-beyaz tuşları ile insana tonlarca anlam yaratan bir piyano dinliyordur yazarken bu satırları...
Ve bekliyordur,artık buğulu bakmaya alışmış gözleri ile olacak ve yaşanacakları.
Hayata dair bildiklerini sorguluyordur üniversite hayatının bittiği bu günü kutlarken, liseden kalma arkadaşları ile...
Ve bugün, tam 5 gün önce girdiği ağlama krizinden sonra sokak ortasında, buluyordur aradığı cevapları.
Ama beyni veriyordur, ama kalbine düşürüyordur suallerin karşılıklarını, hayatının aranjmanı.
Sevilen adam sanırsa; Tanrı’nın gönderdiği etten kemikten olan kendinin kopyasıdır;
Sırf bu genç kadın yolun başında Yaradan’ı koşulsuz sevmeyi öğrensin diye...
Bazen yanmak gerekir görmek için, öğrenmek için,
Bazen sabretmek gerekir; eğriyi doğruyu bulmak için,
Ve bazen yalnızca yeni bir Güneş doğurmak gerekir, ruhunda açan ateşböceklerinin üzerine...
3 kelimede özetlenen ‘Hamdım,piştim,yandım’; bir ömrü ve hayatla bir olmuş bir arayışı anlatır;
Ve galiba genç kadın bu ara Hamlığını hafifçe sıyırmaya çalışmaktadır.
Yola girmek kolaydır,lakin yolda kalmak zor.
Aşık olmak herkesin harcıdır, ulaşamamaksa tekamüle uğramak isteyenlerin basamağı...
Genç kadın özgürlüğe hazırlanmaktadır.
Yavaş, yüreği bedeninden büyük, sevecen, sakin...
Genç kadın ara verdiği hayata hazırlanmaktadır, yeniden meraklı, heyecanlı, belki biraz kırık ama,
Yapıştırıcılar kırıkları tamir etmek için vardır...
Biterken bugün ile üniversite yılları,
Kanatılan dizler ve kanayan izler vardır hayata dair,
Bitmez hesaplaşmalar ve sorular hayat boyu.
Ama unutulmaması gereken SEVGİdir, ille ve inatla. İnanç ve bağlılıkla...
“ En güzel deniz; henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk; henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz; henüz yaşamadıklarımız,
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz; henüz söylememiş olduğumdur.“**
* Sofya'da Dans, Tuluyhan Uğurlu'nun Güneşin Askerleri albümündeki bir parçasının ismidir. Parça dinlenirken yazı yazıldığı için başlık olarak kullanılmıştır.
** Nazım Hikmet'in En Güzel Deniz şiiri (24.09.1945).