1 Eylül 2014 Pazartesi

Katılmıyorum desem yalan olur!...

Buradan alınmıştır: http://ioadicaeu.wordpress.com/2014/07/31/i-no-longer-have-patience/

“I no longer have patience for certain things, not because I’ve become arrogant, but simply because I reached a point in my life where I do not want to waste more time with what displeases me or hurts me. I have no patience for cynicism, excessive criticism and demands of any nature. I lost the will to please those who do not like me, to love those who do not love me and to smile at those who do not want to smile at me. I no longer spend a single minute on those who lie or want to manipulate. I decided not to coexist anymore with pretense, hypocrisy, dishonesty and cheap praise. I do not tolerate selective erudition nor academic arrogance. I do not adjust either to popular gossiping. I hate conflict and comparisons. I believe in a world of opposites and that’s why I avoid people with rigid and inflexible personalities. In friendship I dislike the lack of loyalty and betrayal. I do not get along with those who do not know how to give a compliment or a word of encouragement. Exaggerations bore me and I have difficulty accepting those who do not like animals. And on top of everything I have no patience for anyone who does not deserve my patience.” _ Meryl Streep

15 Mayıs 2014 Perşembe

Yangın #Soma #Turkey


Yangın, içimi yakan, boğan, yoran.
Yangın, yerin metrelerce altında, yavaş yavaş havamı daraltan, göğsümü sıkan, nefessiz bırakan, öldüren, bitiren....
....
Bugün yine Bismillah diyerek başlamıştık halbuki. Hava mı garipti, hatırlayamıyorum. Arkadaşlarla selamlaştık. Gülümsedik bir başka güne.
Bir yerden sonra alışıyor insan bu derin karanlığın etrafta kol gezişine. Gözlerin çok şey aramaz oluyor. Minik bir ışık şu tependeki barette, o yetiyor. Anlasan da yetiyor, anlamasan da.
Ama bugün içim bir garip. Evdekileri düşünüyorum çokça. Dikkatim çok da yerinde değil sanki. Bir çıkasım var dışarı ama ekmek gerek. Çocukların okumaları, karınlarının doymaları gerek. Ama içim bugün bir garip. İyiden karanlık içerisi bugün.
Dua ediyorum içimden. Çalışmak gerek. Ekmek parası. Hafiften bir türkü söylemek geliyor içimden ama yok oksijeni tüketmemek gerek. Zaten sıkıntılı nefes alıp vermek.
Bugün bir garip burası. Bir an önce dışarı çıkmak geliyor içimden. Prangalar bağlı, dedim ya ekmek parası. Hadi diyorum dayan, sık dişini ne kaldı paydosa. Dayan diyorum...

Yangın diye bağırıyor biri. Çıkın dışarı, dışarı çıkın. Yangın ki içimi yakan o anda, iyiden yoran yorgun bedenimi. Yangın, yerin metrelerce altında, yavaş yavaş havamı daraltan, göğsümü sıkan, nefessiz bırakan.
Kıpırdamak zor. Bir anda oluveriyor herşey. Evdekileri düşünüyorum ben. Bir gülümseme beliriyor yüzümde. Biliyorum dönüşü olmayacak bugünün. Bir şehadet getiriyorum hala nefesim varken. Allah'a sığınıyorum. Gelen ölümün acısı değilde, karımın, çocuklarımın bir daha kokusunu duyamayacak olmanın sıkıntısı bir yaralıyor ruhumu. Buymuş bizim de kaderimiz diyorum. Bir tarafım inceden hiddetlenmiyor değil. Elin gavuristanında ölmez ama maden işçileri bizim gibi. Ya Rabbi bizi mi cezalandırıyorsun. Yavaş yavaş boğazıma dolanıyor o ağır dumanın elleri.
İnceden inceye sıkıyor gırtlağımı. Oksijen diye bastıkları içeri hepten patlatıyor her yeri. Alev mi saracak yoksa toprağa mı karışacak tümden bedenim. Düşünemiyorum. Artık düşünemiyorum.
Gelmiyor aklıma bir şey. Bir boşluk ki bu derin karanlık kadar ağır. Bedenimin üzerinde hissediyorum o ağırlığı. Aklımın. Boğazımın ortasında.
Ölüyorum. Kapatıyorum gözlerimi. Allah-u ekber.
Son bir kere daha şehadet getirsem, yeter mi ki nefesim.
Ölüyorum....
Ölüyorum....

Yangın.
Yangın ki bedenimi yakan, ciğerlerimi boğan, yoran.
Yangın, yerin metrelerce altında, yavaş yavaş ,öldüren, göğsümü sıkan, nefessiz bırakan, ışıksız, azgın, kızıl kıyamet, bitiren....
Ölüyorum...
.....
Ne yaşadın ki diye sorsalar, ne desem boş; "kömür karası değil ekmek parası*", "bizim gibi garibanın budur bulacağı" derdim.....

                               
....
....
....


4 Şubat 2014 Salı

Bir "menekşe" bir çok şey anlatırsa

Çocukluğumdan beri severim menekşeleri.
Babaannemin her renk menekşeleri vardı salon camının önünde. Onlarla konuşur ve kendisine yol gösterdiklerini söylerdi rahmetli.
Bilemezdim o zaman ne kadar anlamlı bir şey söylediğini.
Belki en sevdiğim çiçek değildi menekşe başlarda ama benim de bir menekşem var son yıllarda pek de çok sevdiğim. Ankara'nın hayatıma kardığı nice güzel şeyden herhangi biri. Güzel bir çiçek. Hem de mükemmel derecede mavi, mükemmel derecede mor ve mükemmel derecede sarı ve yeşillerin en güzelinden. Evet evet hepsi de aynı çiçekte, hepsi aynı menekşe'nin üzerinde.
Bana yol gösteren, ışık da veren ve her karanlıkta birbirimize can cana rast geldiğimiz bir sırdaşlık bizimki.
Benim rengarenk ve ismiyle münhasır bir menekşem var. Babaanneciğimin miras bıraktıkları gibi ve herkesin sahip olabileceği türdeşlerinden biraz farklı bir biçimde.
Sahip olduğum için şükrettiğim ve dostluğuna müteşekkir olduğum o rengarenk menekşe'min varlığına duacıyım... Fiziki ve akli melekelerinin güzelliğine hayran ve sırdaşlığına özlemli.
Mevsimler ve mekanlardan bağımsız olarak, dirayetli bir şekilde dünyanın her yerinde yanımda olduğu ve olacağı için ise ben herkesten daha şanslıyım.
Benim çiçeğim bana çok şey anlatırken yine bu akşam, bir kez daha, bağımsız bu yollarda, yalnız ama ışıklardayım...

5 Aralık 2013 Perşembe

Bu kez gerçekten sana sevgilim

Sen benim canim,
evimin dördüncüsü ve bir ömür gönlüne gönlümü karmak istediğim,
öteki yarım, hayallerim ve evimsin...
Allah'ıma korusun diye yalvardığım, gözümden sakındığım, varlığına her an teşekkür ettiğim sevgilimsin...
En yakın arkadaşım, meslektaşım ve aşık olduğum adam,
Kokusuna hasret, ellerine vurgun, bir bakışına yanık, öpüşüne teslim,
Sen memlekete duyulması hiçe sayılan özlemin sebebi, insana Nazım gibi aşık da olunurmuş dedirtensin... 

1 Aralık 2013 Pazar

Ne desen boşsa...

Sen öfkemin resmi hali,
Sen çaresizliğin kör kuyularında kaybolmuş zavallı dişi.
Sen bir bok olduğunu zannettiğin lakin seni hep daha da aşağıya çeken o saçma ilişki yumaklarının ortasındaki saf, salak ve anlamak istemeyen çocuk,
Sen hiç öğrenmeyen, direnen, sevmeyi bilmeyen, sevemeyen, seks olmazsa öleceğini zanneden, anlamak istemeyen, yüzleşmeyen, parayı amaç edinmiş,
Sen her geçen gün giderek daha da örselenen ve her geçen gün benliğini daha çok kaybeden kadın,
Hiç bir şeyi adam gibi dinlemeden, yalnızca kaçaklarda ve tabii ki bir türlü anlamadığın o "bir"likten kilometrelerce uzakta yaşayan ve tek başına kalmadıkça, daha da yanlışa kayıp, hepten yalnız kalan ve kalacak olan,
Sen ağız dolusu küfürler edip, defol demek istediğim,
Sen çaresizliğine zerre yardim edemediğim, bu sebeple iyiden korkulara gark ettiğim, meraktan öldüğüm ve bu sebeple iyice sinirlendigim,
Hayatımdan atamayacağım kadın.
Sana sinirlenişim yine seni çok sevişimdendir.. Bir türlü anlayamadığın...

29 Kasım 2013 Cuma

Problem

There is no problem baby!
The only problem that I miss you...
I "miss you like the deserts miss the rain" as you reminded me that song.
The only and the biggest problem I have in my life that I'm missing you...

16 Ağustos 2013 Cuma

Bir Adam

Bir adamı gözlüyorum bu ara...
Çok yakınımda. Civarımda. Beraber çalıştığım, her gün belli bir münasebeti sürdürdüğüm ve benzeri..
Özgür, ıssız, tepkisel ve devrimci bir adamı gözlüyorum bu ara.
Bir de yanında hayatını nasıl sil baştan değiştirerek geri dönüşsüz kararlar verdiğini.
Devrimci bir babanın, devrimcilikten baba olma bilincine dönüşünü gözlüyorum bu ara...
Acımasız, çaresiz, istekli ve heyecanlı bir yaşamın tam göbeğindeki diyalektiği...

7 Haziran 2013 Cuma

Diren Ankara, Diren Gezi, Diren Türkiye...

İnadına diren...
Gençlik yanında, gençlik yolunda, inadına diren...
Çünkü bizim "DAHA GİDECEK ÇOK YOLUMUZ VAR" ister anla ister yoksay fark etmez.

25 Mart 2013 Pazartesi

Canımın içi

Canımın içisin ki sen...
Canım demenin en keyifli olduğu kişisin.
Bir gülüşüne hasret ve duruşuna hayran olduğum, elinin elimi tutuşuyla güvenin anlamını yeniden bulduğumsun.
Şimdi hepten uzağımdasın ya bu bir kaç gün; konuşamıyoruz, arada bir gülüşemiyoruz ya sırf tatil yüzünden, hani sesinden mahrumum ya,
Nasıl garip içim, nasıl yüklü bulutlar göz pınarlarımda, nasıl bir korku öyle basıveren,
Şairin dediği gibi 'bir cana hasret bilmezler' bir hüzün omzumda, göğsümün ortasında.
Öyle kıymetlimsin ki benim,
Seni nasıl seviyorum, yanında an geliyor nasıl kızıyorum sana; hiç bilmez, hiç anlayamazlar...

3 Mart 2013 Pazar

Daha gerçek ve daha çok his

Ben: I haven't been like this before, I had always some words to explain my feelings,
Dedim...
O da: You had more words than feelings before, and now the opposite!
Dedi en sakin haliyle. Sonra bir sure sustuk tabii... :))

7 Şubat 2013 Perşembe

Akrep gibisin kardeşim...

Nazım büyük insandı. O yüzden, o senin tüm bu cehaletinle yaptıklarına kibarca "akrep gibisin kardeşim" diyebildi.
Ben ne o kadar büyük bir insanım ne de şairlik yeteneğim ve yanında kibarlık meziyetim o kadar gelişkin.
O yüzden, senin tüm bu cehaletinle yaptıklarına, düşünmeyişine, varlık bulamayışına, anlamayışına, açıkça siktir git kardeşim diyorum.
Yol da, meydan da senin... Haydi bas git. Yeter ki gölge etme başka da ihsan istemeyiz...

26 Ocak 2013 Cumartesi

"Arizona Dream - Death" Yeniden

Gitmek vs. Ölüm

Gitmek.
Evden çıkmak. Durağanlaşmış ve sıradanlaşmış hayatında yapacağın en derin değişikliklerden biri.
Yeni bir hayata yelken açmak. Hep istediğin. "Artık zamanı", "daha da beklersem geç olacak" dediğin.
Gitmek.
İki cümlelik bir sohbetin tam ortasındaki 3-5 kelimelik söylenme sırasında, duvara çarparak fark ettiğin gizli kalmış o sinsi "Ölüm" duygusunu anlayana dek, yalnızca korkaklık ettiğini düşündüğün için kaçak oynadığın, o mevzu bahis; gitmek...
Yine karşına çıkan ölüm. Kabul ettiğin, affettiğin, özgürlük bildiğin ölüm.
Yine ağabeyin. Yine çocukluğun. Yine elini kolunu bağlayan ölüm.
Hayatının, çözümledikçe başka düğümlerini bulduğun bu hayretten hayrette salan son 1.5 yılında, gitmenin de ölümle kodlandığını keşfetmen.
Aslında mevzunun ne korkaklık, ne yetersizlik, ne yapabilirlik olmayışı.
"O gitti ve öldü". deyişin çok içerilerden.
"Ben gidersem ve ben de ölürsem o zaman katlanarak büyür bu acı" isyanın, senin bile hiç anlamadığın bu güne değin.
Halbuki gitmek; değişiklik, yapabilirlik, yeni bir vizyon, yeni bağlantılar, heyecan, ve hepsinin yanında gitmek, aşk demek bu kez senin için.
Ah Zerdüşt, dipteyim. Çok fena yere yapıştım. Belki de bu sonuncusuydu aradıklarımın. Bu, tüm zırhlarımın sebebi, bu reddedişlerimin ve vazgeçişlerimin anlamlı nedeniydi.
O gitti ve kader onun gitmesinden bağımsız bir biçimde, vaktini tamamladığı anda aldı onu.
Gitmek belki de sadece bu sebep-sonuç ilişkisinin içindeki bir noktaydı, kim bilir. Gitmek onun kaderinde bir adımdı.
Zerdüşt, haydi şimdi dokun gönlüme. Şimdi lazım işte nicedir vaktini kolladığın yardım.
Gitmek, benim için yaratıcılık, yeni bir yaşam, güç ve birlik; insanlık ve huzurum için.
Haydi Zerdüşt, çöz ve kır tüm bağlarımı. İyileştir ve inandır; işte şimdi, şimdi bu zamanda beni.
Haydi Zerdüşt... Haydi...

   

2 Aralık 2012 Pazar

Unut beni

İki dev. Saygıdan ibaret sessizlik. Müziğin getirdikleri, götürdükleri.
Sustum. Siz de susun. Dinleyin. Hissedin.
"Olvidate de mi" yani "Unut beni"....

Güvenme güzelliğine

Kendini ölümsüz ve güzelliği sınırsız sananlara gelsin...
Aralık'ta böylece başlamış olsun. Hadi bakalım rast gelsin kaptan!...

İRŞAD
Sevgilim güvenme güzelliğine,
Senin de saçların tarumar olur;
Aldanma talihin pembe rengine,
Hayatın uzun bir intizar olur.

Sevgilim her insan doğarken ağlar,
Çiçeklerle açar, sularla çağlar,
Rehgüzârı olur bahçeler, bağlar,
Nihayet isimsiz bir mezar olur.

Sevgilim baksana bir yanda gülen,
Bir yanda gözünün yaşını silen,
Kimi benim gibi erir derdinden,
Kimi senin gibi bahtiyar olur!

Sevgilim senin de geçer zamanın,
Ne şöhretin kalır, ne hüsn-ü ânın,
Böyledir kanunu kahpe dünyanın,
Dört mevsim içinde bir bahar olur!
KEMALETTİN KAMU

1 Aralık 2012 Cumartesi

I'm so glad to have them #3

Sayelerinde son 7 yıldır ve bundan böyle hayatımın sonuna kadar, tek çocuk değilim artık....
Rlbim Can'ım ve Gökhan'ım... Can kardeşlerim, kardeşten ötelerim...
Hep olsunlardansınız...
Öyle olunuz, yakında kalınız...

28 Ekim 2012 Pazar

Tek derdimiz...


Evimden kilometrelerce uzaktayım. Kendi isteğimle. "Başka türlü bir şey" şarkısını söyleme ihtiyacı duymadığım bir yerdeyim yıllardır ilk defa. Koşa koşa geldim hem de. Şansıma gelmeme sebep şeyler önemliydi. Geldim ki bir geri dönmeme isteği içimde. Üstelik çok soğuk buralar, çok kuzey Dünya üzerinde.
Ama nafile. Geldim ki bir geri dönmeme isteği yüreğimde...
Shuffle'a alınmış şarkı listemde rastgele gelen şarkılardan biriydi "Zor Günler". Gülümsetti beni. Önce alaycı, sonra içten. Bütün aşkları temize çektiği bir aşkı yaşarken insan, geçmiş anılarla kodlu tüm şarkıları da temize çekmiş oluyor istese de istemese de.  Bu şarkılara kodlanmış tüm geçmiş davaları, bana yazı yazdıran o bir kaç adamı hatırlamak için verdiğim çaba çaresiz. Ne gözleri, ne bakışları, ne sesleri ne de hislerini bulabiliyorum içerilerde. Bulabildiğim tek şey o güzel mavi gözleri ile bana bakan, o en masum haliyle bana seni seviyorum diyen adamın varlığı.
Zaten şanslıydım, ailem bana öğrettiği için içimdeki çocuğun her şey demek olduğunu. Şimdi üzerine bahçemde yine çiçekler, üzerimde bir parıltı, içimde kendini daha da hissettiren bir coşku. Kopardım bağlarımı. Tek derdimiz özlemek olsun değil mi? Elimizde üretkenlik varken, coşku varken, Allah'a daha da yaklaştıran bir aşk varken.
Hiç kimsenin yıkamayacağı ideallerim var benim. Kendi küçük dünyalarında kıskançlıkları ile beni ve benim gibi herkesi, mutsuzlukları ve kıskançlıklarıyla aşağı çekmeye çalışan herkesten daha büyük bir kalbim ve sevgim var benim. İçimdeki küçük kız sevgiden bir kalkanın içine hapsedilmiş halde. O sevgi "benim". Ben nefes aldığım müddetçe orada kalacak. Ben var olduğum müddetçe Ya Hu diye sabırla eyvallah diyecek tüm bu dış pisliğe...
Yani demem o ki... Çok zor günler de geçti vaktiyle çünkü ölümlerle büyüdük biz ve çok zor günler de olacak vakit geldikçe burnu havadalık yapmayarak eminiz biz; ama hayatı kolaylaştırmak için sevelim de gerisini boş verelim gari...
Değil mi ama?      

27 Ekim 2012 Cumartesi

Zor Günler - İclal AYDIN

Bu kadar bahsettik burada da dursun bakalım...
Buyrun. Bilmeyenlere...

26 Ekim 2012 Cuma

Zor Günler*

"Benden önce söylenmiş sözlerin haklılığına kızdığım oldu zamanında ama inandığımda" diye başlar İclal Aydın isimli enteresan hatunun Zor Günler isimli şiiri. Aradaki, yine vurucu başka bir kaç dizeden sonra şöyle devam eder; "Seçtiğimiz hayatlar mı bunlar? seçtiklerimiz mi? bunca yokluk, bunca kırıklık, bunca acı. Seçtiklerimiz evet! Hayat bu sevgilim, çoktan seçmeli. Senin aşkınsa bir dönem ödevi".
Nerden çıktı şimdi diyeceksin belli ki okuyucu. Geldiler işte bir biçimde. Daha doğrusunu söylemek gerekirse bu şiir bana Lise yıllarımdan armağan. Bir gün şiire melodisini katan Servet Kocakaya'nın o su gibi sesini Kızılay'ın ortasında duymamla, gidip ilk şiir kasetimi almam bir olmuştu. Yaş 16-17.
Ben çok büyümedim aslında. Henüz daha 25 yaşındayım. Ama hayat fazla hızlı akıyor. Gülümsemek için daha fazla çaba sarfeder olmak ve kahkaha atmak için "ne derler" öcüleriyle savaşmak için çok erken olsa da, mutlu olmak sanıldığı kadar kolay olmuyor.
Etrafını doldurmuş onca aptala "ay çok afedersiniz bir siktirip gider misiniz?" diyememek ve ne olursa olsun, içinde tuttuğun Allah sevgisi ve kul hakkı yeme korkusuyla herkese aynı derece de kibar, aynı derecede sıcak ve hissedilir bir sevgiyle yaklaşmak; işte bu, hayatı zor günler haline getiriyor çoğu zaman.
Bir kaç gündür dışarıdan aldığım tüm veriler ile doluyormuşum meğersem. Geçen gün bir arkadaşımın Facebook iletisi beni düşünmeye iten son damlalardan bir oldu. Şöyle yazmıştı "25 Yaşındaki bir kadının 18 yaşındaki halini hasret ve gıpta ile anmasına şahit olduğumda tuhaf oluyorum... Hayat, hepimizin ruhlarını da bu kadar hırpalamış olamaz ya!". İlginç bir genç adamdır Arda. Tam olarak anlayamadığım ama tanıdığıma mutlu olduğum insanlar grubunda yer alır. Yorumları çarpıcı ve gözlemleri gerçekçidir, okuduklarımdan çıkardığım kadarıyla. Ama ben de dahil, hiç kimse yalnızca kaleminden çıkan insan değildir değil mi??
Her neyse. Neden dokundu bana sevgili arkadaşımın yazdıkları? Hem inatla "yok artık" derken hem de "olabilir mi gerçekten" diye sorgularmışçasına yazdığı şu iki cümle çok derin bir yerden çarptı. Masumiyet insanın içindeki çocuğu hayatta ve güçlü tutabilmesidir. Ancak, namusun bacak arasında arandığı, masumiyetin bekaret sayıldığı, tüm şiddet türlerinin kökeninin cinsellik olduğu ve cinselliğin konuşulmasının tabu olduğu benimki gibi bi ülkede yaşıyorsan; masumiyetin o minik çocuk olduğunu ancak 40'ına geldiğinde fark ediyor olursun. Yani iş isten geçmişken. Yani o küçük çocuk son nefesini vermek üzereyken. Çünkü doya doya duygularını yaşadığın için ister istemez sistem seni sömürmüş, kendini dış çevreye karşı güçlü tutmaya çalıştıkça psikolojik tacize uğramış ve 25'ine geldiğinde, en güzel yıllarındayken, geçmişe hem de daha çok yakın liseli yıllarının zamanına, hasret ve gıpta ile özlem duymaya başlarsın. Aklı başında, kendi kuşaklarındayken sistemden senin gibi çekmiş, devrimci olmaya çalıştıkça itinayla devrilmiş, çağlayamadığın anlarda seni anlayan anne ve baban da yoksa, bir Allahın kulu da sana "yahu siktir et anasını satayım gerisini, senin ufaklıktan n'aber" demez. Seni güldürmeye çabalamaz ve ya hepsinin bir bütünü. Yani demem o ki, "çok zor günler geçirmiş olursun vaktiyle" şiirde dediği gibi. Şair tüm bunları 40 yaşından sonra yazmıştır, sen önce 17 yaşında etkilenirsin sonra 25'inde tekrar dinlediğinde alaycı biçimde gülümsersin.
Bak şimdi yine nasıl dolandırdım lafları. Diyeceğim başka aslında. Aslında korkuyorum söylemek istediklerimden. O yüzden bütün bu genel öfkelerimi dışa vuruşum. Haklıyım yazdıklarımda ama yazmak istediklerimin bunlarla alakası yok. Derdim kendimden kaçmak.
Annemin hep dediği gibi, "yine dolanıyorsun dar sokaklarda, bir adam gibi söyle bakayım ne diyeceksen".
Neyse belki başka bir yazı olur gerisi kim bilir...
Hadi iyi okumalar. :)

*Zor Günler - Programcı, şe yazarı ve yazar İclal Aydın'ın, Servet Kocakaya'nın şarkı yorumuyla katkıda bulunduğu şiirinin adıdır.

11 Ekim 2012 Perşembe

Yağmurlu Ankara

Çok sevgili, farklı, farklı olmaktan ötürü çekici ve çekici olduğu kadar da her farklı insan gibi kalabalıkların içinde bir nev-i yalnız bir abim var benim... Çokça yazar ancak yanı sıra romantik bir tangocu, sağlam bir abi, iyi bir dost ve daha nicesi. Çoğaltılır onu anlatan tanımlamalar listesi. 
Fakat ondan bahsedişim şu satırları içindir; 

"Bu sabah yağmura uyandı Ankara,
Kışa hazırlıyor sanki bizi
Cama düşen küçük damlalar,
Tamam, sorun değil kazakları çıkarmak alt çekmecelerden,
Ama ya o çekmecelerden, eski anılar da çıkarsa,
Sonra işin yoksa,
İçeride damlalar,
Dışarıda damlalar..." (Sabit Sümer) 

Dün, hem içeride hem dışarıda yeri gelmiş saklamış 
damlalarını ve yeri gelmiş göstermiş, şu güzel Ankara'nın şaşkın çocuklarından biri olarak, abimin dizeleri karşısında saygımdan ötürü sessiz kaldım. 
Paylaşmak istedim. Okuyun diye. Bilin adını ve paylaşın duygularını diye diye... 
Yaşa sen abicim, yaşa ve yaz... Biliyorum bazen pek ağır gelse de yaşamak da yazmak da, sen hep yaz... 
Tarifsiz kalmış içimizi dolduran tüm duygulara tercüman olmak için...