Sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2015 Perşembe

Yitirmeli ne varsa, başlamalı yeniden.... Kısım 2


Öyle durursun bir an. Bir an için her şeyden vazgeçesin gelir.
Bir garip özgürlük gelip vurur midenin ortasından bir yerden. Sen öyle sanırsın.
Senin o özgürlük sandığın aslında korkunun ta kendisidir. Özgürlük bugüne kadar bildiğini sandığın şey değildir aslında. Özgürlük sana "şimdi hemen kaçmalısın" demez örneğin. Tam aksine, özgürlük sana, "şimdi, tam şu anda sahip olduğun ve inandığın tüm bu değerler için mücadele etmelisin" der.
Aşk için, verdiğin emeklerin haksızlığa karılıp yok olmaması için, sevgi için, fikri-vicdani-bedenen bağımsızlık için... hep mücadele etmen gerektiğini söyler sana.
Sevildiğini hissettiğin her an sana kaç diyen, kaybetme korkusu ile yüzleşme cesareti olmayan egodur aslında. Ruhunun aşkla dolmasına ve çoğalmana, taşmana izin vermeyen, emek verdiğin işi tamamlamana set çeken, ülken için, ekonomik özgürlüğün için, kadın olarak değer görmen için mücadele etmekten seni geri tutan hep o  korkak, zavallı parçandır.
Seni kısır bırakır. Seni eksik bırakır.
Sonra bir adam gelir. Yavaş yavaş sever seni. Sever ama sadece. Aşkını sevgisine karar. Koşturmaların arasında heba etmez. Yormaz. Korkutmaz. Zavallı korkak tarafın fark edemez olan biteni.
Sevgi iyileştirmeye başlar açık kalmış yaralarını yavaş yavaş. Her gün biraz daha geriye ittirdiklerinle yüzleşirsin. Eskiden kalma aşk kırıntıları, geçmişte kalamamış yürek yaraları değildir yüzleştiklerin.
Açık ara kuvvetli, yıkılmamak için yok saydığın hayata dair çözülememiş çocukluk sancılarındır ortaya çıkan.
Bir sen vardır senden içeri. Kimsenin duymadığı, kimsenin görmediği, hep saklandığın, hep kaçtığın.
Seni yıkıp geçmesin diye, kahkahalar ile bastırdığın göz yaşlarından kalan kırık, yarım ve hasır altı edilmiş anılar.
Hasır altı edilmiş olduklarına inandığın ölümle geçmiş yıllar.
Arada bir "mı acaba?", "bir üzerine eğilsem mi acaba, bir dursam bulsam mı acaba hislerimi?" dediğin ama kısır tarafında hep bertaraf ettiğin o güçlü ve karanlık zamanlar.
Çocukluk hayallerinin yanı başında duran, ailen tarafından sevgiye boğulduğun için hayallerini örtmeyi başaramamış ama seni hep bir başkası yapmış, bir türlü kendini bütün hissedememene sebep, geçememiş geçmiş... Yanlış anlaşılmalar, kimliğini bulamamalar, özgürlük sandığın kaçmalar ve ölüme meydan okuma meğilinde olmalara sebep bi'çare geçmiş, "şimdi"yi yoran...
Bir yandan intihara sürüklenmene engel olan o güçlü inanç! Tam ortasında yürüdüğün o ince çizgideyken inan-mayı seçmene sebep rüyalar, sanrılar, hayal sandığın samimi kahramanlar...

Durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu özgürlük değil. Bu kez sanmazsın, bilirsin. Bilirsin ki bir şeyler ters. Kaçıyor elinden hayat.

Bir adam çıkagelir. Aşkın kaotik coşkusunu yüklemeden önce kalbine, omuzlarına, bedenine; sana alışmayı seçer, konuşmayı... Anlayamazsın olup biteni. Kısır tarafın, bu gelenin "ezber"lediklerinden olmadığını fark eder. Karışır kafası ama korkmayı da beceremez. Bu kez, kısır tarafındır kısır ve kırık kalan. Onun çevrene ördüğü duvarlar çatlar bu kez ve sızar kırıklarından bunca yıldır içinde saklanan sen.
Sendeki sen, özgürlüğüne ilerler koşar adımlarla...
Bir sonraki dönüş çok geç olabilir telaşıyla, maskelenmiş her şeyi de su yüzüne çıkararak, açıklığa koşar durmaksızın. Kadınlığını ve en  naif taraflarını gösterir sana, iyimserliğini, affetmeyi öğretir, öfke ve hırslarını, korkularını ve sınırsızlığını tanıtır.. ve kendine ne denli yabancılaştığını, yabancılaşabileceğini....
Büyümüş bedeninin tam ortasında kalmış küçücük kız çocuğu/erkek çocuğunu buldurtur.. Çocukluğunun ayrım yapmadan seven cinsiyetsiz yıllarını anımsatır. Bedenindeki organlarına inat nasılda eril, nasılda dişi enerjinin bütünlüğü olduğunu hatırlatır.
Üzerine geçirdiğin o güç, o çekici sandığın dayanıklılık kostümünün altında yok olduğunu anlatır ruhun sana.
Özlemelerinin başka insanlardan çok kendine olduğunu gösterir.
Sor der. Sor kendine n'oldu? neden? neredeyim ben?
Kimim ben?
Sen sordum dersin. Sordum sanırsın sen bunca yıldır. Sanırsın sen, hep yaptığın gibi. Gereksiz kabullerin ve kabullenmelerin altında yıpranırsın. Güçlü görünmek gerekir, dayanıklı kalmak gerekir, göstermemek gerekir acıyı, niye mutlu olunmasındır ki, yahut niye zaman zaman bıkkın...
Koşar adım ölümden kaçtığını anlarsın.
Koşar adım hayattan giderek sıyrıldığını, münzevileştiğini, abdallaştığını...
İçemez, sevinemez, sevemez, eğlenemez ama daha kapalı, daha da yalnız olduğunu görürsün seni dışarı çekmeye çalışan onlarca insana inat...
Meyledersin böylelerine.. Ben zannedersin, hep yaptığın gibi. Haksız da değilsindir. Sen nasıl hissedersen öylesini çekersin. Sen bulmaya çalıştığın seni tamamlayacak olanları çekersin hep... Bir türlü anlamak istemezsin...
Yaşla falan da alakalı değildir hani ama sen yine yaş döngüsü bu ya geçer dersin, doyduk herhalde artık yeter dersin, ne güzel işte evdeyim oh ne ala dersin... Yine en doğru bildiğin senin ki sanırsın sen... Genellemelerden kaçarken kendini genellemelerde yok ettiğin diğer tüm zamanlar da olduğu gibi...

İşte tam bu noktada durasın gelir bir an. Öyle her şeyi bırakıp kaçasın gelir. Bir an fark edersin ki bu kez kaçmak değil içinden gelen, olduğu gibi bodoslama dalmak. Yüreğini duyarsın kim bilir kaç yıl sonra ilk kez.
Bilirsin bu kez mevzu büyümek değil, mevzu sendeki senle yeniden arkadaş olabilmek...
"Affedebilmek şeytanı kimi zaman çok üzer"...
Yersin o tokadı yine ve bu kez bu tokat, kendini affetmen gerektiğini anladığın için gelir.
 İşte onu nasıl yapabileceğini bilmezsin. Nasıl affedilir ki kendim kendine... bilmez, bilemezsin... Hep birini suçlamak gerekli değil midir dersin, kendini affetmek için.
Büyük bedenlerin ortasında kalmış o ufaklığı suçlarsın o yüzden. Senin yüzünden dersin. Sen beni hep bir adım geride tuttun. Hep masum kıldın. Sensin bana köstek. Kocaman gözleriyle acır o ufaklık senelerce. Acır acır ve sonunda acıtır.. Dağlar içini. Karartır. Şimdi artık bir de ufaklık vardır yeniden arkadaş olman gereken.
Ne bi'çare bir yalnızlıktır dersin. Çıkar biri sever seni. Aç gözlülükle yiyip yok etmek istemez. Şaşırırsın. Sever seni. Öyle, olduğun gibi, söylemeye ihtiyaç duymadan sever. Kendi dilinde sever seni. Edebiyatın diline karıp da mecazlarda yok etmeden sever...
Bilirsin ya sen sevgiyi. Bildiğini sanırsın ya. Kalakalırsın karşısında bu şatafatsız sakin sevginin.
Anlayamazsın. Yıkılmıştır ezber. Bozulmuştur oyun. Bi bok olmadığını, bildiklerinin idealist bir sanrıdan öteye geçmediğini anlarsın. Gördüklerinse yalan. Koskaca bir yalanın ortasında kendi yazdıklarını oynadığını anlarsın.
Vurur sana hayat. Duvara toslarsın. Götü boklu bu saçma düzenin makarası olduğunu ve hep aynı saçmalıkları kabul ettiğini anlar ve yaralanırsın. Bir kez daha. Tek bir farkla ama, bu kez bu yara senin yok farz edebileceğin gibi değildir. Açar, daha çok açar, tüm paketleri açmak için usturayla derin bir çizik atar.
Kaçışın yok açacaksındır, görecek, yüzleşecek ve gerçekten ilk kez gerçekten özgürleşeceksindir...
Hiç bir özgürlük yolu kolay olmamıştır okumuşundur çok kez, şahit olmuşundur... kolay olmayacaktır...


4 Şubat 2014 Salı

Bir "menekşe" bir çok şey anlatırsa

Çocukluğumdan beri severim menekşeleri.
Babaannemin her renk menekşeleri vardı salon camının önünde. Onlarla konuşur ve kendisine yol gösterdiklerini söylerdi rahmetli.
Bilemezdim o zaman ne kadar anlamlı bir şey söylediğini.
Belki en sevdiğim çiçek değildi menekşe başlarda ama benim de bir menekşem var son yıllarda pek de çok sevdiğim. Ankara'nın hayatıma kardığı nice güzel şeyden herhangi biri. Güzel bir çiçek. Hem de mükemmel derecede mavi, mükemmel derecede mor ve mükemmel derecede sarı ve yeşillerin en güzelinden. Evet evet hepsi de aynı çiçekte, hepsi aynı menekşe'nin üzerinde.
Bana yol gösteren, ışık da veren ve her karanlıkta birbirimize can cana rast geldiğimiz bir sırdaşlık bizimki.
Benim rengarenk ve ismiyle münhasır bir menekşem var. Babaanneciğimin miras bıraktıkları gibi ve herkesin sahip olabileceği türdeşlerinden biraz farklı bir biçimde.
Sahip olduğum için şükrettiğim ve dostluğuna müteşekkir olduğum o rengarenk menekşe'min varlığına duacıyım... Fiziki ve akli melekelerinin güzelliğine hayran ve sırdaşlığına özlemli.
Mevsimler ve mekanlardan bağımsız olarak, dirayetli bir şekilde dünyanın her yerinde yanımda olduğu ve olacağı için ise ben herkesten daha şanslıyım.
Benim çiçeğim bana çok şey anlatırken yine bu akşam, bir kez daha, bağımsız bu yollarda, yalnız ama ışıklardayım...

5 Aralık 2013 Perşembe

Bu kez gerçekten sana sevgilim

Sen benim canim,
evimin dördüncüsü ve bir ömür gönlüne gönlümü karmak istediğim,
öteki yarım, hayallerim ve evimsin...
Allah'ıma korusun diye yalvardığım, gözümden sakındığım, varlığına her an teşekkür ettiğim sevgilimsin...
En yakın arkadaşım, meslektaşım ve aşık olduğum adam,
Kokusuna hasret, ellerine vurgun, bir bakışına yanık, öpüşüne teslim,
Sen memlekete duyulması hiçe sayılan özlemin sebebi, insana Nazım gibi aşık da olunurmuş dedirtensin... 

26 Ocak 2013 Cumartesi

Gitmek vs. Ölüm

Gitmek.
Evden çıkmak. Durağanlaşmış ve sıradanlaşmış hayatında yapacağın en derin değişikliklerden biri.
Yeni bir hayata yelken açmak. Hep istediğin. "Artık zamanı", "daha da beklersem geç olacak" dediğin.
Gitmek.
İki cümlelik bir sohbetin tam ortasındaki 3-5 kelimelik söylenme sırasında, duvara çarparak fark ettiğin gizli kalmış o sinsi "Ölüm" duygusunu anlayana dek, yalnızca korkaklık ettiğini düşündüğün için kaçak oynadığın, o mevzu bahis; gitmek...
Yine karşına çıkan ölüm. Kabul ettiğin, affettiğin, özgürlük bildiğin ölüm.
Yine ağabeyin. Yine çocukluğun. Yine elini kolunu bağlayan ölüm.
Hayatının, çözümledikçe başka düğümlerini bulduğun bu hayretten hayrette salan son 1.5 yılında, gitmenin de ölümle kodlandığını keşfetmen.
Aslında mevzunun ne korkaklık, ne yetersizlik, ne yapabilirlik olmayışı.
"O gitti ve öldü". deyişin çok içerilerden.
"Ben gidersem ve ben de ölürsem o zaman katlanarak büyür bu acı" isyanın, senin bile hiç anlamadığın bu güne değin.
Halbuki gitmek; değişiklik, yapabilirlik, yeni bir vizyon, yeni bağlantılar, heyecan, ve hepsinin yanında gitmek, aşk demek bu kez senin için.
Ah Zerdüşt, dipteyim. Çok fena yere yapıştım. Belki de bu sonuncusuydu aradıklarımın. Bu, tüm zırhlarımın sebebi, bu reddedişlerimin ve vazgeçişlerimin anlamlı nedeniydi.
O gitti ve kader onun gitmesinden bağımsız bir biçimde, vaktini tamamladığı anda aldı onu.
Gitmek belki de sadece bu sebep-sonuç ilişkisinin içindeki bir noktaydı, kim bilir. Gitmek onun kaderinde bir adımdı.
Zerdüşt, haydi şimdi dokun gönlüme. Şimdi lazım işte nicedir vaktini kolladığın yardım.
Gitmek, benim için yaratıcılık, yeni bir yaşam, güç ve birlik; insanlık ve huzurum için.
Haydi Zerdüşt, çöz ve kır tüm bağlarımı. İyileştir ve inandır; işte şimdi, şimdi bu zamanda beni.
Haydi Zerdüşt... Haydi...

   

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Temiz

"Ben yatıyorum" dedi ve ekledi, "ben sabah kahvaltı ederken sen yatıyor olmayacaksın değil mi?".
Sanki onu odaya uğurlarmış gibi elimi salladım. "Merak etme, o kadar ayakta kalmayacağım, geliyorum bir kaç saate...".
"Tamam o zaman, üşümüş ayaklarını yapıştır ve uyandır beni ki anlayayım geldiğini" dedi gülümseyerek...
"Olur" dedim, kızarmış yanaklarımla gülümserken ve sesim coşkudan titrerken...
"Hadi tatlım git uyu ve beni merak etme" dedim.. "Olur" dedi, öptü ve uyumaya gitti.
Biz yan yanaydık. Kim inanırdı ki bedenlerimizin aynı evde olmadığına...
Hayal güçlerimiz sayesinde ayakta kalmayı başarıyorduk.
Özlemek eylemini her gün yeniden öğreniyorduk...
Bense, artık var olmadığına inandığım nice şeyi, yeniden hatırlıyordum...

10 Nisan 2012 Salı

Gözyaşlarım Mutluluktan, Doyasıya Mutluluktan...

                                                                  Ankara, 10 ->11.04.2012, 03:00 suları

Kelimelerimi toparlayamıyorum... Lal oldu dilim.
Çok zor. Çok zor, duygularımı bu kadar coşkunken yazmak.
Üstelik yorgunum aslında.
Dolu dolu geçen bir sabahın ardından, gülmekten, dans etmekten, şarkı söylemekten ve mutluluktan yorgun düşmüş durumdayım.
O kadar mutluyum ki...Uyutmuyor bu mutluluk..Bana sunulan bu olağanüstü sevgi, tarifsiz bir özgürlük ve sınır tanımaz bir yapabilirlik katıyor... Sevgiye boğuldum. Taştım ve bundan böyle asla tek çocuk değilim!...
Bu muhteşem işin mimarlarını, o defteri dolduranları ve dolduracakları ölene dek yanımda taşıyor olacağım!!! Ben "nefes veren dostlar" bahşedilmiş bir insanım. Bunu anlatmak imkansız belki, ama hayat bundan sonra bir daha hiç soluk olmayacak. Olamayacak çünkü.
Suskunluklarıma bile renkleriniz karılacak.
Acırken her hangi bir zaman dilimde, herhangi bir sebeple ruhumda bir yerler...Yazılarınızda gizlenen gülümsemeler yayılacak beden iklimlerime.
Hırçınlıklar, fotoğraflarımızda ve minicik bir el defterinde eriyip, yok olacak...
Ağlamak hiç bu kadar keyifli,
Suskun kalmak ise hiç bu kadar gürültülü olmamıştı.
25 yaş benden pek çok şey aldı, çok törpüledi, çok acıttı...
Ne yalan söyleyeyim, bir yandan da beni böyle özel kılacağını düşünememiştim.
Özel olduğumu hissettim bu akşam. Sevildiğimi hep hissetmene rağmen, bundan sonra bunu hep bilecek olmak, sevgiyi görmüş olmak, mertebe attlattı...
Sevgiyi gösterdiniz bana. Beni daha mutlu edemezdiniz.
Alt tarafı doğum günü diyen on'ların arasında, geçtim kocaman bir dost meclisinin bunu yapmasını, tek bir kişinin bile böylesi pahabiçilmez bir hediye vermesini düşünmezken, tüm dostlarım, sevdiklerim, arkadaşlarım bir araya gelip, aylarca uğraşıp, beni arş'a yükselttiler...
Ağlamaktan gözlerim yandı. Gülmekten ise yanaklarım....
Mutluluktan ağlama şansına erişen insanlardan oldum.
Mutluluktan yorgun düştüm. Allahım ne kadar şanslıyım!...
Allahım, ne kadar teşekkür etsem az. Her biri senden bir tezahür gibi ne yalan söyleyeyim...
Henüz belirsizlikte her şey belki. Belki, 1 ay sonra görünecek yeni geleceğin gerçekleri, getirecekleri.
Kaygılar, korkular ve derbeder edebilecek bir yalnızlık taşırken gelme olasılığı olan yeni gelecek, siz bana dayanma gücü, siz bana coşku ve siz bana bir deftere sığan, bir ömürlük mutluluk bahşettiniz...
Ankara'nın o nefis "bozkır'da güneş batışında" oluşan gökteki mor'larım ben, siz bakıp hayallerinizi kattıkça.
Sizlerle ben hep özgürüm, sizlerle ben hep güzel, sizlerle ben hep bütünüm ve sizlerle hep insan...
Suretteki Aysu'yum ben, bir yerlerde bir biçimde hatırlanacak ve dahi unutulacak olan, ama esas olan şu ki, her biriniz var oldukça,
suya vuran Yakamozum ben, kıpırtılı, ışıltılı ve sonsuz...

Sevgi görülür mü peki? Benim ki gibi bir dost meclisine sahipseniz eğer, görülür, duyulur, bilinir, dokunulur ve tadılır... Utandırır sevgileri o dost meclisinin, masumiyeti hatırlatır.
Öyle bir görülür ki o sevgi, karşılığında önce coşulur bir nehir gibi, sonra susulur ovalarca...
Bitti sözcüklerim. Gerisi için korkarım, duygular yiter, kelimeler dilin edebi güzellikteki yalanına meyleder diye...
Susarım bu yüzden. Sustum.
Sizi sevdiğim, aşikar...

9 Ağustos 2011 Salı

Kadın Olmak


Yukarıdaki sahne herhalde yapıldığı yıldan beri neredeyse 5 belki 6 kuşağın gençlerini yüreğinden vuran bir filmin, filmin tamamı kadar etkileyici olan o son sahnesi...

Allahım beni böyle bir karar vermekten koru dediğim az durumdan biridir ne yalan söyleyeyim...

Kimbilir kaç kere izledim bu filmi. Her izleyişimde ağladım, öfkelendim. Her izleyişimde başka bir şeyler keşfettim. Ama bu kez dikkatimi çeken daha farklı bir iki şey var olgunlaşmış ve kadın olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha fazla anlamaya başlamış şu ruhumla.

Asya aşıktır; köpek gibi, nefes alamamacasına, yaşayamamacasına... Ama annedir Asya, tek değildir artık hayatta, özgür değildir artık - gönlünün her istediğini yapabilme özgürlüğünde değildir...
Aldığı her nefeste, çektiği her acıya rağmen "İlyas" demektedir Asya, aldatılmışlığına, yalnız bırakılmışlığına ve duyulmayan nice çığlığına rağmen...

İlyas da aşıktır, köpek gibi... Dönüp dolaşıp bulduğu hep Asya'dır. Aldığı her nefes Asya'dır. Uykusundan uyandıran, daldığında sayıklatan, farkında olmasa da ayakta tutan hep Asya'dır. Ama Asya sorumluluktur, Asya ilmek ilmek işlenen hayattır, Asya her derdine ortak olan ama ihtiyacı olduğunda yanında olunması gerekendir. Asya, omuz verilmesi gereken, beklentisi olan, desteğe ve korunmaya ihtiyaç duyandır... Asya emektir... Asya eştir, adam dediğinin kadınıdır Asya. Çok güçlüdür ama kocasının yanındayken değil...

Cemşit, sevgi dolu güvenilir adam. Karısını seven, çocuğuna rol model, dağ gibi bir baba. Babadır Cemşit, candır, güvendir. Ama hepsinden öte Cemşit saygı duyan, saygı verendir. Bu son sahnede aslında hep gözden kaçırdığımız bir şey var belki, Cemşit koşarak gelmiş ve "aldırma gönül"'e belli bir mesafede durmuştur. Durmuş; Asya, Samet ve İlyas üçgenine bakmaktadır. Bekler Cemşit. Sırasını bekler. Çünkü içinde erkek olma bilincini taşır. Çünkü verdiği emeği bilir. Çünkü sevgisini saygıyla yoğurmuş bir adamdır o, babadır. Çocuğuna verdiği sevgiyi bilir. Karısına verdiği güveni bildiği gibi. Asya ayaklanır, elinde oğlunun minik eli, yürür... Ona nefes aldıran aşkına ve onu ayakta tutan güvenli kocasına doğru...

O yürüyüşü çok kez izledim. O an vermiş olduğu karar Asya'yı hangi adama götürmekteydi hiç bilemedim. Belki de tüm sezgileriyle anlamaya çalışıyordu kadın duygularını.

Asya, onu beklemekte olan iki adama doğru yürürken, yine Cemşit öylece bekliyordu. Artistik bir hamleyle ardına bakmadan gitmiyordu, ben sana bunca emek verdim bana geleceksin diye bir halden ötekine bürünmüyordu, sessizliğini, vakurluğunu ve sevdiği kadını ve oğlunu kaybetme riskini göze alarak - yani aslında varını yoğunu, her şeyini kaybetme riskini göze alarak - kadınının seçimine saygı duyarcasına bekliyordu. Olduğu gibi. Ama dağ gibi de duruyordu, buradayım gel dercesine.

İlyas da bekliyordu. Ama ıslak bakışları ile hala aynı çocuklukta ve hala aynı avarelikte ki haliyle. Beni seçmeyeceksin de kimi seçeceksin, bunca yıl ayrı kaldığımız yetmedi mi, bize bunu niye yapıyorsun gibi, hayatı, geçen zamanı ve onları ayrı bıraktığı için kadını suçlayarak duruyordu.

Asya yürüyordu, ömrünün en uzun yolunu olabilecek en kısa zamanda katediyordu. Kim bilir ne çok şey düşünüyordu... Kim bilir ne çok acı çekiyordu. Yürek ile beyin arasında kalmak işte öyle bir yorgunluk yaratıyordu insanın üzerinde. Omzunlarından basan, ayaklarından geri geri çeken bir kadın postürü...

Asya tek değildi artık, Asya anneydi... Düşünmesi gereken kendinden çok önemli bir varlık vardı hayatta, oğlu...

Asya belki de tam o anda, Samet'in seslenişiyle veriyordu kararını Cemşit'e doğru.
Ama Cemşit hala Asya'yı alıp kaçırırcasına oradan uzaklaştırmak adına her hangi bir şey yapmıyordu. Oğlu babasını seçmişti beklenildiği gibi ama ya karısı. Canı, cananı onu seçecek miydi ? Kadını özgür bırakıyordu aslında Cemşit. Sadece durarak. Başka hiç bir söz etmeden, hiç bir hareketle kadını incitmeden. Oğlu ona koşarken bir kaç küçük adım atmıştı aşkın hüküm sürdüğü yere. Ama biliyordu oraya giriş izninin olmadığını. Oraya attığı her adımda sevdiği kadını, yol arkadaşını kaybedeceğini biliyordu. Duruyordu Cemşit. Güveniyordu yüreğine, Asya'sının yüreğine. Onun anneliğini, kocasına duyduğu saygıyı biliyordu. Saygının olmadığı bir yerde sevginin olamayacağını biliyordu ve belki de sırf bu yüzden duruyordu, öylece. Kararı özgür iradesiyle almasını sağlıyordu Asya'nın. Sonuçta bir seçim yapıyordu kadını ve geri dönüşü yoktu hayatın, olmayacaktı...

Cemşit dururken, İlyas üzerine gidiyordu. Aşkın o çığırtkan halini gösteriyordu bir kez daha. Al yazmalım diyordu, bakıyordu, tüm cüretleri aynı bakışta toplayarak arzuluyordu... Asya bakıyordu soluğunun sahibine. Gözünde yaşıyordu gidişi, kaybedişi. Bir seçim yapıyordu. Bedeninin doğrultusu güveni, sadakati ve saygıyı seçiyordu. Yani bu üçgenin oluşturduğu sevgiyi. Hayat aşkla yürümüyordu ne de olsa, sevgi sevinç, sevgi saygı ve sevgi pür bir birliktelik, yol arkadaşlığı getiriyordu. Asya'nın tüm beyni, tüm nefesi aşkta kalırken, gönlü ve bedeni onu zorlamaksızın bekleyen sevgiye gidiyordu.
Onun için o efsanevi cümleyi söylüyordu içinden "sevgi neydi?, sevgi emekti...".

Asya, yorgun ama güvenle sığınabileceği limana doğru giderken tüm bedeni bir kez daha, son bir kez daha bakıyordu ardı sıra... Hadi diyordu, hadi al götür beni. Aşk anlamazdı ne bakıştan, ne susuştan, ne de o sözsüz çağrılardan, bilmiyordu. Aşk, coşkun bir nehir misali anca çağlardı, düşünmeksizin önüne katıp yardan aşağı bıraktıklarını, yok ettiklerini, kırdıklarını fark etmeden akardı afet misali... Anlamıyordu İlyas, Asya'nın bakışını, isyanını, çığlığını. Beni terk etti, bizi yok etti, bana bunu nasıl yapar diyordu. Anlamıyordu kadın olmanın getirdiklerini, anlayamıyordu acısını Asya'nın yüreğini kavuran. Koşup kolundan tutup sevginin karşısında dikilemiyordu, cesaret edemiyordu kalıcı olmaya, sevgiye dönüşmeye gücü yetmiyordu. Benliğin yenilmişlik egosuyla onu cezalandırıyordu İlyas. Yani ironik bir şekilde Al yazmalısını cezalandırabiliyordu. Beni kaybettin deyip çekip gidebiliyordu. Halbuki sevgi, olan bitene, aşkın o sınır tanımaz halini görüşüne rağmen kucak açıyordu, koruyup kolluyordu, ısıtarak yumuşatıyordu sivrilikleri ve örtüyordu tüm günahların üzerini güneş gibi, toprak gibi...

Enfes dizelerinde Murathan Mungan'ın yıllar sonra dediği gibi; Asya'nın aşkı kendini temize çekiyordu Cemşit'in sevgisinin yanında ve İlyas, anlayamayan tüm kazananlar gibi terk edip gidiyordu*...

Aşk, İlyas'ın öfkesinde yıllar boyu kadını suçlayarak bir ömrü yakarken, sevgi ise birlikteliğin sevincini, zamanın iyileştiriciliğiyle yoğuruyor ve böylesi bir vakur duruşla bir daha asla kadının suratına "sen aslında beni değil hep onu sevdin" diye vurmazken, tam aksine "sana nefes veren o aşkı değil beni seçtin" diyerek her geçen gün kadınını daha çok seviyor, daha çok benimsiyor ve daha çok ruhuna katıyordu... Birbiriyle bir daha kesişmemek üzere ayrılırken yollar, aslında ele ele o 3 kişi bağıra çağıra bize tam olarak bunu anlatıyordu...

Kadın saygıyla büyüyor, sevgiyle çoğalıyor ve aşkla tamamlanıyordu.
Yani aslında sanıldığının aksine, sabırla ve sadakatle işlendiğinde birliktelik, kadın hiç olmadığı kadar aşka doyuyordu... Ve tabiki yanındaki adamı kendi doygunluğunca mutlu ediyordu.
Belki de ben hala bu çağların olmayan bir yaklaşımla aşkı böyle tanımlayıp/böyle yaşamaya çalışıyordum..
Kim bilir...
Hep söylediğimiz gibi kim neyi bilebilir ki zaten, aşkı bilmeye teşebbüs edebilsin?....

* Murathan Mungan'ın Yalnız Bir Opera şiirinden alıntıdır...