Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2013 Perşembe

Bu kez gerçekten sana sevgilim

Sen benim canim,
evimin dördüncüsü ve bir ömür gönlüne gönlümü karmak istediğim,
öteki yarım, hayallerim ve evimsin...
Allah'ıma korusun diye yalvardığım, gözümden sakındığım, varlığına her an teşekkür ettiğim sevgilimsin...
En yakın arkadaşım, meslektaşım ve aşık olduğum adam,
Kokusuna hasret, ellerine vurgun, bir bakışına yanık, öpüşüne teslim,
Sen memlekete duyulması hiçe sayılan özlemin sebebi, insana Nazım gibi aşık da olunurmuş dedirtensin... 

21 Ocak 2012 Cumartesi

Gözleri Siyah Kadın

Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki
Çok sevdiğim başına yemin ediyorum ben
Koyu bir çiçek gibi gözlerin kapanırken
Bir dakika göğsünün üstünde olsa yerim
Ömrümü bir yudumda ellerinden içerim
Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki.

Nazım

---------
Bu şiiri hep bana yazmışın gibi okurum ey Şair.
Senin gibi ölmeyi göze alarak, aşkla yazarak, farkındalıkla yaşayarak hayatı sonlandıran bir başka adam gelmeyecek herhalde bu dünyaya...
Belki de senin gibi sevecek bir adama yetmeyecek bende var olan yürek..
Onu bunu bilmem ama, bu şiiri hep bana yazmışın gibi okudum ey Şair.
Siyah gözlerimin güzelliği konusunda tevazu göstermeden...
ve hep inanarak kalbin gözlerden kendini ele verdiğine...

Ben her doğum günümde kendime bu şiiri okudum ey Şair... Senin sesinden... Başkasını hayal etmeden...
------------

İyi ki doğdum... Gördün mü bak 25 oldum :)
Gün gelecek, bu şiiri ..... Neyse Şair boşver gerisini...
İyi ki doğdum! İyi ki kadın oldum, erkek olarak gelmek de vardı şu hayata!
İyi ki doğdum! İyi ki paha biçilemez dostlar biriktirdim, iyi ki bilim insanı oldum, iyi ki gözleri siyah bir kadın oldum, senin elinden bir şiire gönderme yapılabilecek...
İyi ki doğdum, iyi ki öğrendim sevmeyi ve iyi ki İNSAN oldum! Hepsi bu!

1 Ocak 2012 Pazar

Yeni bir yıl, yine bir yıl...

Yine yaşamaya dair... Hep Yaşamaya Dair'de ki gibi...
Gelen gelecek, insanlık adına hizmet için güzel günler getirecek...
Mikro dünyaların, çok daha ötesinde ve üzerinde bir Birlik ve var olma bilinci için, büyük düşlere izin verecek gelecek günler...

Nedendir bilmem... Yeni yıl bu şarkıyla başlasın istedim...
Çok severim. Çok kıymetli dost meclisi kadınlarını hatırlatır her dinlediğimde...
"...her ayrıntım sayıklıyor/sukunetim deliliğimden/aşk yok olmak diyor biri/yar ben yokum ben de zaten.." 



Aşk ne zaman tamamlanmış bir var olma yarattı ki zaten?????
:)

Keyifli dinlemeler...

16 Aralık 2011 Cuma

No more words...

Ne ben sana kızarım, 
Ne de zatın zahmet edip bana küssün. 
Artık seninle biz, 
Düşman bile değiliz.


Nazım Hikmet Ran


PS: Hatırlattığın için teşekkürler Bir'senim... 



5 Aralık 2011 Pazartesi

:)

Ey sevgili okuyucu...
Şimdi,
-aslında düşünme eylemini sululuk yaparak bozmak istemesem de-
hemen alttaki yazımı tekrar okuyunca,
serbest çağrışımın aklıma ilk getirdiği dizeleri paylaşmadan edemedim... 

Öyle ya;
"Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da, 
Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil" 
hani .... 
;) 

20 Kasım 2011 Pazar

Nazım'a...

Seni düşünüyorum duygularım yüreğimde sıkıştıkça ve
öfkem acı vermeye başladıkça, yaşadıklarını düşünüyorum...
4 duvar arasında geçirdiğin yüzleşmeleri,
umutsuzluklardan doğurduğun yeni umutları ve yılmadan özgürlüğü bekleyişini anlamaya çalışıyorum;
çaresizlik kıskıvrak sardığında etrafımı...
Abidin'e mutluluğu sorarken ruhunda taşıdığın sızıları ve
Uzak ülkelerde, özlediğin İstanbul'u yalnızca hayalinde görebildiğin ve yine de;
ille de sevgi dediğin ve umut diye haykırdığın dizelerini buluyorum karşımda,
bir gün memleketi bırakmak zorunda kalma ihtimalim yaklaştıkça gün be gün...
İyi ki yaşadın Nazım'ım...
İyi ki yazdın.
Sen bana bu toprakların bahşettiği en kıymetli Usta'lardansın...
Benim gibi çok kişi var seni özlemle anan ve hep sevecek olan..
Biliyor, görüyor ve duyuyorsun; biliyor ve hissediyorum...
İyi ki doğdun Nazım!
İyi ki doğdun Mavi Gözlü Dev...


5 Ağustos 2011 Cuma

Gözlerin



Gözlerin gözlerin gözlerin,
ister hapisaneme, ister hastaneme gel,
gözlerin gözlerin gözlerin hep güneşte,
şu Mayıs ayı sonlarında öyledir işte
Antalya tarafında ekinler seher vakti.

Gözlerin gözlerin gözlerin,
kaç defa karşımda ağladılar
çırılçıplak kaldı gözlerin
altı aylık çocuk gözleri gibi kocaman ve çırılçıplak,
fakat bir gün bile güneşsiz kalmadılar.

Gözlerin gözlerin gözlerin,
gözlerin bir mahmurlaşmayagörsün
sevinçli bahtiyar
alabildiğine akıllı ve mükemmel
dillere destan bir şeyler olur dünyaya sevdası insanın.

Gözlerin gözlerin gözlerin,
sonbaharda öyledir işte kestanelikleri Bursa'nın
ve yaz yağmurundan sonra yapraklar
ve her mevsim ve her saat İstanbul.

Gözlerin gözlerin gözlerin,
gün gelecek gülüm, gün gelecek,
kardeş insanlar birbirine
senin gözlerinle bakacaklar gülüm,
senin gözlerinle bakacaklar.

Nazım Hikmet - 1956

26 Aralık 2010 Pazar

Aşka dair bir hatırlatma

Öyle bir boşluk, kabul, boşvermişlik anıydı...

Onlarca yapacak işimin arasında verilmiş 10 dakikalık bir mola. Yine ve hep olduğu gibi kendimi bildim bileli, bir şiir okuma ihtiyacı.

Gayriihtiyari bakılan Nazım şiirleri.. Gülümseten, hatırlatan, iyi gelen ve nefes veren Tahir ile Zühre'nin o güzel hikayesi..

Aşka dair bir hatırlatma olsun istedim. Okuyucudan çok kendime belkide...

TAHİRLE ZÜHRE MESELESİ

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahir'le Zühre olabilmekte
yani yürekte.

Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil

Nazım Hikmet

20 Kasım 2010 Cumartesi

Nazım - Yaşamaya Dair

1
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
1947
2 
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
1948 
3 
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...
Nazım HİKMET

Nazım 109 yaşında

Bir Hazin Hürriyet

Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu, bir lokma bile tatmadan
yoğurursun
bütün nimetlerin hamurunu.
Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında, ananı ağlatanı
Karun etmek hürriyetiyle hürsün!

Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,
işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan
değirmenleri,
büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün vicdan
hürriyetiyle hürsün!

Başın ensenden kesik gibi düşük,
kolların iki yanında upuzun,
büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,
işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün!

En yakın insanınmış gibi verirsin memleketini, günün birinde, mesela,
Amerika’ya ciro ederler onu seni de büyük hürriyetinle beraber,
hava üssü olmak hürriyetiyle hürsün!

Yapışır yakana kopası elleri Valstrit’in, günün birinde, diyelim ki,
Kore’ye gönderilebilirsin, büyük hürriyetinle bir çukura
doldurulabilirsin, meçhul asker olmak hürriyetiyle hürsün!

Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız dersin,
büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,
yakalanmak, hapse girmek, hatta asılmak hürriyetinle
hürsün

Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında, hürriyeti seçmene lüzum yok
hürsün.

Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.

1951

----------------------------------------------------------

Sevgilim,
başlar önde, gözler alabildiğine açık,
yanan şehirlerin kızıltısı,
çiğnenen ekinler
ve bitmez tükenmez ayak sesleri :
gidiliyor.
Ve insanlar katlediliyor :
ağaçlardan ve danalardan
daha rahat
daha kolay
daha çok.

Sevgilim,
bu ayak sesleri, bu katliâmda
hürriyetimi, ekmeğimi ve seni kaybettiğim oldu,
fakat açlığın, karanlığın ve çığlıkların içinden
güneşli elleriyle kapımızı çalacak olan
gelecek günlere güvenimi kaybetmedim hiçbir zaman…

(İstanbul Hapisanesi)

16 Temmuz 2008 Çarşamba

Nazım Türküsü

Kağıtları sararmış bir not defterinin mütevazı duruşuna yakıştırdım onu yazmayı. Yani beni ben yapan, bir duygudan öbürüne atan; bana sevmeyi de, rezilce hissedilen korkuyu da, başı dik hasreti de, yerle bir edilmiş gururuda öğreten Nazım’ımı...Evet,evet!; yanlış okumadınız; Nazım’ım. Çünkü Nazım herkese göre bir başka. O, dilin tüm hazinesini bulupta biz gariplerle paylaşan. O, aşık olmayı yaşamaya tercih eden. O hasreti, acıyı, kederi; huzurun, içi boş dalkavukluklarla yükselmenin ve saygının üzerinde tutan. O sadece bir çınar isteyen kabrinin yanında ve yalnızca topraklarında ölmeyi arzulayan. İsmi sessiz çığlıkların ilk hecesi. Hasreti, hem aç hem de açıkta kalanların, yalnızların, aşıkların ve sevdanın yansıması... Nazım kadın olmanın özelliğinin, güzelliğinin, zerafetinin, değerinin ve kadının vazgeçilmezliğinin dile dökülmesi. Nazım hayat. Nazım ölüm!. Nazım aşk ve hasret. Acı ve keder. Ateş ve su. Sevinç ve mutluluk, kadın ve erkek. Nazım Dünya ile bir, vatanı ile yalnız.“ Nazım Hikmet memleket, memleket Nazım Hikmet...”

Çelişkilerimin ortasındayken buldum O’nu. Gözümün içine bakan bir çift göz Tahir ile Zühre’nin aşkını anlatıyordu. Bana birşeyler anlatmaya çalışıyordu. Çocukluk işte. Zühre’nin Tahir’i hiç sevmemiş olması ihtimaline ve de elmanın Zühre’yi sevmek zorunda olmayışına öyle kaptırmıştım ki kendimi, bir kaç dizeye gizlenerek haykırılmaya çalışılan tertemiz, masum ve değeri ancak bir Nazım şiirine yakışabilen; küçücük yaşların kocaman kalplerinden taşan aşkı anlayamamıştım. Nazım’a kapılıp giderken kanattığım dizlere bir yenisi daha eklenmişti. Kalp kırığından daha tamir edilebilir bir tümce.. daha az hasarlı, daha kolay iyileşen ‘kanayan dizler’.

Ve ardından diğeri gelmişti. Ruhumun her daim beyaz sayfası olan annemden. Gülhane Parkı’nı ve ceviz olmayı anlatıyordu Nazım polislerin içinde; eğlenmeyi, dalga geçmeyi anlatıyordu annem bir takım insanların örümcek beyinleriyle.

Zekasıyla dünyayı yıkabilecek bir adam, haykırıyordu yapılan yanlış seçimlerin sonucunda sıkışıp kaldığı kıskacın içerisinden “Yaşamaya Dair” dayıcım diyerek. Anlıyordum yavaş yavaş. Büyüyordum adım adım. Büyüdükçe acı gerçeklere yaklaşıyor, çocuksu hayallerim giderek geride kalıyordu.

Gene geliyordu cevabım “Kıyıda bir çıplak adam durmuş düşünür, bulut mu olsam, gemi mi yoksa, balık mı olsam, yosun mu yoksa?”. Geri dönüp, acımasızca hayallerimi bıraktığım yere, düşlerimi, tutunacak dallarımı darlandığım/darlanacağım anlarda, topluyordum tek tek. Soruyordum kendime gülünç bir halde Yunus mu olsam, beşer mi yoksa?. Çelişkilerimde yol alıyordum. Her bir çelişki, peşime taktığı arkadaşı endişeyle birlikte, yüzüme derin bir çizgi daha ekliyordu. Mimiklerimi anlıyordum sonra zamanla...

Ardından yaş almaya/yaşlanmaya devam ettikçe aşk geliyordu peşi sıra. Daha doğrusu hep var olan aşkı anlamaya başlıyor ve aşık oluyordum sonra. Birden bire oluvermişti herşey. Birdenbire yıllardır tanıdığım biri değişmiş, bir erkek belirivermişti gözümün önünde. Işık saçan gözleriyle, güzel gülümseyişiyle ve sarılışındaki sıcaklık ile “Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi” dedirtiyordu. Adam güzeldi, aşk güzeldi, yaş güzeldi ki küçüktük, sözün güzelliği üzerine laf etmeye zaten gerek yoktu...

Ve böylece sürüp gidiyordu, herhangi birinin herhangi bir andaki yaşamında devam eden Nazım Türküsü gibi... Nazım hep vardı, hep olacaktı. Nazım hayattı, Nazım ölüm, Nazım aşktı ve Nazım yaşamaktı, nasıl ayrılabilirdi ki soluk alınan zamandan.....

10 Haziran 2008 Salı

Nesir mi şiir mi ?

‘’Sofya’da Dans’’*

Siyah beyazla dans eder piyanonun tuşlarında.

Yaşamı anlatır basılan her bir nota.

Kimi zaman celalli yüzüdür yaşamın çıkanlar,

Kimi zamansa yalnızca sefa.

Bir davulun uğultusu da aslında bir genç kadının kalbinin çığlığının kopyasıdır.

Öte yandan tanıdık bir melodi çıkagelir kemanların titreştirdikleri yaylardan;

Ve yeniden başlar ‘dans’ hayat gibi adeta,

Çoğunlukla tanıdık tınılarla dolu,

Ama süprizleriyle alışılagelmedik bir huzur vermeyi de sürdürerek,

Ve bir kadın sevgiyi öğreniyordur bu arada.

Acıyarak, kanayarak, sabrederek ve daha çok da severek...

Ağlıyordur, ruhunda bazen sadece akan gözyaşlarından gökkuşakları oluşturmak için rengarenk;

Ve biliyordur gidenler dönmez, ve yürek hiç kaybetmez...

Ölen bedendir ve bize kalan sağlar görünmemeyi seçen renkli tinlerdir.

Bir kadın, her akşam huzur bulmaya girdiği yatağında bu kez, siyah-beyaz tuşları ile insana tonlarca anlam yaratan bir piyano dinliyordur yazarken bu satırları...

Ve bekliyordur,artık buğulu bakmaya alışmış gözleri ile olacak ve yaşanacakları.

Hayata dair bildiklerini sorguluyordur üniversite hayatının bittiği bu günü kutlarken, liseden kalma arkadaşları ile...

Ve bugün, tam 5 gün önce girdiği ağlama krizinden sonra sokak ortasında, buluyordur aradığı cevapları.

Ama beyni veriyordur, ama kalbine düşürüyordur suallerin karşılıklarını, hayatının aranjmanı.

Sevilen adam sanırsa; Tanrı’nın gönderdiği etten kemikten olan kendinin kopyasıdır;

Sırf bu genç kadın yolun başında Yaradan’ı koşulsuz sevmeyi öğrensin diye...

Bazen yanmak gerekir görmek için, öğrenmek için,

Bazen sabretmek gerekir; eğriyi doğruyu bulmak için,

Ve bazen yalnızca yeni bir Güneş doğurmak gerekir, ruhunda açan ateşböceklerinin üzerine...

3 kelimede özetlenen ‘Hamdım,piştim,yandım’; bir ömrü ve hayatla bir olmuş bir arayışı anlatır;

Ve galiba genç kadın bu ara Hamlığını hafifçe sıyırmaya çalışmaktadır.

Yola girmek kolaydır,lakin yolda kalmak zor.

Aşık olmak herkesin harcıdır, ulaşamamaksa tekamüle uğramak isteyenlerin basamağı...

Genç kadın özgürlüğe hazırlanmaktadır.

Yavaş, yüreği bedeninden büyük, sevecen, sakin...

Genç kadın ara verdiği hayata hazırlanmaktadır, yeniden meraklı, heyecanlı, belki biraz kırık ama,

Yapıştırıcılar kırıkları tamir etmek için vardır...

Biterken bugün ile üniversite yılları,

Kanatılan dizler ve kanayan izler vardır hayata dair,

Bitmez hesaplaşmalar ve sorular hayat boyu.

Ama unutulmaması gereken SEVGİdir, ille ve inatla. İnanç ve bağlılıkla...

“ En güzel deniz; henüz gidilmemiş olandır.

En güzel çocuk; henüz büyümedi.

En güzel günlerimiz; henüz yaşamadıklarımız,

Ve sana söylemek istediğim en güzel söz; henüz söylememiş olduğumdur.“**

* Sofya'da Dans, Tuluyhan Uğurlu'nun Güneşin Askerleri albümündeki bir parçasının ismidir. Parça dinlenirken yazı yazıldığı için başlık olarak kullanılmıştır.

** Nazım Hikmet'in En Güzel Deniz şiiri (24.09.1945).