İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2017 Çarşamba

Yeniden MERHABA...

Önce Sana dair sevgili.... 

Seninle geçen 4.5 yıl ve geçecek belki 40'tan fazla yıl önümüzdeki. Kalbimi sonuna kadar açabildiğim sen, duvarlarımdan sıyrılıp açtığım kapılarıma rağmen şımarıp ruhuma son darbeyi indirmeyen sen, varlığıma yoldaş olan sen...
Sana dair çok fazla betimleme yapabilirim. Adının önüne seni güzelleyecek nice sıfat üretebilirim, bir bir inci dizer gibi sıralayabilirim onları. Bilirsin ya hani, söylemeye başlayınca yeni öğrendiği kelimeleri ard arda sıralayan çocuklar gibi hiç susmadan senin için üretilmiş tüm sıfatları söyleyedebilirim, yazadabilirim farklı her mecraya. Zaman zaman yüzüne dile getirdiğim gibi.
Fakat yapmayacağım. Kelimelerin güzelliğinde ve edebiyatın vuruculuğunda seni masallaştırmayacağım..
.....daha öncekiler gibi, daha öncekilere yaptığım gibi....
Beni yanılsamalarda bırakan, kafamı karıştıran, var-mış gibi görünüp olmayan, diğer tüm aşk/yahut aşkımsılar için yaptıklarımı senin için yapmayacağım...
Zaten sanırım elimde de değil aksini uygulamak.
Sen masallaştıramayacağım kadar gerçeksin. Hikayelerden, sahtelikten uzak, maskesiz, sıradan olmaya çalışmayan, karmaşık olmaktan anlamayan, öylesinde doğal, öylesine derin ve suretinin güzelliğinden ölesiye bi'habersin.

Sonra ben;

Senin tuttuğun ayna ile önce suretiyle sonra tüm kimliğiyle yüzleşen bir kadın. Ben. Ben sandığım tüm diğer kimliklerden kurtulmaya çabalayışım, ben sandığım ama aslında varlığımla uzaktan yakından ilişkisi olmayan maskeler, sevişler, eylemler, korkular, isyanlar, kahkahalar... yüzleştiğim hiç tanımadığım kayıp bir genç, iyileştirdiğim küçük bir kız çocuğu, keşfettiğim gerçek bir Kadın!. Hayatımın tam orta yerine getirip bıraktığın gerçekliğe adapte olmaya çalıştığım ilk 3 yıllık süreçte keşfettiğim odalar. Senin "tozunu silkelemek gerekliymiş" dediğin, benimse "önce var olduğunun bilinmesi gerekliymiş" diye tarif ettiğim beni ben yapan odalar...   Zaten ben'in ne olduğunu anlaması için gerekli bir sen. Sen, senin suretinde geldiği için müteşekkirim...   
Sen kendimi bulmama yardımcı 'ruh parçam' (ne güzel sıfat, var ol Metin Hara), sen Allah'ın bana hediyesisin. Çünkü yaşamıma paldır küldür karıldığın an'ın ne öncesi, ne de sonrası derman olurdu kaymaya iki var aklıma. Benim ki bir "O an" meselesiydi ve ben 27'likler klübüne girmesi yasaklanmış - belli ki daha yapacak işi olanlardan -  Allahın her hangi bir sevgili kuluydum.
Yaz(a)madığım ve yüzleştiğim dolu dolu neredeyse 3 yıl boyunca, labirentlerimdeki tüm çıkmaz sokakları işaretlemeyi başardığım haddinden fazla zorlayıcı geçen günlerden sonra karşıma çıkıveren şöyle bir yazı kıyıda köşede kalan son bir kaç meseleyi de sonlandırmaya yetti de arttı. "27'inde ölemediysen 30'larında yeniden doğacaksın" (http://fulsyaziyor.com/2014/12/22/27inde-olemediysen-30larinda-yeniden-dogacaksin/). Yazının başlığı benim için başlangıcın tanımıydı. Son kalan kısımla da yüzleştim. Ölmedim. Beni fiziksel hayatın içinde tanıyanlar bu cümleyi hiç anlamayacaklar/anlamadılar. Ölmek bir mesele geliyor çoğu kez insanlara. Halbuki değil. Ölmek şu hayatta en mesele olmayan şey. Hiç. (Varoluşun hiç bir yerdeliğine, hiçliğe geri dönmek. Neyse zaten bu da anlaşılmıyor. O yüzden devam edelim...) Hele bir de dışarıya verdiğiniz hayat enerjisi, cıvıl cıvıllık, gülüşler, olumlu cümleler varsa, insanlar sizi onlara iyi gelmeleriniz üzerinden değerlendiriyor. Başkalarına iyi gelirken kendini hırpaladığın o bitmez geceler, gülüşlerin altına gizlediğin sıkıntı ve sorular duyulmuyor tabi. Dışardan iyi biriysen ve canlı görünüyor, söylenmiyor, şikayet etmiyorsan, kötü olmak ne haddine. Kötü olmayı başkalarına bırak deniyor bir biçimde sana. O yüzden bu cümle havada kalabilir kimileri için ama önemli değil. Artık önceleri önemsediğim çoğu şey de önemli değil zaten. Çünkü HAYAT daha yeni başlıyor. 

Ve sen OKUYUCU, 

Burası benim başkalarınca bir nebze olsun anlaşılmak için gün yüzüne çıkardığım anı defterim. İnternet aleminde sonsuza değin kalmasını istemediğim diğer defterlerimden birinde yazdığım ve blogun ilk cümlesinde söylediğim gibi aslında, "ben içimde kalanlarla boğulmaktansa, okunabilir olmayı tercih ettim hepsi bu...". Biraz detaylı okuyanın, satır aralarını duyanın, azıcık beni tanıyanın veyahut tanımak isteyenin, beni duyabileceği, hissedebileceği bir açık görüş defteri. Burası beni silkeleyen aşkları, o aşkların benden aldıklarını, bana kattıklarını yazdığım; yazarak hayatta kaldığım bir bağlayıcı oldu bir nevi yaşam destek ünitesiydi belki de bugüne dek. Bugün, nerdeyse 4 yıldır nasıl da yazmadığımı fark ediyorum. 2012den beri çok bir yazı yok. Bir nevi kayıplarda bir blogger. Aslında tabi sana kayıp geliyor okuyucu. Yoksa gelde bana sor neler oldu. Kendi içimde yaşadığım inanılmaz bir yolculuk... Beni uzun ve uzak diyarlara yapılmış bir yolculuktan geri dönüyor farz eyle ve hala buralardaysan gel beraber yürümeye devam edelim. Sen beni bağla, yazmaya zorla; ben de sana ulaşabiliyor ve kalbine bir parça aşk salabiliyorsam ne ala deyip yalnız olmadığını sana hissettirmeye çalışayım. 

Niyetim aslında bir devri kapatmak gibi bu blogu kapatmaktı. Ama adına "okyanusta bir damla" dediğim bu parçamı kapatmak içimden gelmedi. Bu benim ilk göz ağrım. Kendimi defterlerim ve kalem kağıt büyüsünün dışına çıkardığım ilk mecra. Bu blogun yeri hep ayrı hep özel kalacak. Öte yandan, bir blogun diyaznını değiştirmekte inan çok zor oluyor. O yüzden bu blogu şimdilik olduğu gibi tutup yazmaya devam edeceğim. Yine de "okyanusta bir damla" daha çok düşündüklerime yönelik bir yazı tahtası olmaya devam edecek. Halbuki, ben de, hayatım da, hayatımı oluşturan unsurlar da çok değişti bu 4 yılda. O yüzden aynı blogda bir çorba yapmaktansa bir blog daha açıyorum. Eğer buradan da benimle birlikte olursan hayatın daha farklı bir kısmına da dahil olabiliriz birlikte. Dünya'nın başka bir yerinde süren yaşam, sorulan yeni sorular, anlamlar, yemekler, kitaplar, Dünya'nın gezilmiş noktaları, planlanan seyahatlar ve iz bırakan filmler gibi... İstersen tabii. Link çalışmazsa diye diğer blogumuz burada: http://thenatulcien.blogspot.no/  

Hala merak ediyor ve arada bir bakarak bu yazıyı okuyorsan, yeniden hoşgeldin dostum. Birliğin güzelliğini kutlamak niyetiyle... yeniden MERHABA... 
  



3 Eylül 2015 Perşembe

Yitirmeli ne varsa, başlamalı yeniden.... Kısım 2


Öyle durursun bir an. Bir an için her şeyden vazgeçesin gelir.
Bir garip özgürlük gelip vurur midenin ortasından bir yerden. Sen öyle sanırsın.
Senin o özgürlük sandığın aslında korkunun ta kendisidir. Özgürlük bugüne kadar bildiğini sandığın şey değildir aslında. Özgürlük sana "şimdi hemen kaçmalısın" demez örneğin. Tam aksine, özgürlük sana, "şimdi, tam şu anda sahip olduğun ve inandığın tüm bu değerler için mücadele etmelisin" der.
Aşk için, verdiğin emeklerin haksızlığa karılıp yok olmaması için, sevgi için, fikri-vicdani-bedenen bağımsızlık için... hep mücadele etmen gerektiğini söyler sana.
Sevildiğini hissettiğin her an sana kaç diyen, kaybetme korkusu ile yüzleşme cesareti olmayan egodur aslında. Ruhunun aşkla dolmasına ve çoğalmana, taşmana izin vermeyen, emek verdiğin işi tamamlamana set çeken, ülken için, ekonomik özgürlüğün için, kadın olarak değer görmen için mücadele etmekten seni geri tutan hep o  korkak, zavallı parçandır.
Seni kısır bırakır. Seni eksik bırakır.
Sonra bir adam gelir. Yavaş yavaş sever seni. Sever ama sadece. Aşkını sevgisine karar. Koşturmaların arasında heba etmez. Yormaz. Korkutmaz. Zavallı korkak tarafın fark edemez olan biteni.
Sevgi iyileştirmeye başlar açık kalmış yaralarını yavaş yavaş. Her gün biraz daha geriye ittirdiklerinle yüzleşirsin. Eskiden kalma aşk kırıntıları, geçmişte kalamamış yürek yaraları değildir yüzleştiklerin.
Açık ara kuvvetli, yıkılmamak için yok saydığın hayata dair çözülememiş çocukluk sancılarındır ortaya çıkan.
Bir sen vardır senden içeri. Kimsenin duymadığı, kimsenin görmediği, hep saklandığın, hep kaçtığın.
Seni yıkıp geçmesin diye, kahkahalar ile bastırdığın göz yaşlarından kalan kırık, yarım ve hasır altı edilmiş anılar.
Hasır altı edilmiş olduklarına inandığın ölümle geçmiş yıllar.
Arada bir "mı acaba?", "bir üzerine eğilsem mi acaba, bir dursam bulsam mı acaba hislerimi?" dediğin ama kısır tarafında hep bertaraf ettiğin o güçlü ve karanlık zamanlar.
Çocukluk hayallerinin yanı başında duran, ailen tarafından sevgiye boğulduğun için hayallerini örtmeyi başaramamış ama seni hep bir başkası yapmış, bir türlü kendini bütün hissedememene sebep, geçememiş geçmiş... Yanlış anlaşılmalar, kimliğini bulamamalar, özgürlük sandığın kaçmalar ve ölüme meydan okuma meğilinde olmalara sebep bi'çare geçmiş, "şimdi"yi yoran...
Bir yandan intihara sürüklenmene engel olan o güçlü inanç! Tam ortasında yürüdüğün o ince çizgideyken inan-mayı seçmene sebep rüyalar, sanrılar, hayal sandığın samimi kahramanlar...

Durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu özgürlük değil. Bu kez sanmazsın, bilirsin. Bilirsin ki bir şeyler ters. Kaçıyor elinden hayat.

Bir adam çıkagelir. Aşkın kaotik coşkusunu yüklemeden önce kalbine, omuzlarına, bedenine; sana alışmayı seçer, konuşmayı... Anlayamazsın olup biteni. Kısır tarafın, bu gelenin "ezber"lediklerinden olmadığını fark eder. Karışır kafası ama korkmayı da beceremez. Bu kez, kısır tarafındır kısır ve kırık kalan. Onun çevrene ördüğü duvarlar çatlar bu kez ve sızar kırıklarından bunca yıldır içinde saklanan sen.
Sendeki sen, özgürlüğüne ilerler koşar adımlarla...
Bir sonraki dönüş çok geç olabilir telaşıyla, maskelenmiş her şeyi de su yüzüne çıkararak, açıklığa koşar durmaksızın. Kadınlığını ve en  naif taraflarını gösterir sana, iyimserliğini, affetmeyi öğretir, öfke ve hırslarını, korkularını ve sınırsızlığını tanıtır.. ve kendine ne denli yabancılaştığını, yabancılaşabileceğini....
Büyümüş bedeninin tam ortasında kalmış küçücük kız çocuğu/erkek çocuğunu buldurtur.. Çocukluğunun ayrım yapmadan seven cinsiyetsiz yıllarını anımsatır. Bedenindeki organlarına inat nasılda eril, nasılda dişi enerjinin bütünlüğü olduğunu hatırlatır.
Üzerine geçirdiğin o güç, o çekici sandığın dayanıklılık kostümünün altında yok olduğunu anlatır ruhun sana.
Özlemelerinin başka insanlardan çok kendine olduğunu gösterir.
Sor der. Sor kendine n'oldu? neden? neredeyim ben?
Kimim ben?
Sen sordum dersin. Sordum sanırsın sen bunca yıldır. Sanırsın sen, hep yaptığın gibi. Gereksiz kabullerin ve kabullenmelerin altında yıpranırsın. Güçlü görünmek gerekir, dayanıklı kalmak gerekir, göstermemek gerekir acıyı, niye mutlu olunmasındır ki, yahut niye zaman zaman bıkkın...
Koşar adım ölümden kaçtığını anlarsın.
Koşar adım hayattan giderek sıyrıldığını, münzevileştiğini, abdallaştığını...
İçemez, sevinemez, sevemez, eğlenemez ama daha kapalı, daha da yalnız olduğunu görürsün seni dışarı çekmeye çalışan onlarca insana inat...
Meyledersin böylelerine.. Ben zannedersin, hep yaptığın gibi. Haksız da değilsindir. Sen nasıl hissedersen öylesini çekersin. Sen bulmaya çalıştığın seni tamamlayacak olanları çekersin hep... Bir türlü anlamak istemezsin...
Yaşla falan da alakalı değildir hani ama sen yine yaş döngüsü bu ya geçer dersin, doyduk herhalde artık yeter dersin, ne güzel işte evdeyim oh ne ala dersin... Yine en doğru bildiğin senin ki sanırsın sen... Genellemelerden kaçarken kendini genellemelerde yok ettiğin diğer tüm zamanlar da olduğu gibi...

İşte tam bu noktada durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu kez kaçmak değil içinden gelen, olduğu gibi bodoslama dalmak. Yüreğini duyarsın kim bilir kaç yıl sonra ilk kez.
Bilirsin bu kez mevzu büyümek değil, mevzu sendeki senle yeniden arkadaş olabilmek...
"Affedebilmek şeytanı kimi zaman çok üzer"...
Yersin o tokadı yine ve bu kez bu tokat, kendini affetmen gerektiğini anladığın için gelir.
 İşte onu nasıl yapabileceğini bilmezsin. Nasıl affedilir ki kendim kendine... bilmez, bilemezsin... Hep birini suçlamak gerekli değil midir dersin, kendini affetmek için.
Büyük bedenlerin ortasında kalmış o ufaklığı suçlarsın o yüzden. Senin yüzünden dersin. Sen beni hep bir adım geride tuttun. Hep masum kıldın. Sensin bana köstek. Kocaman gözleriyle acır o ufaklık senelerce. Acır acır ve sonunda acıtır.. Dağlar içini. Karartır. Şimdi artık bir de ufaklık vardır yeniden arkadaş olman gereken.
Ne bi'çare bir yalnızlıktır dersin. Çıkar biri sever seni. Aç gözlülükle yiyip yok etmek istemez. Şaşırırsın. Sever seni. Öyle, olduğun gibi, söylemeye ihtiyaç duymadan sever. Kendi dilinde sever seni. Edebiyatın diline karıp da mecazlarda yok etmeden sever...
Bilirsin ya sen sevgiyi. Bildiğini sanırsın ya. Kalakalırsın karşısında bu şatafatsız sakin sevginin.
Anlayamazsın. Yıkılmıştır ezber. Bozulmuştur oyun. Bi bok olmadığını, bildiklerinin idealist bir sanrıdan öteye geçmediğini anlarsın. Gördüklerinse yalan. Koskaca bir yalanın ortasında kendi yazdıklarını oynadığını anlarsın.
Vurur sana hayat. Duvara toslarsın. Götü boklu bu saçma düzenin makarası olduğunu ve hep aynı saçmalıkları kabul ettiğini anlar ve yaralanırsın. Bir kez daha. Tek bir farkla ama, bu kez bu yara senin yok farz edebileceğin gibi değildir. Açar, daha çok açar, tüm paketleri açmak için usturayla derin bir çizik atar.
Kaçışın yok açacaksındır, görecek, yüzleşecek ve gerçekten ilk kez gerçekten özgürleşeceksindir...
Hiç bir özgürlük yolu kolay olmamıştır okumuşundur çok kez, şahit olmuşundur... kolay olmayacaktır...


21 Ağustos 2015 Cuma

Yitirmeli ne varsa, başlamalı yeniden.... Kısım 1

Çok olmuş.
Çok uzun zaman geçmiş çağlamayalı, akmayalı, yazmayalı...
Düşünüyorum nicedir bazı şeyleri; bu blogun açılışını, ruhumdan dışarı boşalan herşeyi ve geldiğim bu noktayı.
Çok yanlış zamanlarda yanlış adamlara aşık olan, büyük büyük yanan ve büyük büyük üşüyen ben, herşeyi yitirdim ve yeniden başladım. Yitirilen herşeyin yanlış adamlarla da hiç alakası yok üstelik. Tüm o yanlış adamlara, yanlış zamanlarda ama çok doğru aşık oluşumdan mıdır nedir adamların ben de derin izleri kalmadı. Benim onlarda izim kaldıysa da o da mühim değil. Mühim değil çünkü güzeldir benim izlerim. Şefkatim iyileştirir, sevgim korkutur ve aşkım çoğaltır. Ben, "biz" diye severim çünkü. Ben gider, sen var olmaz, biz olur. Biz diye kavga ederim, biz diye ağlarım ve biz diye diye yanarım, biz diye seviştiğim gibi... O yüzden acıtmaz ve üzmez benim izlerim kaldığı adamları. Anladılarsa... Sonuçta onlar ve ben birbirimize kanırtan çentikler atmadık. Belki de izlerin oluşmasına fırsat bile vermedik, vermedim çünkü almadım onları çemberimin içine, kim bilir... Aşık olarak ve çoğunlukla çevreme ördüğüm zehirli parmaklıklardan o adamları içeri almamayı da çok iyi başararak yarattığım başka dünyaların içinde yaşarken, bir mutluluk tablosu yaratıyormuşum da haberim yokmuş.
Ben çağladığımı sanıyormuşum, sen anladığını sanarak ve belki de iç geçirerek, gerinerek, kıskanarak okuyormuşun ya beni sevgili okuyucu, ben yalanmışım sense bu afrodizyakla kananlardanmışın...
Allah'ın koruduğu bir kulum ben. Çok sivri köşelerinden hayatın çok hızlı döndüğüm günlerde de, çok derin karanlıklarda kendi kuyumu kazıp içine giderek daha çok gömüldüğümde de, içten içe ölmeye başladığım ve farkında bile olmadan daha çok mutluluk sahnesi yarattığımda da beni koruyan hep kıymetli Yaradan'dı. Aynı Yaradan o yanlış adamları da benden koruyordu ve hiç birimiz bilmiyorduk. Sevişmek iki tarafıda ayrı zehirli bir kılıç. Kadın kayıpsa erkeğin yok olması kaçınılmaz, erkek yaralıysa kadının zehirlenmesi an meselesi. Ben bir ilüzyonistim ve gösterdiğim sahneler yaratıcılığımın muhteşem ürünleri...
Bir an var, bu blogun açılmasıyla, o adama yaklaşılan ve neresinden tutsan elinde kalan bir hikayenin Yeşilçam vari konuşmaları arasında bir an. Bir an için kalbimin haykırışını duymayı başaran hücrelerim ve sonunda bu muhteşem ilüzyonu yaratan beynime hükmedebilen ruhum... O adam ki kendisini bilir, okuyunca tanır kendini, herşeyi yitirmeme ve yeniden doğmama sebep olan gözlerin sahibidir O ve aynı anda bendir. Ben bu ruhun kadın kimliğiysem, o benim erkek versiyonum ve negatifimdir. Yani biz birbirimizi bilen, tanıyan, duyan birlerdeniz. Bir yerde yazıyordu "ikiz ruhlar birbirlerini görünce yaşanan kıvılcımlar aşk sanılabilir ancak genelde onlar birbirlerine çok mühim bir ders vermek için içinde bulundukları arayışın bir noktasında karşılaşır ve sonra yollarına devam ederler diye. Ruh eşi meselesi ikiz ruhlardan farklıdır, apayrıdır... "diye.... İkiz parçam, iki şerit çizginin arasından benim onun gözlerini gördüğüm gibi benim gözlerimi görerek ve ardından içimde kalan, kemiren, hala sızan bir adamın son kalıntılarını temizleyerek, bana tüm saklı kalanları gösterecek ve beni duyacaktır. İnançlarımı kıracak, kendime ne kadar yabancılaşabildiğimi gösterecek ve ilüzyonumun bozulmasına sebep olacaktır. Hiç dokunmadan nasıl sevişir iki insan sadece bakışarak yaşatacak ve ayarlarımın tamamını bozup kurduğum bu muhteşem çatının çökmesine ve herşeyi yitirmeme sebep olacaktır sonraları. Kurduğum cümlelerin aynılarını kuracak, onlar benim laflarım diye benimle iddialaşacak, ve bu blogun açılmasına sebep olacaktır. Kendisi bile bilmez detayları, okursa "nasıl ya?" diyecektir muhtemelen ki zaten yazılanlar onunla değil benimle ilgilidir. Yalnızca "işte bu yüzden sırf bu yüzden işte" bazı insanları yüreğinizde minnet ve duayla saklarsınız. Kalbimin hep iyi olsun, mutlu olsun, huzuru bulsun, huzurda kalsın diye dua edecek olduklarındandır hayalperest ilüsyonist inatçı masal kahramanı dostum benim. Gitmene gerek yok, belki de hiç gidemeyeceksin ama senin köyün ve köy yaşamın bir başkasının hayatında gerçek oluyordur belki yavaş yavaş... Herneyse "ütüyopyalar güzeldir"... Hele ki bizim gibi yaratıcı beyinler için...
Onun yüzünden değil tabii, onun sayesinde ama, herkesin harcı olmayan bir yüzleşmeyi göğüsleme cesareti buldum. Her bir seviyede biraz daha yıkıldı kurduğum muhteşem düzen. Daha da yalnızlaştım var olan yalnızlık yetmezmiş gibi. Sonra her yıkılan duvar ve açılan paketle giderek büyüyen o boşluk çıktı ortaya. Büyüyen ve tam ortasına yerleşen yaşamımın. Geri dönüp okudukça bu blogtaki yazılarımı, nicesinde aynı soruyu görüyorum "kimsin sen?". Şimdi gülümseyerek cevabina yaklaştığım bu soru o zaman hem benim hem nice okuyucusu için bu blogun "hangi adam?" niteliğindeydi.
Soru benimdi, benim içindi halbuki. Kimdim ben ? Ruhum soruyor, elim yazıyor ama beynim görmüyor, duymuyordu. Ruhunun tekamül seviyesine bağlı olarak gelişmeyi ve ruhsal büyümeyi bilen herkes beynin ruhun gerçekleştirdiği herşeyi nasıl da yok farz etme eğliminde olabileceğini ve gözleri kör, kulakları nasıl da sağır edebileceğini bilir...
Kimdim ben? Sevdiğim adamlar kimdi? Gerçekler miydi ? Zevklerim, isteklerim, bedenim, kimdim ben?
Çıkan boşluk ve yitirdiklerim bana hiç sahip olmadığım şeyleri verecek yolu  açıyordu, şükürler olsun ki... Yeniden başlamak hiçbir zaman, hiç kimse için kolay olmamıştır sanıyorum. Ben Allah'ın sevdiği kullardan biriyim, artık sorgusuz ve şüphesiz biliyorum. 22-27 yaşları arasında yaşadığım bu yüzleşme sayesinde Club 27'nin bir üyesi olmadan geçtik incelen yolları. Club 27'i bilmeyen bizden değildir. Aç, oku, öğren... Yola devam ediyoruz. 28 yaşında yeniden meraklı bir yavru kedi misali yeniden keşfediyoruz herşeyi.....
Hayat, yeni başlıyor ve şans eseri karşıma çıkan kıvrak bir beynin bir söylemi herşeyi açıklamaya yetiyordu: "27'inde ölemediysen 30'larında yeniden doğacaksın" (http://fulsyaziyor.com/2014/12/22/27inde-olemediysen-30larinda-yeniden-dogacaksin/)
Ben bir Anka Kuşu'yum okuyucu. Mükemmel renklerimi ve ışığımı yeniden yaratabilmek için
kendimi yakmayı göze aldım ve şimdi küllerimden yeniden doğuyorum...
Haydi gel yeniden yaratılırken bir hikaye eşlik et sen de...
O yüzden,
yeniden MERHABA...

4 Şubat 2014 Salı

Bir "menekşe" bir çok şey anlatırsa

Çocukluğumdan beri severim menekşeleri.
Babaannemin her renk menekşeleri vardı salon camının önünde. Onlarla konuşur ve kendisine yol gösterdiklerini söylerdi rahmetli.
Bilemezdim o zaman ne kadar anlamlı bir şey söylediğini.
Belki en sevdiğim çiçek değildi menekşe başlarda ama benim de bir menekşem var son yıllarda pek de çok sevdiğim. Ankara'nın hayatıma kardığı nice güzel şeyden herhangi biri. Güzel bir çiçek. Hem de mükemmel derecede mavi, mükemmel derecede mor ve mükemmel derecede sarı ve yeşillerin en güzelinden. Evet evet hepsi de aynı çiçekte, hepsi aynı menekşe'nin üzerinde.
Bana yol gösteren, ışık da veren ve her karanlıkta birbirimize can cana rast geldiğimiz bir sırdaşlık bizimki.
Benim rengarenk ve ismiyle münhasır bir menekşem var. Babaanneciğimin miras bıraktıkları gibi ve herkesin sahip olabileceği türdeşlerinden biraz farklı bir biçimde.
Sahip olduğum için şükrettiğim ve dostluğuna müteşekkir olduğum o rengarenk menekşe'min varlığına duacıyım... Fiziki ve akli melekelerinin güzelliğine hayran ve sırdaşlığına özlemli.
Mevsimler ve mekanlardan bağımsız olarak, dirayetli bir şekilde dünyanın her yerinde yanımda olduğu ve olacağı için ise ben herkesten daha şanslıyım.
Benim çiçeğim bana çok şey anlatırken yine bu akşam, bir kez daha, bağımsız bu yollarda, yalnız ama ışıklardayım...

1 Aralık 2013 Pazar

Ne desen boşsa...

Sen öfkemin resmi hali,
Sen çaresizliğin kör kuyularında kaybolmuş zavallı dişi.
Sen bir bok olduğunu zannettiğin lakin seni hep daha da aşağıya çeken o saçma ilişki yumaklarının ortasındaki saf, salak ve anlamak istemeyen çocuk,
Sen hiç öğrenmeyen, direnen, sevmeyi bilmeyen, sevemeyen, seks olmazsa öleceğini zanneden, anlamak istemeyen, yüzleşmeyen, parayı amaç edinmiş,
Sen her geçen gün giderek daha da örselenen ve her geçen gün benliğini daha çok kaybeden kadın,
Hiç bir şeyi adam gibi dinlemeden, yalnızca kaçaklarda ve tabii ki bir türlü anlamadığın o "bir"likten kilometrelerce uzakta yaşayan ve tek başına kalmadıkça, daha da yanlışa kayıp, hepten yalnız kalan ve kalacak olan,
Sen ağız dolusu küfürler edip, defol demek istediğim,
Sen çaresizliğine zerre yardim edemediğim, bu sebeple iyiden korkulara gark ettiğim, meraktan öldüğüm ve bu sebeple iyice sinirlendigim,
Hayatımdan atamayacağım kadın.
Sana sinirlenişim yine seni çok sevişimdendir.. Bir türlü anlayamadığın...

16 Ağustos 2013 Cuma

Bir Adam

Bir adamı gözlüyorum bu ara...
Çok yakınımda. Civarımda. Beraber çalıştığım, her gün belli bir münasebeti sürdürdüğüm ve benzeri..
Özgür, ıssız, tepkisel ve devrimci bir adamı gözlüyorum bu ara.
Bir de yanında hayatını nasıl sil baştan değiştirerek geri dönüşsüz kararlar verdiğini.
Devrimci bir babanın, devrimcilikten baba olma bilincine dönüşünü gözlüyorum bu ara...
Acımasız, çaresiz, istekli ve heyecanlı bir yaşamın tam göbeğindeki diyalektiği...

3 Mart 2013 Pazar

Daha gerçek ve daha çok his

Ben: I haven't been like this before, I had always some words to explain my feelings,
Dedim...
O da: You had more words than feelings before, and now the opposite!
Dedi en sakin haliyle. Sonra bir sure sustuk tabii... :))

7 Şubat 2013 Perşembe

Akrep gibisin kardeşim...

Nazım büyük insandı. O yüzden, o senin tüm bu cehaletinle yaptıklarına kibarca "akrep gibisin kardeşim" diyebildi.
Ben ne o kadar büyük bir insanım ne de şairlik yeteneğim ve yanında kibarlık meziyetim o kadar gelişkin.
O yüzden, senin tüm bu cehaletinle yaptıklarına, düşünmeyişine, varlık bulamayışına, anlamayışına, açıkça siktir git kardeşim diyorum.
Yol da, meydan da senin... Haydi bas git. Yeter ki gölge etme başka da ihsan istemeyiz...

26 Ocak 2013 Cumartesi

Gitmek vs. Ölüm

Gitmek.
Evden çıkmak. Durağanlaşmış ve sıradanlaşmış hayatında yapacağın en derin değişikliklerden biri.
Yeni bir hayata yelken açmak. Hep istediğin. "Artık zamanı", "daha da beklersem geç olacak" dediğin.
Gitmek.
İki cümlelik bir sohbetin tam ortasındaki 3-5 kelimelik söylenme sırasında, duvara çarparak fark ettiğin gizli kalmış o sinsi "Ölüm" duygusunu anlayana dek, yalnızca korkaklık ettiğini düşündüğün için kaçak oynadığın, o mevzu bahis; gitmek...
Yine karşına çıkan ölüm. Kabul ettiğin, affettiğin, özgürlük bildiğin ölüm.
Yine ağabeyin. Yine çocukluğun. Yine elini kolunu bağlayan ölüm.
Hayatının, çözümledikçe başka düğümlerini bulduğun bu hayretten hayrette salan son 1.5 yılında, gitmenin de ölümle kodlandığını keşfetmen.
Aslında mevzunun ne korkaklık, ne yetersizlik, ne yapabilirlik olmayışı.
"O gitti ve öldü". deyişin çok içerilerden.
"Ben gidersem ve ben de ölürsem o zaman katlanarak büyür bu acı" isyanın, senin bile hiç anlamadığın bu güne değin.
Halbuki gitmek; değişiklik, yapabilirlik, yeni bir vizyon, yeni bağlantılar, heyecan, ve hepsinin yanında gitmek, aşk demek bu kez senin için.
Ah Zerdüşt, dipteyim. Çok fena yere yapıştım. Belki de bu sonuncusuydu aradıklarımın. Bu, tüm zırhlarımın sebebi, bu reddedişlerimin ve vazgeçişlerimin anlamlı nedeniydi.
O gitti ve kader onun gitmesinden bağımsız bir biçimde, vaktini tamamladığı anda aldı onu.
Gitmek belki de sadece bu sebep-sonuç ilişkisinin içindeki bir noktaydı, kim bilir. Gitmek onun kaderinde bir adımdı.
Zerdüşt, haydi şimdi dokun gönlüme. Şimdi lazım işte nicedir vaktini kolladığın yardım.
Gitmek, benim için yaratıcılık, yeni bir yaşam, güç ve birlik; insanlık ve huzurum için.
Haydi Zerdüşt, çöz ve kır tüm bağlarımı. İyileştir ve inandır; işte şimdi, şimdi bu zamanda beni.
Haydi Zerdüşt... Haydi...

   

2 Aralık 2012 Pazar

Güvenme güzelliğine

Kendini ölümsüz ve güzelliği sınırsız sananlara gelsin...
Aralık'ta böylece başlamış olsun. Hadi bakalım rast gelsin kaptan!...

İRŞAD
Sevgilim güvenme güzelliğine,
Senin de saçların tarumar olur;
Aldanma talihin pembe rengine,
Hayatın uzun bir intizar olur.

Sevgilim her insan doğarken ağlar,
Çiçeklerle açar, sularla çağlar,
Rehgüzârı olur bahçeler, bağlar,
Nihayet isimsiz bir mezar olur.

Sevgilim baksana bir yanda gülen,
Bir yanda gözünün yaşını silen,
Kimi benim gibi erir derdinden,
Kimi senin gibi bahtiyar olur!

Sevgilim senin de geçer zamanın,
Ne şöhretin kalır, ne hüsn-ü ânın,
Böyledir kanunu kahpe dünyanın,
Dört mevsim içinde bir bahar olur!
KEMALETTİN KAMU

16 Mart 2012 Cuma

Son Üç Gün; I - Yüzleşme

14.03.2012
Hoş bir sohbet başladı aramızda.
Sözlerimizi bölen yalnızca sözsüz ama etkili ve derinleri kurcalayan cinsten bir müzikti.
Türü belirsiz, tarzı değişken...
Aramızdaki yaş farkı ve hemcinslere ait ortak algılar, konuşulmayanın anlaşılmasını kolaylaştırıyordu.
Aşkı, kırgınlığı, sorumlulukları, erdemleri ve kenarından köşesinden benlik çatışmalarını konuşurken, ağzımdan dökülen bir kaç kelimeden birini yakaladı...
Tutulmalardan bahsetmeye başladık sonra... Tutulmaların bizi kıstırdığı yerlerden...
Gölgemi, saklandığı yerlerde rahatsız ettik biraz. Amaç başta belirtildiği gibiydi; yani yüzleşme...
Bir kaç basamak aşağıya indik. Sonra bir kaç büyük adımla geri düştük bu kez zıplayarak.
Dibin de dibinde bir yerlerde gizlenmekte olduğuna inandığımız bir kaç kıskacı aradık..
Tam manasıyla bulduk diyemem aradıklarımızı, ama oldukça yol kat ettik kıskaçlara doğru yaptığımız yolculukta...
Yüzleşmenin başlangıcı hayatının anlamsızlığına yeni bir heyecan katıyor gibiydi...
Gerçeğin acımasızlığı üzdüğü halde, yeni rüyaların haberciliğini yaparken, yaşamı yeniden ele almanın dayanılmaz hazzı, tüm geçmişi geride bıraktırıyordu...
Sakince, hırpalamadan, ancak bu kez bir daha dönüp bakmamacasına...

27 Şubat 2012 Pazartesi

Deniz

İyi ki doğdun Deniz.. Geçmiş'te kalmadığın nice yaşlarını gönlümüzde kutluyor olacaksın...
Sen hiç ölmedin, öldürülemedin ve içimizdesin Deniz Gezmiş...
İ
 Y
    İ
ki
D
 O
   Ğ 
     D
       U
         N......


Hani yani

Aslında iyiyim.
Evet iyiyim. Kötüyüm demek biraz ayıp olur.
Evet çok param yok. Yakın geleceğim biraz belirsiz - yani hayatımı planlayamıyorum.
Biraz huzursuzum, endişeli ve kaygılı yani... Sürekli bir ne olacak nasıl olacak diye sorgulama hali.
Ciddi bir boşluktayım.. Yaprak misali sürüklenmeye açık - işte bu da, beni biraz depresif yapıyor...
Ama iyiyim.
Yani biri sorsa diyeceğim cevap bu, gülümseyeceğim ve "iyiyim" diyeceğim...
Ama bu iyilik hali,
ne yazık ki, farklı zamanlarda kalbimi ve egomu acıtmayı başarmış birkaç 'sen' i zırt diye affedebilmemi sağlamıyor.
Yahut, şu ara omuzlarıma binen stres ve yüklerin ortasında kaybolmamaya çalışırken, duygusal olarak yıpranmış olmamı değiştirmiyor.
Asosyalleşmişliğimi, oturduğum yerde çalışmaktan kilo almışlığımı, yeni bir aşka duyduğum özlemi, ya da içinde bulunduğum bedenen yorgunluğu "iyiyim" demek şıp diye uzaklaştırmıyor...
Hani yani, beni, yalnızca buradan okuyanların, 'ölümcül durumda', takıntılı ya da birilerini unutamamış zannetmelerini ve
beni yalnızca yüz yüze görüp konuşanların,  içimdeki karmaşadan zerre haberlerinin olmamasını
değiştirmediği gibi...

Demem o ki okuyucu... Senin sandığın gibi yürümüyor hayat bazılarımız için... bilmem anlatabildim mi???

31 Ocak 2012 Salı

Hep 19

Demek istesemde,
25 yaşına gelmiş olmanın farkındalığı ile 19 yaşında olmanın ne demek olduğunu yeniden fark ettim geçen Cumartesi...
Bileziklerimi, posterlerimi zor kurtarıyordum halbuki ondan.
Şimdi bana topluluk içerisinde abla demek istemediği için, isimsiz ve sıfatsız saçma bir muhabbeti götürüyoruz.
19 yaşında şimdi o. Canlı, anlamlı zannettiği hayat için heyecanlı.
İpek gibi, ismiyle müsemma. Su gibi gözleri, uzun dalgalı saçlarıyla farkında olmasa da seksi.
19 yaşında kocaman bir kadın o. Kendini öyle zannediyor, şarkıda dediği gibi.
Son moda kıyafetlerinin içerisinde ve topuklunun çıkardığı seslere gizlerken çocukluğunu, şaşkınlık karşısında boşa bakıyor gözleri. Çocuk misali...
Vücudunun diriliği, aç pezevenklerin ilgisini, yiyesi bakışlarını ve gergin derilerini kendine çekmekte...
Farkında değil o ama olan bitenden... Heyecanlı ya,  mutlu çünkü henüz. Öğrenmedi henüz hayatın boktanlığını, huzurun içeride yakalanmazsa asla bulunamayacağını, aşkın duygusaldan öte sexsel bir şey olduğunu ve yozlaşmanın gün gelip kendi masumiyetini vurduğunu henüz öğrenmedi...
O henüz 19.
Genç, diri, canlı, seksi ve çocuk... Gözlerindeki boşlukta, şaşırmalarında ve erken gelen uykusunda henüz 19 yaşında bir çocuk.
Pezevenklerin gözlerinde ateşli ve s.kilesi bir parça; ruhu geçmiş, 1.6cc kaltakların gözlerindeki yiyen kıskançlık ve yok etme arzularının arasından kuğu gibi süzülen ve farkında olmamanın rahatlığında, o bir 19.... Hep 19 kalması ise benim onun için isteyebileceğim en derin dilek..
ama nafile.. gün gelir hiç bir şey değişmese farkındalık vurur insanı.. O da büyümenin ve öğrenmenin kaderi.. Ne yaparsan yap, kalır seninle...

İlk fırsatta #1

Alınacaklar:
Cemal Süreya kitabımı kuzenime verdim. Çok mutlu etti, bana ait bir şeyi ona vermek...
Ama yine de, benim artık bir Cemal Süreya kitabım yok. İlk fırsatta alınacaklar arasında yer almalı...
Şiir demişken, çok da aşina olmadığım ama keşke bir okusam dediğim hep unuttuğum bir kaç isimde alınacaklar listemde; Edip Cansever, Turgut Uyar ve Ece Ayhan...
Lenslerim - e bir alsam artık dimi !


İzlenecekler:
Onlarca film. Nasıl biriktiler. Her şey bittiğinde günde 4 film izleyerek en az 1 hafta geçirmek niyetindeyim.
Anyone is welcome :)

Yapılacaklar:
24 saat uyku :)
Boş boş geçecek 2 gün.
Ard arda 3 hafta her cuma veya Cts dansa gitmek!
Dostlarla keyif...

Gidilecek yerler:
İstanbul
İzmir
AVRUPAAAAAA :)

Bunların hayaliyle yaşıyorum ya.. Yazık ama bana...

30 Ocak 2012 Pazartesi

...Tanımadığım Adamlar....

Nicedir hiç bir şiir ilk duyuşta bu denli dokunmamıştı.. 28.01.12 Cumartesi gecesi Okan Bayülgen'in Yalnızlar Diskosu programında okuduğu bu şiir kimlerine göre Can Baba'nın kimilerine göre Ali Poyrazoğlu'nun. Çok yere baktım. En sıklıkla  Ali Poyrazoğlu'nun ismiyle karşılaştım. Hatamız var ise affola... Buyrun okuyun ve düşünün, niye toplarsınız zamansız yere tanımadığınız o adamları bir araya....

''Şunları bir araya toplayayım. Bir güzel muhabbet edelim" diye düşündüm.
Mutfak işinden de anlarım.
Donattımsofrayı.
Bayağı uğraştım. Hepsinin, ayrıayrıne yemekten, ne içmekten hoşlandığını iyibilirim.
Bayağı da para gitti.
Birinin yediğini öbürü yemez.
Ötekinin içtiğini beriki içmez.
Dört kişilik sofra kurdum.
Mumları da yaktım.

Bak hepsi, Erick Satie severdi.
Hatırladım.
Müziği de ayarladım.

Geldiler.
20 yaşında ben, 35 yaşımda ben,
40yaşımda ben ve bugünkü ben dördümüz
20 yaşımdaki beni, 35 yaşımın karşısına oturttum.
40 yaşımınkarşısına da, ben geçtim.
20 yaşım, 35 yaşımı tutucu buldu.
40 yaşım ikisinin de SALAK olduğunu söyledi.
Yatıştırayım  dedim.
"SEN KARIŞMA MORUK" dediler.
Büyük bir hır çıktı.
Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
20 yaşım kırk yaşıma bardak attı.
Evin de içine ettiler.

Bende kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine.

Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti, yarın meçhuldür, O halde ömür dediğin bir gündür,o da bugündür

Ali Poyrazoğlu

21 Ocak 2012 Cumartesi

Gözleri Siyah Kadın

Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki
Çok sevdiğim başına yemin ediyorum ben
Koyu bir çiçek gibi gözlerin kapanırken
Bir dakika göğsünün üstünde olsa yerim
Ömrümü bir yudumda ellerinden içerim
Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki.

Nazım

---------
Bu şiiri hep bana yazmışın gibi okurum ey Şair.
Senin gibi ölmeyi göze alarak, aşkla yazarak, farkındalıkla yaşayarak hayatı sonlandıran bir başka adam gelmeyecek herhalde bu dünyaya...
Belki de senin gibi sevecek bir adama yetmeyecek bende var olan yürek..
Onu bunu bilmem ama, bu şiiri hep bana yazmışın gibi okudum ey Şair.
Siyah gözlerimin güzelliği konusunda tevazu göstermeden...
ve hep inanarak kalbin gözlerden kendini ele verdiğine...

Ben her doğum günümde kendime bu şiiri okudum ey Şair... Senin sesinden... Başkasını hayal etmeden...
------------

İyi ki doğdum... Gördün mü bak 25 oldum :)
Gün gelecek, bu şiiri ..... Neyse Şair boşver gerisini...
İyi ki doğdum! İyi ki kadın oldum, erkek olarak gelmek de vardı şu hayata!
İyi ki doğdum! İyi ki paha biçilemez dostlar biriktirdim, iyi ki bilim insanı oldum, iyi ki gözleri siyah bir kadın oldum, senin elinden bir şiire gönderme yapılabilecek...
İyi ki doğdum, iyi ki öğrendim sevmeyi ve iyi ki İNSAN oldum! Hepsi bu!

15 Aralık 2011 Perşembe

Sorgu

Bilimsel bilgi birikimim konusunda değil bu düşüncelerim. 
Peki ya hayata dair bildiklerim...
Bizzat yaşadıklarımla biriktirdiklerim ve 
tüm o gözlemlerim-günlerce ve gecelerce üzerine düşündüğüm tüm insanlık halleri... 
Ya hepsi bir anlık yanlış farkındalık an'ının sanal oluşumlarıysa... 
Gerçeklik neresindeydi hayatın, ne zaman emin olabildik ki? 
Gerçeklik, egonun yarattığı mükemmel düzenlenmiş bir "sahte hayatın" süslü ismi değil miydi? 
Mutluluk, zorunda bırakıldığımız doğallıktan yoksun bir çırpınış, 
huzur ise anlamını bir türlü bilemediğimiz karışık bir kavram,
kaos hep korktuğumuz doğal sürecin ta kendisi değil miydi? 
Kadınlık mesela, bu mükemmel gerçek dizaynında, "mükemmel beden" ile özdeş, 
Erkeklik ise nedeni sorgulanmayan içi boş kıskançlık, gövde gösterisi ve şiddet ile birleştirilmemiş miydi? 
İnsan olmak ne demekti? 
İnsan gibi yaşamak.. Neydi erdemlerimiz, öğrenmiş olmamız beklenen ?
Sadakat, doğal sürecin getirdiği çok eşliliği, hangi sanal olmayan düzende yeniyordu?
Gerçek, benim deney setimin sonuçlarının ötesine geçebilmiş miydi?
Neydi gerçek? 
Hangi mutluluk anı sonsuza dek sürüyordu ve mutluluğun tanımını kim yapmaya cüret ediyordu?
Kafam karışık biraz... 
Kafam karışık bu ara... 
Oturup düşünmeye bile fırsat bulamadığım şu aralar, sosyal belleğim bildiklerini ve biriktirdiklerini  sorgulamakta. Bilimsel bilincim ise elektrik hattını her an daha fazla arttırmaya çabalamakta...
Karışık kafam biraz. 
Sanal olması çok muhtemel, bu kısır ve kısıtlı sistemin yarattığı sözde mükemmel düzenin tam ortasında, 
ruhum,
mutluluk denilen boş duygunun çok ötesinde, bir sevinç bahçesi yaratmaya çabalamakta...
Karışık düşüncelerim ve çalıştıkça açılan zihnim, araladığı perdelerin sebebini, kıvılcım saçan elektrik hatlarına bağlamakta... Yani karışıklıktan ve sorgulardan fazlasıyla keyif alır durumda. 
Demem o ki, senin mutluluk sandığın, koca bir sanrı, ortasına seni, bizzat seni hapsettiği
ve yok mu o gerçeklik diye direttiğin şu harika düzen;
uğruna şeytanın avukatlığına soyunduğun o renkli düzen, aslında gözünü boyamak dışında,
bir boka yaramamakta... 
Üzgünüm dostum, karamsarlık değil benimkisi, 
alenen GERÇEK, inat etsen de, kabul etsen de, işte bu, GERÇEK-liğin ta kendisi!

29 Kasım 2011 Salı

Açık Mektup

Hayat beni yoruyor bu ara... pek halim yok!
Dostlarımı arayamıyorum, unutmuşum öğretmenler gününü misal, bana hayatı öğreten Hocalarıma bir telefon edemedim, sözleştiğim arkadaş-kardeşlerimle sözleştiğim günü yaşadığımın farkına bile varamadığım zamanları deneyimliyorum.
Günler su gibi geçiyor ve yetiştirmek zorlaşıyor işleri... .uykulardan ve dinlemelerden çalıyorum...
Tez ve tüm başvuru krizleri bittiğinde hayatımda kaç kişi kalacak beni her halimle kabul eden, inanın buruk bir merak içerisindeyim...
Sonuçta herkes haklı, vefa da karşılıklı...
Ne desem boş lakin açık bir "kusura bakmayın"dan başka...

Seni Çektim İçime

Bir depresiflik var üzerimde hayırdır işallah...
Bunun PMS etkisi olduğunu ve geçeceğini ümit ediyorum!

"Seni buldum içimde yara diye, sar diye diye,
Zamanları topladım, al diye, kal diye diye..."

Depresif olmak işime gelir aslında benim. Bulaşmaz pek kimse bana, yalnızlığımla baş başa etki faktörü yüksek yazılar yazarım.
Ne yalan söyleyeyim bu ara, bu sıkışıklık, hep bir şeyleri yetiştirme çabası içinde olma hali, yorgunluk ve yoğunluk arasında çok depresif olmasam da olur hani...

Ama şarkı çok iyi yahu, çok iyi...



Hakikaten içirtir sigarayı ardarda, koyduğu o duman resmine eşlik et diye, öl diye diye...