28 Mayıs 2011 Cumartesi

Cuma için güzelleme

Aynen öyle... Cuma için güzelleme.
Tanrım nasıl da yoğun bir haftaydı. Geçen 15 gün sanki çok sakinmiş gibi.
Bugün artık pes etti vucüdum. Hatta dün pes etti yaklaşık 18:30 sularında.
Yattığım yerde kaldım. Arada gözüm açılmadan yediğim bir-iki lokma yemek, ayakta olan bedenim tarafından yendi. Ruhum ise hala yatakta uyumaktaydı.
21:30 da tekrar yatıp ertesi sabah yani bugün 10:00 da kalkana değin uyudu ruhum. Uyudu ve dinlendi. Bedenimin de aynı şekilde dinlendiği gibi.
Uyandığımda üzerimde inanılmaz bir neşe vardı. Gözümü gülümseyerek ve 'ohhhh! cennetten geri geldim' diyerek açtım.
Tabii güzel anlar hızlı sonlanır ya hani. (Yazdığım an bir kaç şey geldi gözümün önüne, hızlı sonlanan güzel anlara dair.) Sizi feci etkileyen bir karşı cinsin hızla uzaklaşması ve afallamaktan hareket edemediğiniz o an, nefessiz kaldığınız biranda, camdan kendinizi aşağı sarkıttığınızda temiz havanın yüzünüze çarpıp içinize dolan o taze halinin etkisi, yağmur sonrası toprak kokusunu burnunuzun ilk aldığı ve size bir 'es' verdirttiği an, ilk dokunuşun yarattığı heyecan sevgiliye, ilk azar yenilen zaman gözüne girilmeye çalışılan öğretmenden vs, vs...
Her neyse ! Uyanışımın üzerimde yarattığı mutluluk anı çok uzun sürmedi sözün kısası.
Standart sabah operasyonlarından sonra, paldır küldür okula gidişi, sosyelleşmek için katıldığım ancak daha sonraları üzerimde yeni bir sorumluluk yaratan sevgili dans derneğimin yk toplantısı takip etti. Sevgili arkadaşlarımdan birinin bana sorduğu soru en ciddi olduğumuz gergin anı enfes bir şekilde dağıttı. Diğer iki arkadaşımızı göstererek "Aysu bizden, 3ümüzden sevişmeden, bak ama burası önemli, sevişmeden birşey çıkar mı?" diye sordu. Tabii ki hepimizin dağılması ufak bir ara yarattı toplantı haline ama, ara keyifliydi. Zaten bizim toplantılarımız, ben birşeylere hırlayıp gürlemiyorsam genelde sakin ve eğlenceli geçiyor.
Ardından bilimsel hayatımın devam eden 'deney süreçleri' beni yordu... Karanlık bir odada, iki göz deliğine ait bir mikroskobun başında geçirdiğim saatler bana çok verimli geri dönüş yapmasa da 'eh işte' denebilecek sonuçlar elde etmek de önemliydi.
Sonrasında ise, uzun saatler uyuma ve deneysel, toplantısal çalışmalardan ve kafa patlatmalardan sonra, TGIFriday yaklaşımına Friday Night Fever/Cuma Gecesi ATeşi'ni ekleyip ailecenek daha önceden biletleri alınmış Ajda Pekkan konserine aktık (!) tabiri caizse.
Ajda anlatılmaz yaşanır bir performanstaydı. Salon 90% oranında doluydu.
İnsanlar coşku saçıyordu.
Tüm bu coşkunun içerisinde babamın uyuma eğilimde ve kıpırdamadan konseri izliyor olması bir efsaneydi belirtmeden geçemiyorum.
Annemin Ajdanın giydiği babydoll tadındaki elbisesine takması ve bunu 'gözüme hitap etmiyor napıyııımmm' diyerek onlarca kez söylemesi, zaten ayrıca dalga geçilecek bis husustu...
Sanırım ihtiyarlıyor ya neyse... :)
Sonuçta bir Cuma gecesi de böylece (tabi eve gelince Beyaz showa biraz bakıldı) bitmiş oldu.
Cuma'ya güzelleme olsun diye de yazılıverdi işte böyle çala-parmak ;)

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Prensime...

Aşk gibi birşey seni sevmek.
Göğüs kafesimin ortalarından başlayarak karın boşluğumu dolduran bir duygu yaratıyor varlığın.
Bir süre önce bir erkeğe duyulmuş aşktan geriye bir boşluk olarak kalan o yer,
Senin dokunuşunla, bakışınla ve kokulu öpüşünle doluyor.
Ellerini avcumun içine sıkıştırışınla hayat denilen o kıymetli şey yeniden damarlarıma doluyor.
Gözlerini dikerek sana ait bir kaç beğeni jestini dışa vurduğun ve
Benim o minik anları yakaladığım her anda,
Yanaklarımın pempeleşmesine ve yüreğimin sevinçle ışıldamasına sebep oluyor o derin masumiyetin.
Gece uyanıp uyanıp sana bakarken ve üzerini örterken,
Karnımın ortasında beliren his bir alev gibi beni de yeni bir yaşamın karşı konulmaz isteğine sürüklüyor.
Kadınların bir noktadan sonra karşı koyamadığı,
Delicesine yoğun ve suçlunun hormonlar olduğu o tehlikeli duygu,
Bedenimi daha diri ve daha çekici kılıyor karşı cinse karşı...
İsmimi söylerken ki peltekliğin,
Tanımdan uzak hareketliliğinin yanında, o delice koşuşturmanın arasındaki sarlak hallerin,
Söz dinleyişin, dinginliğin, kendi kendine saatlerce oyun oynayarak zaman geçirişin,
Ailedeki herkese sevgini gösterirken yaptığın gibi,
Tanışmak için her gittiğin arkadaşın karnına dokunuşun ve el sıkışmayı tam olarak öğrenemediğin için el ele kalan hallerin,
Sana bakmayan kızların arkalarından bakakalışın,
Korktuğun an, taklidine bayıldığın yengeçler gibi yan yan gelişin ve bulduğun ilk bacağa sarılışın,
Sence kurduğun tam (!) cümlelerin bizler tarafından anlaşılmayışı üzerine yüzünün aldığı şekil ve çaresiz tekrar edişlerin,
Sesleri aynen taklit edişin ve içinde çalan müziğin bütün gece susmadan devam edişini, ellerini bacaklarına ve kollarıma vurarak dışa döküşün,
Ama hepsinden öte mahzun gözlerini kaçırarak, gülümseyen dudaklarınla bana 'Teysseee' deyişin beni halden hale sokarken,
İçimde aşk gibi birşey yaratıyor varlığın kuzum, miniğim, prensim..
Islak ve koklayarak öpüşlerinle uyandırılmayı ve ellerinin avcumu dolduruşunu özledim,
Oysa ki seni görmeden geçen epi topu 3. günün içerisindeyim...

17 Mayıs 2011 Salı

Kanıma Dokunan Birşeyler Var Kontrol Edemediğim

Öyle...
İçimi acıtan onca şeyin içerisinde, beni bu duyguya sürükleyen, dilimden bu derece derin ve keskin anlamlara sahip iki kelimeyle dökülen bir duygu; Kanıma Dokunmak! Güçlü, peşi sıra çaresizlik getiren ve acımasız iki kelime.
Öfkemi ve küskünlüğümü yükselten, cesaretimi yahut sizliğimi (!) yeniden sorgulatan, eylemsizliğime küfür etmeme neden ve bana bahşedilen bu beyni kullanamadığımı düşündürten onca şey.
İçinde yaşadığım bu ülkenin, bir 'halt' olma yolunda ilerleyen her kıymetli vatandaşı, pardon küçük burjuvasisinin kendi çapında entellektüel her aydını/aydın adayı gibi, elimden hiç birşey gelmeden izlediğim, giderek daha da kötüleşen, korkunun egemen olmaya başladığı ve beni ve benim gibileri gün be gün dışarıya doğru attığı muhteşem düzeninde, ne Neyzen gibi bir 'Hiç' ne de Deniz gibi bir 'İtici güç' olmayı başarabilmiş arafın çomak sokulası düzeninde kalmış bir 'halt'ım. (Kibarlık korunsun diye içimden geldiği gibi .ok diyemediğimden kaynaklanır bu kasılma!).
Tam birkaç satır öncesinde de söylediğim gibi giderek artan korku kültürünün içinde yer bulmaya çabalayan, sesini çıkarmak için uygun ve yürekli topluluklar arayan, giderek daha aktivist olan ve belki de hepsinden öte, ne olursa ama ne olursa olsun, düşünmekten ve soru sormaktan vazgeçmemeye çalıştığım hayatımın şu döneminde, tam anlamıyla yetişkin olduğumu hissettiren ve giderek daha da acıtan bir yaşamı yaşıyorum, yahut yaşamaya çalışıyorum.
O denli büyük bir araf ki bu. Şimdiye kadar hep gitmekle kalmanın arasında sıkışmış küçük bir kız çocuğu gibi hissederdim kendimi. Şimdi ise gidip de bir daha dönmeme arzusu/tiksintisi/isyanı ile bu ülke için birşeyler yapma ülküsünün arasında kıskıvrak sıkışmış genç bir kadınım. İki lafından biri koruma güçlerine, düzene, yönetime, adaletsizliğe, insanının aptallığına, kabul edişine sorgulamaksızın ve koyun sürüsü eğilimine küfür etmekle biten, çaresizlik hissindeki ateşi karnının tam ortasında hisseden, haksızlık karşısında nasıl bu denli suskun kalınabildiğine, nasıl da öylece olup bitenin kabul edildiğine ve en acısı da bu denli farkındasızlık çukuruna düşüldüğüne zerre anlam verememekte olan, iyi eğitimli (ve bu eğitimi, devam edecek olan öğretimle artacak olan), küçük burjivasinin entellektüel olmaya çabalayan genç bir kadın üyesi...
Komik değil mi? Durduğu yerden bakınca, şu zavallı gencin gördükleri içler acısından hallice değil mi?
Bu kadın sorgulama eğilimi yüzünden, şimdiye değin ne herşeyi ilk söylenişte kabul edebilmiş, ne saçma olduğu belli insanların birbirini kandırdığı üzerine vazife olmayan herhangi bir tartışmada geri durabilmiş ve ne de yüreğini yakan herhangi bir aşkı doyasıya yaşayabilmiştir. Bu da çok komik değil mi ? Aşk ne alaka ?
Olur mu? "Sen benim hayatımın anlamısın" diyen adama alaycı gözlerle bakıp "benden önce de bir hayatın vardı dimi hayatım, abartmayalım" demiş, "Seni aldatırım ben boşver" diyenine "o işi becerebilmek için kendini de aldatman lazım hayatta beceremezsin sen" diyebilmiş, bu yüzden genelde işleri zorlaştırmakla, fazla zeki olmakla, "niye şöyle bir kere de susuver"memekle, vb yaklaşımlara maruz kalmış yada yol yakınken korkulup yanıma gelmeden kaçılmıştır. Ben mi bünyeye zararım yoksa sadece beynimin soru soruyor olması mı başkalarına batıyor anlayamıyorum.
Herneyse. Zaten ben insanlığı bu ara pek anlayamıyorum. Düzenlerin içinde küçük, değersiz ve aşağılanan ruhları, yönetimi ele geçiren mental, ruhsal ve sezgisel Cahillerin egolarını, kafayı peri/melek/fal/ruhaniyet vb. ile haddinden fazla bozanları ve onların iş yapamaz hallerini ve alenen gözünün içine baka baka birine yalan söyleyen ve kandıran; cismi, sıfatı ve bitimi ne olursa olsun herhangi kimseleri ve o kimseye biat edenleri HİÇ ANLAYAMIYORUM!
Tabi bunun yanında anlayamadığım bir grup daha var. Ülkeye yön vermesi gereken, iyi eğitimli, iyi öğrenimli, sahip oldukları sosyo-ekonomik olanaklar ve bulundukları stratejik konumlar gereği bu ülkenin ileri götürücü gücü olarak nitelendirilebilecek, entellektüel birikimleri gereği aydın diye tanımlanabilecek o diğer grubu da anlayamıyorum.
Tam bu nokta da yardımıma inanılmaz bir tanımlama yetişiyor. "Aydın dediğin nedir? Bir çanak suda bir damla zeytinyağı. Ne karışabilirsin o suya ne de dibe çökebilirsin. Kalırsın öyle olduğun yerde bir başına..." Bu ülkede yaşamış ve edebiyat dünyasına çok önemli eserler ve etkiler bırakmış bir adamın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Yaban adlı eserinin, tiyatroya uyarlanmış aynı adlı oyununu izledim geçen ay. Oyunda ana karakter Ahmet Celal'in, kendini bir yaban olmanın ötesine geçiremeyişinin isyanı ve yüzleşmesi, ağzından çıkan bu sözcüklerle oluyordu. Bu isyan, en az iki dil bilen, edebiyatı hayatının merkezine yerleştirmiş, entellektüel, okur-yazar ve düşünür, paşa oğlu ve vatanı uğruna asker olmuş ve cenk etmiş bir aydının, kaybettiği kolu sonrası sığındığı, ülkenin herhangi bir köyündeki insanlara, kendini yabandan öte ifade edemeyişinin birebir anlatılışıydı. Şimdi bir durup düşünün. Ne kadar farkındayız olup bitenin. Anadolu'nun içinde dönen düzenin neresindeyiz büyük şehir çocukları/yetişkinleri/yaşlıları olarak. Küçük burjuva ahlakını korumaya çalışırken, refah arafı yaratan vicdani saçmalıklarımızı bir kenara ittirebildiğimizi varsaysak bir an için, ülkenin küçük ve içe kapalı yerlerinde dönen, kimin eli kimin cebindeliklerini, açlığı, yokluğu, isyanı, biat kültürünü, devlet babaya duyulan yüksek saygıyı, kadının yok edilmişliğini, vs vs, tüm iç dinamiklerden hangisini ucundan tutup da anlayama çalışabiliriz acaba? PEKİ YA SORU SORULMAYIŞINI? KORKUYU? BOŞVERMİŞLİĞİ? OLUVERSİN BİRADERCİLİĞİ ? Hangisini şapkayı önünüze koyarak irdeleyebilirsiniz? Ben bir birey olarak, yetişkin olarak hangisine dil/el/yor-yordam uzatabilirim acaba ?
Alaycı bir gülümseme var yüzümde ve duruşumda kendime karşı. İsyanlarımın ve çaresizliklerimin ortasında herşeye çözüm üretebileceğini düşünen mühendis beynimin, üstelikte bilimsel araştırmanın göbeğinde dururken, hiç bir çözüm üretemediğini, ufacık bile bir değişiklik yaratamadığını hissettiği bir andayım. Tam ortasındayım kariyer çizgimin ve içimdeki isyan ".iktir git" diyor. "Tek gidişlik uçak bileti kızım, al ve arkana bile bakma". Sonra yüreğim su yüzüne çıkıyor. Hepsi gidenlerin böyle bir dürtüyle gitti. Hepimiz gidersek zaten bize bırakılmayan bu güzel vatan hepten bizim olmaktan çıkmayacak mı? diye soruveriyor. Sonra çocuksu bir pembelikte "şimdi git, sonra dön" diyor içim. O da neyse...

Tam bu anda, bir nefeslik zaman için elimi attığım Birhan Keskin'in Yol kitabı ne diyor...

Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
Yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
Ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.
Bilemem, belki bu yüzden
Ben sana yanlış bir yerden edilmiş
bir büyük yemin gibiydim.
Beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
Yine de döneyim döneyim istedim.

Kim nasıl anlamak isterse. Şu anda bu şiir, ülkem, ülküm, ideallerim ve doğduğum topraklarla, ruhumun kaçışı arasındaki arafın bizzati yapılmış resmidir benim için.

Bütün bunlar nasıl böyle alevlendi bilemiyorum.
Aslında hep içimde tuttuğum şeyler geçenlerde izlediğim bir videoyla şah-a kalktı.
Çok iyi tanıdığımı çok söyleyemesemde, hissettiğim kadarıyla içini, yüreğindekileri, yaklaşımlarını ve hepsinden öte kıvrak zekasını sevdiğim, fikirler arası bağlamalarında gülmekten yerlere düştüğüm, ortalıktaki bizim ayar çoğu karşı cinse göre konuşulabilir, anlaşılabilir, arkadaş olunabilir bir erkek. Her gülüşü, her sohbeti ve samimiyeti 'anam karı elimde' dürtüsüyle irdelemeyen, karşısındakinin aklına, fikrine ve duygularına dinleyerek, söyleyerek değer veren bir insan. Yani insan! Umarım yanılmıyorumdur ama ben de uyananlar bunlar 2 yıldır.
[Belki kendisi de okuyacaktır o yüzden bir not: bunlar seni başkaları bilsin diyeydi :)]
Bu sevgili insan tahminimce bir espriyi sessizce devam ettirmek adına bir video paylaşmış ve benim ismimi beyan etmek suretiyle bana video aracılığıyla sataşmıştı.
İzledikten sonra fark ettim ülkenin İNANMAYA ihtiyacını. Bu ülkenin güzel insanlarının KORKULARININ BOYUTLARINI. Hep bir kurtarıcı bekleme halini ve tabiki, tabiki zerre SORGULAMAYIŞINI.
İçim kaynadı bir anda. Contorium diye bir madenimiz varmız bre dostlar. İstanbul Boğazı'nın altındaymış. Erguvan rengindeymiş. Madenlerin rengi üzerindeki topraklarda yetişen bitki örtüsünde gösterir ya kendini bir tek boğaz çevresini saran erguvanlar direk olarak yerini gösteriyormuş bu madenin. Öyle ki bu maden zilyon yıllık periyodik cetvelde duran Toryum elementi ile aynı atom numarasındaymış (!). Periyodik cetveli yapan Mendelev rus hükümetinden korkusuna koyamamış. Şimdi 3. boğaz köprüsü ihalesini yapacak olan yabancılar alıp alıp kaçıracakmış. Halbuki bu maden yararlı radyasyon yayıyormuş. Cep telefonunun, her türlü elektronik eşyanın zararlı radyasyonunu engelliyormuş. Nükleer enerjiden tehlikesizmiş o yüzden nükleer santral yapılacaksa etrafı contorium madeni içeren sıvayla kaplanmalıymış iyi radyasyon kötü radyasyonu yenermiş. Nötürlermiş bre dossssstttlaaarrrrrrrrrrrrrr..........
Ama tabi her radyasyon çeşidi gibi bu da yenirse mutasyon yaparmış. (Hemen bu söylemin ardından derin su canlıları olarak bilinen okyanus dibi vahşi canlıların resimleri verilmektedir.) OHAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA!!!!!!!!!!!!
Yanında kimse kusura bakmasın ama HAssssssssssssssssssss Sttttirrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr..... (Otosansüre gelllll. Bunu bilhare yazacağım. Kendi blogumda ağız dolusu küfür bile edemiyorum!)
Bu ne arkadaş. Bu ne? Biri bana açıklasın.
Doğal ve olması gerektiği gibi "Ne la bu ?" (Behzat Ç. izleyen bir Ankaralıdır bu blogun yazarı) diyerek sadece 25 dakikalık bir internet gezintisiyle, bunun zirzop bir üniversite öğrencisi tarafından tam manasıyla dalga (buraya çok şık bir kelime vardı ya 'ayy argooooo !!!!' açık-saçık videoculardan sanar sevgili BTK bizi!, sansürler mazallah) geçmek amacıyla yapılmış bir eğlence videosu olduğunu anladım. Ama yanında okuduklarım nutkumun tutulmasına ve işte başta yazdığım duygunun hepten su yüzüne çıkmasına sebep oldu: KANIMA DOKUNdu bir şeyler. Çünkü herkes inanmıştı. Paylaşmayan ülkesini sevmiyor naralarımı istersin, ülkücülerin olayı 'detaylar bizde' diye sahiplenişlerini mi, zavallı insanımın zaten olmayan parası ve sömürülmüş hayalleriyle 'zaten fakir nereden para bulup da yalı alsın, vah vah gitti kalan ahir ömrümüz de işte' tadında feyatlarını mı...
Bu ne arkadaşşşşşşşş, bu ne? Ulan sığındığınız, 5 vakit namaz kılıyor, din, ahlak, Allah diye elinizi, belinizi, ruhunuzu teslim ettiğiniz o muhteşem adamların iktidarında inandığınız güzel Rabb'imin size verdiği AKIL NEREDEEEEEEEEEEEEE? Size o eşi bulunmaz aklı, bu yüce Yaradan kullamayın diye mi verdi ? Herşeyi benden bekleyin, düşünmeyin, çalışmayın, sormayın, merak etmeyin diye mi verdi?
Delireceğim. Bir Allahın kulu da çıkıp anam neymiş ki bu contorium demez mi? Tabii hiçbiri kimya bilmez, hiç biri politikadan anlamaz, merak etmez, soru soran çocuğu daha çocukken döverek susturur merakını içine kaçırır, bilgisayardan zerre anlamaz, açıp interneti Hz. Google a birşey yazmaz, ama her haltı bildiğini iddia eder ve ahkam keser ya, benimseyivermiş halkım contoriumu. Şimdi bunu yapan zavallı çocuk (gerçi ona da sanki biraz müstahak ama! orası ayrı bir durum, lümpen BÜ tayfasından olduğunu düşünüyorum kendi fikrim (: ) ölüm tehditleri, tartaklar yiyormuş. Zavallı halkım da KORKUDAN tabii yahu ne bu işin aslı diye bir türlü soramıyor. Sormak için geç kaldı çünkü. Önce kabul et sonra sor olmaz arkadaş. Önce karıştıracaksın, şüphe duyacaksın, anlamaya çalışacaksın. Sonra açacaksın kendini, fikirlerini, inancını. Havada uçan her söze inanırsan ne kaldı senden, düşüncelerinden, ideallerinden geriye.
Ama kime anlatıyorsun, sen zavallı bir yağ damlasısın koca çanakta. Yabanın önde gideni.
Anarşik, inançsız (bana inançsız diyen beyni küçük şahsiyetlere ah neler demek istiyorum ama işte Yaradan'a ayıp olur), terbiyesiz, halktan uzak, ütopik hayallere sahip hayalci ve yeri gelir SUÇLU olursun. Suçlu olur, lekelenir, kirletilir ve susuturulursun. Korkutulursun kaybedeceklerin sana tehdit olarak kullanılırken. Kariyerin, ailen, prestijin, paran...
Bu arada, ülken, doğan, yaşam alanların, milletinin maddi zenginliği, kültürel zenginliğin, kardeşlik duyguların, millet bilincin yok edilir kime ne?
Kime ne babam, kime ne ?

Özetle (dalga mı geçiyorsun bre kadın kim bilir kaç dakikadır okuyorum diyor gibisin okuyucu! :) kanıma ve gönlüme dokunan bir şeyler var kontrol edemediğim. Dile pranga vurulsa da düşünceye vurulmuyor işte, malumunuz. İstemeyen okumasın zorla mı kardeşim... :)
Kafa şişirdiysek affola ve fakat bunlar herhalde artık çocuk olmadığımızdan.
Yetişkinlik sorumluluğu yalnızca ana-baba olunca ortaya çıkmamalı diye büyütülmüş olduğumuzdan. Bu ülkeyi herşeye rağmen çok seviyor olduğumuzdan.
"Ama yalanlar görüyorum hala burdan bakınca şu sonsuz dünyaya..Olsun demek de zor artık Çocuk düşlerimiz yok artık.." olduğundan. Bu son cümle beni hepten vurdu, kırdı geçirdi. Buyrun dinleyin...
Nefes alabildikçe, insanlığı sevebilme ve onun için bırakmaksızın direnebilme gücünü hissedebilmek dileğiyle...
Coşkuyla...

Olsun - Pilli Bebek :

15 Mayıs 2011 Pazar

Seçmece

XXXII

Ömrü gurbette geçenler gibiydim senin yanında
Duymadın mı, çok söyledim ?
O uzun gurbette,
Ben senin "adalet" diye diye nasıl unufak olduğunu gördüm.
Göre göre, duya duya,
yine de bigane olarak her şeye.

Bilmedin ki; ben senin gurbetinde delirmemek için
kalbimin aklıyla ördüğüm bir yıldızlı kubbede
yaşadım.

Tecellinin içinde ecel durur sevgilim, görmedin mi?

Adaletin içinde bir zalim oturur.

Birhan KESKİN

5 Mayıs 2011 Perşembe

Hıdırellez

Bugün 5 mayıs 2011 yada yazımını sevdiğim için her yere tarih atmama sebep olan 5/5/11.
Bugün hava,
yağmakta olan Nisan yağmurların ortaya çıkardığı toprak kokularına inat yaparcasına,
dişi bir cilveyle AŞK kokuyordu.
Bedenim aşkı yaşarmışcasına diri,
Dilim aşkı tadarmışçasına lezzetli,
Nefesim aşkı solurmuşçasına canlıydı.
Ama hepsinden öte aşkı yüreğimde taşırmışçasına parlaktı bugün ışığım.
Hıdırellezden mi acaba diye düşünmeden edemedim.
Çünkü ortada ne bir aşk vardı yaşanan, ne de bir adam aşık olunacak.
Sabah ofise girerken yolda burnuma çarpan nefis çiçek kokuları ve
Odama geçmeye çalışırken burnuma dolan ve
beni daha o dakika etkisi altına alan parfüm kokusuyla hatırladıklarımdı belki de bu halin sebebi.
Koku hafızası denilen bir kavram vardır;
Anıların kokularla kayıt altına alınması özet bilgisiyle anlatılabilecek.
Beni mutlu eden ve farkındalığımı arttıran, doğanın o eşssiz kokusunu pekiştiren,
bir parfüm oldu bu sabah.
Laboratuvarın tüm koridorunu saran ve beni onu bulmaya iten, anılarımı kodladığım bir koku.
Bir kaç tur atmanın sonucunda buldum kokunun sahibini ve doğruladı beynim burnumun algıladığı ve sayesinde hatırladığı onlarca şeyi.
Bu parfüm benim için aşk kokan bir sürecin,
kokuyla özdeşleşmiş ve doyasıya biriktirilmiş anıların en canlı
ve bir daha kullanılmayacak olan şahidiydi.
Sabahtan itibaren sahip olduğum ışıldama, içimdeki aşk hissi ve havada kokan güçlü duygu belki de parfümün getirdikleriydi;
yahut Pan'ın kavalının ve kokunun dansının ta kendisi*.
Aşkı bizzat yaşamadan da hissetmek gerektiğinin canlı tanığıydım bugün.
Aşk bir kez girmeye görsün beden pencerelerinden içeri.
Taşar da taşar ve istemsiz bir güce ve coşkuya boğar benliği.
Öyle de oldu nitekim.
Gözlerimin parıltısı ve yüreğimin taşkınlığı,
önü alınmaz bir enerji, coşku ve kahkaha olarak yansıdı dışarı.
O seneye ait şarkıları mırıldandı dudaklarım ve
farkına varmadan beğenilmemi ve ilgi çekmemi sağladı.
Oturdum oysa ki yalnızca. Konuşmadan, hareketsiz ve noktasal bir halde.
Ne bir kıskançlığa, ne bir ilgiye ne de bir tepkiye sebep yaratacak herhangi bir şeye meğil vermeksizin.
Ama dışarı sızan aşk hareketli ve neşeliydi.
Durdurulabilir yahut söndürülebilir değildi ne yazık ki.
Bedenim otururken, benliğim etrafı ve insanları seyreyledi.
Dolayısıyla da insanlar beni...
Bugünü unutmayacağım.
Aşkın o nadide yaratımını ve kattığı o basit farklılığı hep içimde tutmaya çalışacağım.
Hıdır ve İlyas'ın buluştuğu bu özel günde, hep aşk dolu kalmak dileğiyle...
Ah minel aşk sen nelere kadirsin... :)

* Tim Robbins'in Parfümün Dansı kitabına gönderme yapılmaktadır...

20 Nisan 2011 Çarşamba

Birsen Tezer - Sus Pus



Bir önceki yazıya eşlik etmiştir... Güzeldir... Sus ve pus çağrışımı müzikle gelmiştir. Çağrışımın müzikle geldiği diğer her bir an gibi.....

17 Nisan 2011 Pazar

Duş, Deniz, Dolunay, Pus ve Ölüm

Akarken ılık su teninin üzerinden,
Fikir denizinin üzerindeki pus da yavaş yavaş yükseliyordu.
Yükseldikçe yağmura dönen pus,
suskunluğunun kurtlarını, dolunayın aydınlık halleriyle değiş tokuş ediyordu.
Parlak beyaz ışık
Karanlığı yırtarak girerken beden evlerinin pencerelerinden,
Ten de akan suyla yeniden nefes alıyordu.
Kurtların soluksuz bırakan, tedirgin kılan, yerleri belirsiz uğultuları;
Giderek berraklaşan fikir denizi belirdikçe kayboluyor ve
İsimsiz kimliklerin şeytanları olmaya yollanıyordu.
Ilık su teninden akarak denizine karışıyor,
Dolunayın karanlıkları bozan ışığı beden penceresinden içeri giriyor,
Kulaklarını ve gönlünü tırmalayan kurtların sinsi uğultuları,
Uzaklaşan pusla sus oluyordu.
Deniz duşa,
Duş ışığa,
Işıksa nefese karışıyordu.
'Gerçek' ise hiç bir söze gerek kalmadan,
Aslında ölümden başka her şeyin, hepsinin bir yalan olmasından öteye geçmiyordu...
Akan sular tenini tarifsiz bir özgürlüğe götürürken,
Ölüm, gerçeğin kahramanı,
Yalan ise gerçeğin gizli tutsağı oluyordu.
Dolunay, yaza işaret ediyordu yumuşattığı karanlıkta.
Güneşin ölümü yeneceği, kahramanlığınsa denizle son bulacağı bir ana odaklanıyordu götürürken kederleri.
Tutkulu bir aşk anında sıyrılan bir kadın eteği misali,
Sıyrılıyordu pus, kadının deniz olmuş bacaklarından,
ve yalan ölüme, ölüm gerçeğe, kadınsa rüzgara karışıyordu.
Duş, deniz, dolunay ve pus bir masalın gerçekliklerini yitirmiş
ve tanımdan uzak ölümsüz kahramanları oluyordu,
Ölümün acımasız gerçekliğine inat...
Hiç kimse ama hiç kimse, ölümün kadına ne denli ağır geldiğini bilmiyordu.
Kadınsa, aslında ölümden öte hiç bir şeyin onda doldurulmaz bir boşluk yaratmadığını yine tüm gerçekliğiyle karşısına çıkan ölümün ta kendisiyle anlıyordu.
Bu masalsı, kahramansız ve tanımsız hayat gecesinde,
Gerçeği ararken kaybolduğu sularda pusu kaldırıp, uğultuları sustururken;
Akıl iplerini bir kerhanenin çekiciliği ironisiyle yeniden eline alıyordu.
Dolunay beden pencerelerinden sızıyor, akan sular denize karışıyor ve
Pus yerini berrak bir yansımaya bırakıyordu,
Aklın ve netliğin dinginliğindeki kadının temiz suretine.
Kahramansız, tanımsız ve yalansız, gerçek bir surete dönüyordu fikir denizleri.
Yağan yağmurlar tüm kederli birikintileri götürürken,
Su dinginliğini suretinde buluyordu.
Kadın, "Evrenin en büyük özgürlüğünün, vazgeçilmezden vazgeçip gerçek özgürlüğe ulaşmak*" olduğunu, okuduğu bir gazete yazısının, göğsünün ortasında hissettirdiği bir kavlanmayla anlıyordu.
Deniz dolunayı içine alırken oluşan yakamozda,
Suret aysuya meylediyor,
Sus'a dönen uğultularsa, tam da olması gerektiği gibi çalan müzikte kayboluyordu...


* Nelson Mandela, hapiste geçen yılları için nasıl sabrettiğini soranlara: "Eğer bir şeyden vazgeçebiliyorsanız, onun sizi tutsak etmesinin de önüne geçersiniz... Evrenin en büyük özgürlüğü o vazgeçilmezden vazgeçip, gerçek özgürlüğe ulaşmaktır..." demiştir.

16 Nisan 2011 Cumartesi

?

Kalbin çarpması yeter mi?
Bilinmezlik acıtmaz mı?
Zulmetmez mi araya giren yollar, yıllar;
hep yürekte kalmış, hiç gün yüzü görmemiş duygulara?
Sensiz yada bensiz bir ikili delilik hali yeter mi?
Geceleri uyutmayan, kabusa dönen final sahneleri bezdirmez mi soluk almaktan?
Aşk, dokunmadan yalnızca uzaktan yaşanır mı ?
Kendi kendine yeter mi insan iki kişilik bir taşkınlığı taşırken içinde?
Senden giderken arkasından bakmak nefesini kesmez mi ?
Aşk hiç bitmez mi ?
Aşk bitince mi, 'yeter' olur içindekiler yoksa,
ateşböceği misali yoluna ışık tutsunlar, kaybolma diye ?
Ne zaman "bana yeter" olur aşk,
ille de bitip gidince mi ?

Hımmmm

.......................
hımmm
.............
hı hı
................................
ı ııııı
.....................
ıeehhhh pıf
......
hehhıhıhıhıh
........................................

ne anladım ben bundan ?
ya da ne anlattım ?

14 Nisan 2011 Perşembe

Sertab Erener - Bahçede


Çok Sertab Erener şarkısı var beni benden alan, duygularıma tercüman olan, ben de yeni yaralar açan, bir ömür boyu sürecek arkadaşları başlatan...
Çoğuna da "çok severim" tepkisini verdiğim onlarca şarkısı var nefis yorumladığı.
Ama bu basit, ateşböceklerini alegorisinde kullanan, enfes yorumuyla Şehrazat'ı bile ağlatan Sertab'ın Bahçede şarkısında beni başka diyarlarda dolaştıran birşey var...
Sanırım en sevdiğim Sertab şarkısı bu!
Evet evet bu...

13 Nisan 2011 Çarşamba

Aşk Kırıntıları ?

Aşk kırıntısı denen şey ne ola ki ?
Esen bir meltem saçlarını yalarken bir anda hatırlamak mıdır
saçlarına söylenen güzellemeleri,
Yahut ellerin ayaz sayesinde buza kestiğinde
ısıtan bir çift eli hatırlamak mıdır soğuk bir kış gününde,
Dinlediğin bir şarkı çaktırmadan seni etkilediğinde
"iyiki ben bunu bir kaç yıl önce duymamışım" demek midir ?
Konuşurken eski bir kız arkadaşla, farkında bile olmadan
geçirmek midir tüm geçmişi ve yaşananları gönlünün gözünden bir bir...
Aşk kırıntısı var mıdır acaba?
Yoksa senin aşk kırıntısı sandığın,
Her bir aşkın sende yarattığı, boşluğu tozla dolan, ama yerinden hiç kaybolmayan
bir ÇENTİK midir acaba,
Hayat tarafından bir adama attırılmış olan ???
Kim bilir...
Çentik, yahut çıpa, yada yara...
Yara bantları yaraları kapatmak için değil midir ?
Yapıştır bir tane sende gövdenin orta hattında bulduğun rastgele bir noktaya, inip kalkan,
Yapıştır ve bir kırıntı olmasına çabala sızan o minik yarığın zamanla.
Bilmene ve kabul etmene rağmen aslında insanların senin gibi yaşamadığını,
diren sen yine de, diren ille de aşk diye,
ve bil, aşk vardır, ölmedi.
Özle yeni bir aşkın kalp çarpıntısını,
kendine notlar al geçmiş hatalar için "bunları yapmayacağım" diye.
Hatırla geçmiş aşk kırıntılarını yada çentiklerini ve gül "nasıl anlamadım ki?" diye
geçmiş günlerde bir türlü anlayamadığın ve isyanlara gark ettiğin olaylar için..
Bir şarkı tuttur, yada şarkı söyleme tuttur içinden,
Gülümseten, ısıtan ve kapatan sızıntıları...
Meltem eserken yürü yollarda,
Düşünmemek için müzik dinle,
Sonra,
Yine meltem vursun sana en savunmasız anında,
Baktığın her köşeden getirirken 'kırıntıları' beynine mıhlanmış görüntüler olarak,
Çekildikleri köşelerden, sokaktan, parktan, banktan, lokantadan, çimenden, evden...
Sonra sorgula,
Niye yazıyorum bunları???
"Hep hatırlamak için" de kendi kendine...
Dediği gibi "çocuktan adama halindeyken" sevgili arkadaşının 'çentik bende',
Çentik sende bre Çerkez kızı.
Sen yaşamının hiç bir evresinde anlama,
kendi yazdıklarını onlarca kez okumana rağmen anlamayışını ve bile bile zorla ittirişini nicesini etrafından kadın erkek.
Üzül önce, sonra gül ve çaresiz kal yapılabilemezlere karşı.
Gül ve inadına gülümse sendeki çentikler için,
Adamlar gelip geçer ama ah ne yazık çentikler sende kalır çünkü son nefesine değin.
Bu sebeple koyverip gideme çoğu zaman,
İstemsiz bir şekilde çentiği derinleştirmeme çabası içinde.
Çünkü sen başkalarına ahkam kes,
ama hep kork bağlanmayla bağımlı olmayı karıştırmaktan şu iflah olmaz romantizminle...
Belki de onun için böylesine yaz kendi kendine.
Kim bilir...
Kimse bilmez, kimse bilmez....
Sonra en yıkıcı aşk kırıntıları oluşurken dinlediğin bir şarkı çalsın
sen tam da bunları yazarken...
"Ne kadar kırılsam da ah etmem hakkım yok buna,
hem zaten davetsiz bir misafirdim ben aşkımla,
ne bir abdalın gölgesiyim, ne bir sevda kölesi,
sadece hesapsız bir gönül bahçesiyim,
yine de insan soruyor kendine,
bu yazık hikayenin neresindeyim, yeter ki susma!
susma birşey söyle, biraz olsun yardım et,
gelemiyorum üstesinden ben bu aşkın tek başıma..."
Gülümse ve yazmak iste bu çentik yazısının bitirmeye karar vermişken devam etmene neden olan köprü kısmına.
Hatırla bir anda, ne denli acı koymuş olduğunu her bir zerrene 'susmasının',
yalnızlığı nasıl da üzerine çökerttiğini, son vedayı nasıl anladığını bir bir hatırla..
Gülümserken dolsun gözlerin. Acıdan değil ama bu kez.
Büyümüşlüğüne akıt bir kaç damlayı.
Üşümüş ellerini ve ayaklarını hisset tam o anda.
Birine sarılma ihtiyacını hissettiğin o aynı anda.
Aslında hepsinin, senin konuşmuşluğuna rağmen susmalarını hatırla,
İşte tam bu anda derin bir acı hisset.
Bu kez akamasın göz yaşları ne damlalar halinde ne de selden hallice.
Şimdiye dek davetsiz bir misafir mi olduğunu, çok mu konuştuğunu,
yahut aslında tam da ifade mi edemediğini,
ya da en acısı ısrarla yanlışı mı istediğini düşün bir anda.
Niye sen "bana bunu yapmayın" derken hep sustuklarını sorgula.
Atarken gitarist solosunu, sen tüm sorgulamalarından sıyrıl ve
alaycı bir gülümseyişle derin bir soluk al,
doldururken ciğerlerini 'hayat!' de, 'hayat devam ediyor'...
Yakındadır belki yeni gelecek aşk de, pek inanmasanda.
Ne de olsa bil kendini, 'yeteri kadar geçmedi yenilenme süresi' de.
Gülümse.
Yine okuyanın canına okuyan bir yazı oldu de içinden gülümserken.
Sonra sor,
Niye okuyorsun ki sevgili okuyucu hala ? :)
Kim bilir,
'Belki okuyucu da senin gibi bilmek istemektedir bre çerkez kızı' de içerideki deliye...
Kimse aslında kimsenin içindekileri bilmez de ....
Kimse aslında kimseyi bilmez.
Kimse bilmez kimseyi aslında içindekilerle.
İçindekileri kimse bilmez kimseyle.
İçindekiler, kimseler, kimse, bilmez be !
Yani kim bildi ki okuyucu senin içindekileri,
Kim bildi benim içimdekileri.
Kimse bilmez, kimse bilmez.
Bilmezsin aslında herkes bilir de, sen fark etmezsin.....
Sen sonsuz ol, sevgi ol, ışık ol yeter ki,
Bilen bilir, gören görür,
Olduğu kadardır de...
Bir de eyvallah okuduysan sonuna kadar de ki
Okuyucu da onore olsun diye ekleyiver derin bir sevgiyle. :)

6 Nisan 2011 Çarşamba

Seçmece

SU

Konuşmam artık, ağır sözler söylemem
bir düş için sabahları göğsüme sedeften
bir çiçek işlerim.

Hiç bilmedim, konuştuklarımdan ne anladın,
ormanın korkunçluğunu söyledim,
ovanın serinliğini sustum,
sen uzun bir uykuyu uyudun, ben düş gördüm.

Durmadan bir yoldan söz ettim:
suyum ben, adımı unutmadım,
dolanıp, bir gün yanına düştüğüm
bir dağdan söz ettim;
dünyanın işine karışmadım,
beni avutmaz dünya, beni tutmaz da,
dolanıp içinde kirinin
yine temiz geldim.

Göğsümde sedeften bir çiçek taşırım:
bir büyü bu, hayata karşı yaptırdım
konuşmam artık, kalbini kırdımsa senin
bil ki yanına düştüm.

Birhan Keskin


....bir nevi suya düşen bir ay için yazılmış bir şiir gibi kabullenilmiştir belki de....

31 Mart 2011 Perşembe

Çocuktan adama ve tersi doğrultuda...

Eski bir dost.
Kaybolan, kaybeden, acıyan, acıtan,
Farklı, inatçı, korkak ve yılgın.
Zekasına hayran,
Boşvermişliğine ve inatlarına kızgın ben.
Yapabilirliklerinin sınırları olmayan ve bir şey yapmayan beyni.
Anlamaya çalışan,
Hiç değilse dinleyen kalbim.
Çocuktan adama ve tersi doğrultuda gelişen bir konuşma hali.
10 yaş farkımızın yok edildiği derin sohbet,
İnce ayar çekmelerin itinayla yapıldığı.

Konuştum....
.... dinledi.
Konuştu...
.....dinledim.

Vedalaşmadık.
Güzel ayrıldık.

Anlaştık mı?
.... şimdiye dek kuramadığımız bir arkadaşlığa ulaştık...

Korkakça sarıldık.
Halbuki ben kocaman sarılmak isterdim.
Zorlamadım.
Çünkü adamdan çocuğa doğrultusundaydık...

Konuştum....
.... dinledi.
Konuştu...
.....dinledim.

"Kaybolma bir daha" dedi.
"Merak etme ittiririm yine kendimi uçurumun kenarından" dedim.
"Değsin bu kez" dermiş gibi bakıyordu gözleri, güldük.

Konuştum....
.... dinledi.
Konuştu...
.....dinledim.

O ilk kez konuştu...
Ben ilk kez huzursuzlanmadım birlikte olmaktan.

İlginçtir ve nedendir bilimez,
Seni özlediğimi hissettim....

29 Mart 2011 Salı

Kaybedenler Kulübü - My Woman OST

My woman
Touch my heart and then my soul
Feel the woman hiding beyond
Oh woman, my woman, oh woman
i love forever
Oh my woman, my woman
Oh heal my heart, heal my soul
Kiss my wounds till i hurt no more
Oh woman, my woman, oh woman i love forever oh woman, my woman oh.

Şarkı beni Before sunrise, Before sunset filmlerine götürüyor....Götürüyor babam götürüyor....


27 Mart 2011 Pazar

Yanık

Yandım.
Uğraşıyorum son bir haftadır belki de 10 gündür yanık halleriyle.
Yanan parmağım mıydı ?
Yoksa parmak yalnızca bir nokta mıydı yangının görülesi halini yaşatan...
Yandım...
Yanmaktan zevk aldım. Çok acımasına rağmen yanığım.
Hani her yırtılan kağıdın çıkardığı sesten zevk almak ve daha da daha da yırtmak istemek gibi.
Su toplayıp şişen parmağıma her baktığımda
Zevk aldım yakmaktan,
Seni, onu, belki de tüm geçmişi...
Kimbilir belki beni, benden geride bırakılmış.
Elimde görülesi bir iz kaldı.
Bakalım benimle yeni tanışan biri fark edebilecek mi izlerimi ?!?!?
İnce bir ayrımdır fark etmek, karşındakine ait izleri.
Yalnızca seks düşünmeden bakmayı ve görmeyi gerektirir hani.
Önemlidir izler.
İzlerden öğrenilen hikayeler ve dokunulan mahrem yerler.
Coşkulu bir 'aşktan' daha yüksek bir haz yaratır hani tozlanmış beyin kıvrımlarına,
Yeni bir hikaye bulmanın verdiği merak.
Yeni bir araf yaratır sorularla bezenmiş,
Kimi zaman bir aşk, kimi zaman yalnızca sohbet getirir.
İzler... İzler... İzler...
Yandım.
Yanmak bana yeni bir nefes verdi.
Anka kuşu misali,
Yeniden doğmanın nefesini...
Bir de yeni bir iz.
Güzel olduğu iddia edilen ellerimde yerini henüz sağlamlaştırmamış,
Kalıcı olmayı henüz kabul edememiş bir iz.
Aynı, herhangi birinin hayatında kalıcı olmayı kabul edememiş ruhumun
Bırakamadığı iz gibi...

22 Mart 2011 Salı

Seni Anlamak

Bir anlık farkındalık anı sayesinde ulaşılmış yüksek mertebe affetme için teşekküre binaen yazılmıştır...

Seni anlamak,

Senin benim zekamı yücelttiğin yerlere inat, biraz zaman aldı.

Seni anlamak,

Bende yeni ufuklara yelken açma hissinin tatminini yaşattı.

Tüm bunların ötesinde,

Seni anlamak bana senin ne denli kıymetli olduğunu,

bana ne kadar çok değer verdiğini,

beni nasıl da anladığını ve

yalnızca konuşurken değil,

yazdıklarımı okurken de, beni inanılmaz derecede dikkatli 'dinlediğini' algılattı.

Seni anlamak,

beni yeni bir başlangıca attı kaotik bir karışıklıktan.

Seni, kendimi bularak anladım ve Bay Asaf yine yeniden haklı çıktı.

Yahut hep dediğimiz gibi Hakk'ın görünmez eli 'haklı' kelimesinin her kullanıldığı anda saklıydı.

Sana ne denli teşekkür etsem az!

Beni sevdiğin, önemsediğin ve farkında olmadan attığım çığlığı benden önce duyduğun için...

"Seni bulmaktan önce aramak isterim,

Seni sevmekten önce anlamak isterim,

Seni bir yaşam boyu bitirmek değil de,

Seni hep hep yeniden başlamak isterim..." Ancak şimdi, neden Özdemir Asaf'ın bu şiirini bu denli sevdiğimi anlıyorum beynimle...

Birleştirmeye çalışmadan özgürleştiren ve bambaşka bir platformda yeniden buluşturan elmanın bir nevi diğer yarısı...

Nasıl da ilerleme yarattın şu renkleri coşkusunu yitirmiş yaşamımda bir bilsen....

"Ah bilsenn, bir bilsennnn....."

... tırnak içinde yada değil artık hiç önemli değil...

15 Mart 2011 Salı

Uyanış

Saat 11 oldu ama benim gözlerimin duruşu hala Garfield'ın bakışlarından farklı değil.
Ben çay insanıyım. Çay içmeyi, çayın yanında birşeyler yemeyi, sohbete çay ile eşlik etmeyi severim. Kahve ise tam manasıyla 'uyanılması gerekli özel durumlar' içeceği.
Ziftten hallice bir biçimde içtiğim, varsa gerçek süt ile (süt tozu denilen salak icatla değil) yumuşattığım, bana yanında sigara içtiğim kısa dönemi ve bir zamanlara ait hep kahve kokan sevgilimi hatırlatan, günde 3 taneden fazla içtiğim anda ciddi anksiyete ve titreme yaratan; gerekliliği üzerine saatlerce konuşabileceğim tutku malzemesi içecek...
Elimde kahve var anlayacağın okuyucu... :)
Çalışmam gereken onca dökümanın arasında, gözlerimin yanmasını bastıramadığım için kahveye 'ihtiyaç' duyan benliğim uyanmaya çalışıyor. Unutmadan saat 11 !
Sanırım bugün beynim ve gönlüm evde olmayı istiyor ! Herneyse...
Güzel bir gün! Güzel insanlar göreceğimi bildiğim, bildiklerimin dışında da, birşekilde karşıma çıkacaklarını hissettiğim insanlarla dolu olacak güzel bir gün.
Yanında, yapılacaklar listemi dolduran onlarca noktanın karşılığındaki maddeleri yavaş yavaş temizleyebilirsem harika olacak.
Uyanıyorum ! Uyanıyor ve uyandıkça fark ediyorum...
Uyandırılıyorum... Sadece fiziki uykumdan değil, aynı zamanda fikirlerimi gömdüğüm ve egomu şişirdiğim derin uykudan; itinayla, acıtmadan ve tatlı tatlı uyandırılıyorum :)
Gecikmiş bir günaydınla yola devam etmek lazım anlayacağın okuyucu !
Selametle...

6 Mart 2011 Pazar

:)

Hımmmmm....
Ay bilemedim ki hangi kelimeleri tutup da başlasam yazmaya...
Kafam da güzel. Onun da etkisi var galiba. Biraz fazla bira içtim bunca zaman sonra. Napalım yahu, sohbetler (birden fazla ekiple takılınca sohbet çoğullaşıyor(!) ) Tuvaletede gidemedim, su da içemedim hepsi kaldı kanımda. Mayalandı :) Sarhoş etti giderek, ısrarla, güldürürken...
Neyse !
Annem geldiii :) Artık görevi devredebilirim. Ama tabiki hala ve bundan sonra geçerli 'anneye uzanan diller kopsun' sloganı !!!
Ulan ne boktan haftaydı be. Yani saçma gelişmelerin içerisinde saçma gerilemeleri ve tabiki çıkmayan ve her negatif sonuçla beni giderek daha fazla darlayan deneylerimi, tabiki bunların sonucunda o deneyleri tekrar etme isteğini içimde söndüren durumları da işin içine katınca boktan kare oldu da diyebilirim.
Yani bana 'sabır sınavı' gibi gelen bu durumlarda sakin kalmak gerekir aslında. Ama bu kez pek sakin olamadım. Çünkü altında saçma sapan başka sebepler de vardı. Nasıl kelimelere dökebilirim bilemediğim. Ama belirgin ve net olanları - beni geren ve ortadan kaldıramadığım hatta belkide hayatımın sonuna kadar ortadan kaldıramayacağım durumları katmıyoruz tabiki- kolayca söyleyebiliyor insan. Öyle yada böyle.
Gerisini o kadar da kolay anlatamıyorsun.
Ne diyeyim ki şimdi; ormanlarımız, sulak alanlarımız elden gidiyor, topraklarımız zaten savruluyor oradan oraya, bunlar yetmiyormuş, sanki ben bunlar için 'ulan na'pacağız, elden ne gelecek, nasıl yapmalı, "bi'şey yapmalı"' diye ortalarda söylenmiyormuşum gibi, bir de üzerine blogger/blogspot un kapatılması ve sonucunda, tek kaçış noktam blogumun kapatılması tuz biber ekti.
Hayır, ne istiyorsunuz arkadaş özgür ifade alanımızdan. Neymiş efendim, paralı futbol yayınının kimilerince yayınlanıyor olmasıymış. O blogları kapatın arkadaş bizim size ne zararımız var. Ben kendimi sakinleştiriyorum bu alanda. Manyağa bağlayıp size saldırsam sanki daha memnun olacaksınız. Herkes uğraşacak yer arıyor lan ! Ay pardon, sevgili Behzat Ç. diliyle la! ;)
Tüm bunların sonunda Cuma günü hepten boktan oldu. Annemle keyifle yanyana bir Cuma geçirmek varken laba gelmek hiç istemedi canım. Sallandım, silkelendim biraz geç geldim; kendime iş çıkardım kütüphanede, çarşıda, sokakta... Sonra çalıştık biraz. Tabi çıkmayan deneyleri napacağımı çözememişken bir de üzerine, bir grup işi daha çöpe atacağımın belirmesi hem vicdan yaptı üzerimde, hem de 'aptallığıma yanmayayım' hissi yarattı. Çöpe atılan daha kaç emek olacak acaba ? Cidden merak ediyorum. Bütün bunların üzerine Damlacım'la 1 saate yakın yaptığımız sohbet biraz derinden sarsaladı. Yani tamamen kişiliklerimiz üzerinden, hatalarımız ve bulamadıklarımız üzerinden yaptık ki, tam manasıyla kız arkadaş konuşmalarına örnek teşkil eder bir muhabbet oldu. İkimize de hiç iyi gelmedi. Bunca zaman sonra dahaaaa da bir yakınlaştık ama, gel gör ki muhabbet yaramadı. Uzun zamandır hissedilmemiş bir göğse öküz oturmuş hissi nefes aldırmayan... Sonrası hepten saçma sapan. Neyse...
Aile ile yenen yemek ve sevgili bir eski dostun atılamayan 'kurtar beniiiii' çığlığını öylesine söylenmiş 'na'pıyorsun?' cümlesiyle duymasıyla Ankara'mda arabayla yapılan güzel ve değişik bir turlama....
Nasıl güldürdü yine beni. Hiç birşey sormadı. Öylesine durmaksızın konuştu, anlattı. Arada bir duraksadı, baktı sessizliğim korunuyor devam etti. Mahçup gülümsemelerim yeniden hayat buldu sıkıntılı ve yanında derin derin sinirli ruhumda... Koskaca gövdesinin altında yatan güzel çocuk; eğlencesini, taklitlerini, sevgisini bir perdenin altında saklasa da, her zamanki gibi iyi geldi. O beni hep sever zaten. Bıkmadan, ne yaparsam yapayım, her şımarıklığımı alttan alır. Sessizce destek olur, kızar en kararlı ve acımasız haliyle ve çok az kişinin yapabildiği silkelemeleri yapar üzerimde. Şaşırtıyoruz hala birbirimizi. Anlayamıyoruz çoğu zaman sergilediğimiz tavır ve davranışları. Beklenmedik anlarda, beklenmedik yerlerde olan iki eski 'dost'.
Bazen kanka'nın söylediklerini düşünüyorum. Haklı mıydı acaba, yanılmış mıydım diye içimden geçirmiyorum diyemem. Amannn neyse, geçmiş... Geçmişte kaldı.
Bugün!
Keyifli, çooook keyifli Cumartesi, niceden sonra. Çektim ceketi, skinny jeanı, çizmeleri. Kolyeler olmazsa olmaz. Attım kendimi sokağa. Teyzeyi yolcu ettikten sonra, ver elini sevgili Ayrancı, Tunalı. Kızlarla keyifli sohbetler. Yanında çekiştirmeler, serzenişler, isyanlar...
Sonra ver elini Random'daki randomize bir masa ;)
Kova-kova'ya sohbet. Çok güldük yahu. Pek keyifliydi. İç biraları. Efesim Dark'ım...
Sonra eve gitmek için ayrıl. Adam gibi git dimi evine saat zaten olmuş 20:30. Ben şuradan Kızılay'a yürüyeyim derken yolda kendi kendini cezbet ve sap Selanik caddesine. Bul deli manyak arkadaşlarını erkek gurühunda iki kız. Kızlar saçma, kıskanç ve aptal. Zaten bu kıskançlık olayını bir türlü anlayamadım gitti. Bunu bilhare irdeleyeceğim ama nedir arkadaş, sanki sevgilin afet-i devranda bir ona kaldık. Ki nasıl da dikkat ederim, tanıdığım çocukların kız arkadaşlarını rahatsız edecek birşey yapmamaya. Ama bu salak karılar böyle 'sevdiklerini zannettiklerinde' veya inadına bana gıcıklık yapmaya başladıklarında nasıl dürtüyor şeytan anlatamam yahu. Yani içimdeki acımasızı çıkarmayın da beni kendime yabancılaştırmayın diye nasıl bir mücadele veriyorum egomla anlatılamaz sanırım. İç biraları, deli manyakların hayatlarına dair gelişmeleri güncelle, yeni bir eski yüzle tanış, gül, etki yarat, etkilen, sevildiğini buram buram hisset. Özlenmiş dostlarla kıpraş, kaynaş, hasret gider. 'Uleynnn' de kendi kendine, 'iyiki yolumu saptırıp aramışım'. Gülümse. Tam o sırada kankan (ve canı) gelsin ve ilk bakışta anlasınlar senin 'so high from here' halini. Hepten coşun, kımıldanın vesaire. 'Hoy' de, aferin iyi program oldu. Sonra seni alsın e artık balkabağı olmadan gidelim telaşı. Uyur benimkiler ;)
Öpüş, sarıl, koklaş! 'Ayyyy nolur görüşelim yaaa, arayın' de. Yine Rblim, Yçam arar belki bide umudum ama geriye ???
Keyfini çıkar doyasıya. Sarhoş sarhoş eve bırakıl, dolmuşla gelsem ayılırdım. Saat 2 olsun sen hala ayılama bir gram bile. İçinden kabarsın coşku, 'ayy bu günü/geceyi unutmayalım yahu' haliylen alkolden toplayamadığın kafayı yazı yazmakla hepten dağıt, yor, yamult... :)
Neyse.
Unutulmaz muzurluk günlerinden bir esinti idi. İhtiyarlıyoruz galiba ya. Eskiden hem bok gibi içer, hem de arkasından hadi terleyip birayı atalım diye dansa giderdik. Artık birini yapıyoruz sözsüz bir şekilde. Kimse teklif etmiyor yani. Zaten dansa da 40 yılda bir gider olduk. Olmuyor ! Olmuyor.... Ulan 25 yaşından sonra ne hale geleceğiz vallahi bilmiyorum. Zaten bizimkiler geldiler o noktaya ama ben hala yırtıyorum işte... (:
E hadi artık vukuatname de galiba tamamlandı, uyumak lazım. Yeter...
Dostlar, İyidir!
Dünyanın başka yerlerinde hayatımıza devam ederken, en azından hepsinin onda biri özelliğine sahip birilerini bulmak ve yakınlarımda tutmak çocukça bir istek içimde. Belkide bir nevi güvende duyma ihtiyacı.
Ankara ılık gece havasıyla, güzel arkadaşlarıyla, güzel biralarla ve hüzünden gülme krizine atlattığı sohbetlerinde ve gürültüde konuşmanın ses kısan saçma ve değiştirilemeyen düzeninde çok keyifliydi.
O zamannn herkese teşekkürler yahu !!!

1 Mart 2011 Salı

Başkalaşan Aşk -Yılmaz Erdoğan



Güzel anıları olan güzel bir şiir.
Okumaktan bu denli zevk aldığım çok şiir yok...
Mahçup bir gülümseyiş ve kayıtsız kalınamaz pembe yanaklara sebep olduğu yıllar...
Değer yargılarının daha tabular çerçevesinde şekillendiği, utanma duygusunun şu andakinden daha yoğun olduğu çocukluk anları...
Güzel bir müziklendirme ve enfes manzara.
'Adını anmak güzeldi, dost ağızlarda sana dair cümlelerin ıslatılması.... '