23 Haziran 2012 Cumartesi

Yoğurt

Konuşmalarımızın arasındaki ani sessizliklerde ürperiyorum bir an. 
İstemsiz olarak soruyorum sana "orada mısın" diye. Bilemiyorum çünkü, sıkıldığın için mi, başka bir şey yaptığın için mi, yoksa sadece dikkatlice dinlediğin için mi o derece sessiz kalıyorsun. Her seferinde "buradayım, bir şey yok, dinliyorum seni" diyorsun. Sesindeki emin halden doğruyu söylediğini anlıyorum. 
Ama bugün bir şey daha oldu tüm bu kelimelerin ardından. 
Derince bir nefes aldın ve bazı duyguları anlatabilmek için aramızda geliştirdiğimiz, sadece ikimize anlamlı gelen o bir kaç kodlamayı peşi sıra sıraladın. Durdun sonra bir an için. O anda "canım şu an hemen yanımdasın, hissediyorum seni" dedim. "Evet" dedin "yanındayım". O an'ı anlatamam bi'çare kelimelerimle. Bazı şeyler zaten anlatılmaz. Benim anlatmak istediğim, an'ı yitirdiğimizde söylediklerindi. 
"Gelsene" dedin ve ekledin ardından "lütfen gel". Durduk biraz. Konuşmaların bölmesine izin vermedik o birlikteliğimizi. Özledin beni hem de çok. Özledim seni hem de çok. Gelişine 15 gün kalmışken, beni böylesine naif bir içtenlikle çağırışın ve bunu dile getirişinle çok şaşırttın beni. 
Midem kasıldı o an. Nefessiz kaldım birden. Susmak geldi içimden. Sınırsızca susmak. Kendimi kollarının arasına saklayıp, kıpırdamaksızın orada kalıp, insanlardan beni saklandığın o bana özel kovukta sessizlikte yok olmak... Sen de yeniden kendimi bulmak... Her gün inşa ettiğimiz "biz" halini sonsuz kılmak... 
Sen bana iyi geldin. Şimdiye kadar ki 'hep bir şey eksik' dedirten 'SEN'lerin ardından, ilk kez sen Sevgilim, sana iyi gelmeme izin verdin. 
Seni iyileştirmeme, seni yönlendirmeme, seni sevmeme ve anlamama izin verdin ve açtın kapılarını.
Kırdın inadımı, açtım kapılarımı; iyileştirmene, yönlendirmene, sevmene ve kızmana kimi zaman...  
Anlayınca sever insan. Beni anlamak için sarf ettiğin çaba ve seni anlamam için yırtınışın; anlatışın anlatışın anlatışın... Kendimi kötü hissettiğim zamanlardaki o üzülüşün, sesinin düşüşü, bir şey yapamayacak olmanın çaresizliğini hissedişin ve dile getirişin... Sen Sevgilim, bana "Sevgilim" deyişin benim dilimde... Seni o kadar özel ve paylaşılamaz kılıyor ki. Yazasım gelmiyor. İstemiyorum yazmayı. O kadar gerçeksin ki. Seni hayal aleminde boyamak ve süsleyip yoksunlaştırmak gelmiyor içimden. 
Bana o kadar an'ı yaşatıyor ve özgür kılıyorsun ki, özgürlüğü öğreniyorum yeniden. Tam da istediğim özgürlüğü... 
Sana teşekkür etmek ve bu hayatta senin var olduğunu bilmemi sağlayan Yardan'a şükretmekten başka bir şey gelmiyor elimden. 
Susuyorum çünkü bunca yıldır ilk defa susmak ve sessizlikte seninle hiç olmak geliyor içimden. Kimliksiz, komplekssiz, savunmasız bir hiçlikte, birlikte olmak....
İşte öyle... Bir yoğurt yiyeceğim ben. Karnım acıktı. Biliyorsun geceleri acıkıyor karnım böyle saçma saatlerde. Sana geldiğimde bana yoğurt alalım. Unutma tamam mı...

10 Haziran 2012 Pazar

"Sen, sen, sen"*...


İlginle kır tüm örülü duvarlarımı,
birikmiş öfkenin karanlık odalarından, aydınlıklara çıkar beni.
Bağışla korkularımı, sarıl ve onar kırgınlıklarımı.
Sessizlikte duy kalbimden geçenleri ve onu gönül kılanları.
Tanımlayacak bir tek sözcük kalmadığında bu fahişe dilde,
Kendi dilinde bul yeniden, en doğru bildiğin dilde sev beni.


*"Sen, sen, sen" Özdemir Asaf'ın aynı isimli şiirinin içinde olduğu şiir kitabının başlığıdır. 

31 Mayıs 2012 Perşembe

Tek istediğim miydi acaba? --> UYKU

Öyle miydi?
Tek istediğim UyKu muydu hakikaten, yoksa istediklerimin sınırlarını çizemediğim ve tanımlarını yapamadığım için miydi tüm bu uykusuzluk halleri...
Yine gecenin 3'lerinde ne halt edeceğini pek de bilemez bir halde, Fikret Kızılok dinlerken ve kaybolurken aşkın dönemeçlerinde, tek istediğimin uyku olduğunu sanıyorum...
Halbuki istediğim hayatın tanımına karar vermek istiyorum...
Şu içine sıçtığım, boka batmış, batmış da kalmış düzenin neresinde huzuru, kavga gürültüden uzak kalarak bulabileceğimi, hangi toprak parçasında fikri, zikri, ahlakı kıt, maldan hallice, alçak ve hatta kalleş zihniyetler yüzünden daha az örselenebileceğimi düşünüyorum...
Hayatıma bir zıpkın hızında girip, saplandığı yerde kıpırtısız bırakmış bir adamı merkeze koyabilme cesaretine sahip olup olmadığımı bilmek ve anlamak istiyorum...
Konuşamadığım onlarca şeyin, haykıramadığım onlarca öfkenin, korktuğum için söyleyemediğim onlarca sevginin tam ortasında, ağrıyan boğazımın üşütmekle ilgisi olmadığını, meselenin hep olduğu gibi beynimde kilitlendiğini kendime inandırmak istiyorum...
İstediklerim sınırsız... Sınırsız, çünkü hak ettiğim hayatı yaşamak istiyorum ve ben bunlardan çok daha iyisini hak ediyorum. Çok daha iyisini, ve sınırı çeken de yine benim. Kendim kendime ettiklerimi anlamak ve sonlandırmak istiyorum!!!
Gecenin 3'ünde anlayamadığım onlarca sorunun ortasında kalmışken YİNE!!!!, aşkı doya doya yaşamaya bir ay kalmışken, kavuşacakken gökten nem almış bakışlarında kaybolduğum adama, hayatın beni böylesi bir belirsizlikle neden sıkıştırdığını anlamaya çalışıyorum...
Gideceğim yer, kalacağım yer, birlikte olacağım insanlar belli değil...
Duyacağım özlemin ve bulma olasılığım olan refahın dereceleri belli değil...
Gitmek var ve fakat dönmek olursa yıllar sonra, nereye, hangi eve, hangi meclise döneceğim belli değil...
Gitmek ve kalmak arasında 25'inde hala neden bu kadar sorgulama yaşadığım belli değil...
Fikri özgürlüklerimin ve hayalini kurduğum insani dünyanın gerçekleşme ihtimali belli değil...
Gecenin 3'ünde, gecenin tam 3'ünde... düz değil düzen değil... boz değil bozan değil.. bir gün biter içimde.. tam bildiğin biçimde... gecenin 3'ünde, gecenin tam 3'ünde...sevda gibi kanımda, can verirken elimde, pençe gibi düşümde... uy değil uyku değil...
Fikret Kızılok dinliyorum son 1 saattir... Pardon Gecenin Tam Üçünde'yi dinliyorum son 1 saattir...O da soruyor ya "ne menem bir halt belli değil" diye.. İşte.. Öyle bir şeydir işte gecenin 3'ü...
Ne bok yiyorum anasını satayım, şu acıkmış karnımla, gecenin 3'ünde, bir başıma, bu bokluğun ortasında...
BELLİ DEĞİL!!!!

20 Mayıs 2012 Pazar

Dil-siz

Sarılışlarda yok et ve aşkla yeniden yarat beni.
Bir tek sözcük kalmadığında bu fahişe dilde,
Kendi dilinde bul, yeniden, en doğru bildiğin dilde sev beni.


14 Mayıs 2012 Pazartesi

Temiz

"Ben yatıyorum" dedi ve ekledi, "ben sabah kahvaltı ederken sen yatıyor olmayacaksın değil mi?".
Sanki onu odaya uğurlarmış gibi elimi salladım. "Merak etme, o kadar ayakta kalmayacağım, geliyorum bir kaç saate...".
"Tamam o zaman, üşümüş ayaklarını yapıştır ve uyandır beni ki anlayayım geldiğini" dedi gülümseyerek...
"Olur" dedim, kızarmış yanaklarımla gülümserken ve sesim coşkudan titrerken...
"Hadi tatlım git uyu ve beni merak etme" dedim.. "Olur" dedi, öptü ve uyumaya gitti.
Biz yan yanaydık. Kim inanırdı ki bedenlerimizin aynı evde olmadığına...
Hayal güçlerimiz sayesinde ayakta kalmayı başarıyorduk.
Özlemek eylemini her gün yeniden öğreniyorduk...
Bense, artık var olmadığına inandığım nice şeyi, yeniden hatırlıyordum...

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Hani yazmıyorum ya bu ara...
Yazmıyor değilim aslında, kelimeleri neresinden tutup da anlatayım bilemediğimden yaz-a-mıyorum aslında.
Hani "çok havlayan köpek ısırmaz"mış ya,
suskunluğum bir çok boku aynı anda yiyor oluşumdan.
Hani, her an, insan biraz daha tanırmış ya kendini...
işte bu aralar, sahip olduğum sıkıntının en temel sebebi,
bana dair, bana ait, içimdeki farklı tüm o kadınlarla, her an, yeniden arkadaş olmaya çalışmamdan kaynaklanmaktadır aslında...

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Her kadın biri...Elif Şafak

Biz kadınlar biraz daha "kadın" oluyoruz, biraz daha biliyoruz "Kadın"lığın ne demek olduğunu, Elif Şafak bizi yazınca.
Kadın olmanın kıymetini, kadınlığın paha biçilmezliğini, kadınlığın getirdiklerini-götürdüklerini ve kadınlığın çekilmezliğini, onunla daha iyi ifade edebiliyoruz.
Bu ne böyle, bu ne biçim bir duygu, bu nasıl tarifsiz bir acı, ne menem bir "hal" bu üzerimdeki dedikçe biz, Elif Şafak bize, bizi anlatıyor...
..o yumuşacık sözleriyle, abartısız ve gerçeklerden uzaklaşmayan betimlemeleriyle ve gerçekliğin tam ortasında duran kadın'a ait hayaller, ironiler ve anlaşılmazlıklar ile...
6 Mayıs Pazar günkü yazısını, yeni bir hafta başlangıcında, işler beni boğmaya başladığı sırada, bir kısa nefes olsun diye açtığımda okudum.
Bir kısa nefes diye açışım, bir ömürlük huzura ve anlaşılıyor olmanın dayanılmaz mutluluğuna bedel bir etki yarattı üzerimde.
Canım Elifim Şafak'ım, bir türlü anlayamadığımız, biz anlasak da adamlarımıza anlatamadığımız aniden gelip, biz istediğimizde ortadan kalkan kadınlık "hal"lerini anlatıyordu.
Hem de öyle ağdalı kelimelerde boğmadan, uzun uzadıya yazıp da "kadının halini yazmak bile uzun" dedirtmeden, tam gönül merkezinde titreştirecek biçimde ifade etmişti duygularını, duygularımızı...

Yazı bitti. Benim içimde bir yazma dürtüsü bırakarak, an'da geçmiş oldu. 5 dakikada okuyup bitirdiğim yazı, tüylerimi ürpertti. Üzerine duygularımı yazmak ise tam yarım saattir elimi oyalıyor. Bir histen bir ötekine sıçratıyor düşüncelerimi.
Bu yüzden belki de, işte bu! İşte bunun için "O, Elif Şafak", dedi içim bir kez daha.
Herkesin bir amacı var bu dünyaya gelirken. Bunu hep bildi içimde bir nokta. Hep inandım, hepimizin bir biçimde birbiriyle alakalı olduğuna. Ne yalan söyleyeyim, Dünya'nın geçişte olduğu bu zamanlarda, kimi zaman içimi boğan ve  kalbimi dolduran tüm bu duygusal yoğunlukların ortasında yaşarken; aynı anda kadın olma bilincini her bir zerremle algılamaya çalışıp, kadınlığımla onur duyarken ve özellikle bu ülkede kadın olmanın zorluğunu her geçen gün anlarken, yaşadığı çağda, böylesi bir kalemi okuyabiliyor olmaktan duyduğum keyif tarifsiz.
Elif Şafak bir kadın, Elif Şafak bir romancı, Elif Şafak bir dost.
O, her için bunaldığında koştuğun ve duygularını en iyi anlayan kapı komşusu Elif Abla.
Anlaşılabilir olduğunu, yalnız olmadığını, korkularını gömmek zorunda olmadığını sana anlatan, seni yüzleşmelerin sivri kenarından alıp, edebi dinginlikte düşündüren Elif Anne, Elif kadın, Elif O.

Yazının linki bu: http://www.haberturk.com/yazarlar/elif-safak/740016-kadinlar-ve-bitmeyen-bunalimlari
Kadınların kendilerini anlamaları, erkeklerin ise, biz kadınların, böyle bunalma anlarında tam olarak ne beklediğimizi anlamaları için mükemmel bir analiz.
Yine de yazıdan şu iki paragrafı yazmadan edemeyeceğim...
".....
Turgenyev'i orjinalinden okuyup iki haftada doktora tezi yazmasını istemişim gibi boş bir panikle bakıyor suratıma. "Duygularımı keşfetmeye çalışıyorum"lafı ne kadar da yabancı geliyor erkeklerin kulağına. Halbuki biz hatun taifesi, yaparız bunu, her gün olmasa da zaman zaman, şöyle bir yolculuğa çıkarız kendi içimizde. Depresyon uçurum olur, biz kadınlar çiçek toplarız kenarında, rengarenk demetler yaparız. Depresyon okyanus olur, biz kadınlar deniz kabuğu toplarız kumsallarında, kolye yapıp boynumuza asarız. Depresyon kocaman bir ağaç olur, biz kadınlar afiyetle yemiş yeriz dallarında. Ayaklarımız sallanır boşluğa, ha düştük ha düşeceğiz. Tanımlamam gerekmiyor o uçurumu. Ne de o okyanusu. Ne de o ağacı. Çözmek de gerekmiyor o uçurumu. O okyanusu. O ağacı. "Ağacı çözebilir misin?" diye soruyorum."Yahu tuhaf tuhaf konuşmayı bırak" diyor. "Hadi gel kahvaltı yap, açlık kafana vurmuş, bir dilim ekmek yersen bir şeyin kalmaz."

Böyle zamanlarda birbirimizi anlamaktan aciziz. Kadın dili ile erkek dilinin tercümansız anlaşmaya çalıştığı anlar var. Bu da onlardan biri. Sevgili kocalar, sevgililer, erkek arkadaşlar... Biz kadınlar sizin bilmediğiniz, kavrayamadığınız, zaten bizim dahi anlayamadığımız bunalımlara kapılabiliriz bazı bazı. Sebepsiz, durduk yere. Ne güzel yeriz kendimizi, koparırız tırnaklarımızın kenarlarındaki etleri, ayırırız ruhumuzu lime lime, büyüteçle bakarız yara berelerimize. Böyle durumlarda sizlerden meseleyi çözmeniz değil, sadece dinlemenizdir istenen. "Sorun" değil "hal"dir yaşadığımız. Hal çözülmez. Hal ile hemhal olunur. O da olmadı "hal"e empati duyulur. O da olmadı sempati sunulur. O kadarı yeter zaten. Bir muammadır kadın zihni. Matematiksel formüllere gelmez."

Bir de dileğim var tabi, ah Elif Abla ah... Şu mükemmel yazıyı keşke "İngilizce" yayınlasan da ben de hayatıma almaya çalıştığım o özel adama yollasam. Beni, bizi daha iyi anlasa.
Ben de çekinmesem bundan böyle, koyversem, gitsem, öldürsem egoyu, hiç kalabilsem onun yanında, kaygılanmadan, anlaşılamama endişesi duymadan...
Anlarsın sen. Sen hep anlayansın....
Sevgide kal Elif Şafak. Sevinçte kal. Yaradanın yanında, bize hep bir kol mesafesinde kal...
Kalemine ve nefesinin biteceği son güne dek yüreğine kuvvet...

Derin sevgiyle...



 

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Geceler

Her gece beni kendine biraz daha çekiyorsun...
Her gece biraz daha fazla açıyorsun kendini ve
her gece biraz daha fazla söylüyorsun içini dolduranları.
Giderek beni kendine aşık ediyorsun!

Beni her gece kendine yeniden aşık ediyorsun!...

1 Mayıs 2012 Salı

Uyku


Diyorsun ya "seviyorum seni güldürmeyi" diye,
senin yüzünden her gülüşümde, geceleri ruhuma güneş doğuyor...
Her zamankinden daha güzel uyuyorum.  

30 Nisan 2012 Pazartesi

Kiskanmak

Elinde tuttugu kitabi kiskandim bugun;
benim yerime ona baktigi, onunla vakit gecirdigi ve ona dokundugu icin.
Kiskanmayi ogrendim bugun!
Her normal kadin gibi oldugumu ve bu boktan duyguyu bugune kadar bilmedigimi anladim.
Hay anasini!...
Bu yeni iste. Bu duygu bana cok yeni!
Sert geldi...
Kiskanmanin ne demek oldugunu ogrendim bugun...
Cok da harika degilim hani!...

Published with Blogger-droid v2.0.4

11 Nisan 2012 Çarşamba

Yine mi güzeliz, öyleyiz be!

Veee buldum... İlk fırsatta avaz avaz söyleyeceğim bu şarkıyı size...
Dost meclisi'ne.. Size...
Yine güzeliz ve hep çiçeğiz... Öyle...

10 Nisan 2012 Salı

Gözyaşlarım Mutluluktan, Doyasıya Mutluluktan...

                                                                  Ankara, 10 ->11.04.2012, 03:00 suları

Kelimelerimi toparlayamıyorum... Lal oldu dilim.
Çok zor. Çok zor, duygularımı bu kadar coşkunken yazmak.
Üstelik yorgunum aslında.
Dolu dolu geçen bir sabahın ardından, gülmekten, dans etmekten, şarkı söylemekten ve mutluluktan yorgun düşmüş durumdayım.
O kadar mutluyum ki...Uyutmuyor bu mutluluk..Bana sunulan bu olağanüstü sevgi, tarifsiz bir özgürlük ve sınır tanımaz bir yapabilirlik katıyor... Sevgiye boğuldum. Taştım ve bundan böyle asla tek çocuk değilim!...
Bu muhteşem işin mimarlarını, o defteri dolduranları ve dolduracakları ölene dek yanımda taşıyor olacağım!!! Ben "nefes veren dostlar" bahşedilmiş bir insanım. Bunu anlatmak imkansız belki, ama hayat bundan sonra bir daha hiç soluk olmayacak. Olamayacak çünkü.
Suskunluklarıma bile renkleriniz karılacak.
Acırken her hangi bir zaman dilimde, herhangi bir sebeple ruhumda bir yerler...Yazılarınızda gizlenen gülümsemeler yayılacak beden iklimlerime.
Hırçınlıklar, fotoğraflarımızda ve minicik bir el defterinde eriyip, yok olacak...
Ağlamak hiç bu kadar keyifli,
Suskun kalmak ise hiç bu kadar gürültülü olmamıştı.
25 yaş benden pek çok şey aldı, çok törpüledi, çok acıttı...
Ne yalan söyleyeyim, bir yandan da beni böyle özel kılacağını düşünememiştim.
Özel olduğumu hissettim bu akşam. Sevildiğimi hep hissetmene rağmen, bundan sonra bunu hep bilecek olmak, sevgiyi görmüş olmak, mertebe attlattı...
Sevgiyi gösterdiniz bana. Beni daha mutlu edemezdiniz.
Alt tarafı doğum günü diyen on'ların arasında, geçtim kocaman bir dost meclisinin bunu yapmasını, tek bir kişinin bile böylesi pahabiçilmez bir hediye vermesini düşünmezken, tüm dostlarım, sevdiklerim, arkadaşlarım bir araya gelip, aylarca uğraşıp, beni arş'a yükselttiler...
Ağlamaktan gözlerim yandı. Gülmekten ise yanaklarım....
Mutluluktan ağlama şansına erişen insanlardan oldum.
Mutluluktan yorgun düştüm. Allahım ne kadar şanslıyım!...
Allahım, ne kadar teşekkür etsem az. Her biri senden bir tezahür gibi ne yalan söyleyeyim...
Henüz belirsizlikte her şey belki. Belki, 1 ay sonra görünecek yeni geleceğin gerçekleri, getirecekleri.
Kaygılar, korkular ve derbeder edebilecek bir yalnızlık taşırken gelme olasılığı olan yeni gelecek, siz bana dayanma gücü, siz bana coşku ve siz bana bir deftere sığan, bir ömürlük mutluluk bahşettiniz...
Ankara'nın o nefis "bozkır'da güneş batışında" oluşan gökteki mor'larım ben, siz bakıp hayallerinizi kattıkça.
Sizlerle ben hep özgürüm, sizlerle ben hep güzel, sizlerle ben hep bütünüm ve sizlerle hep insan...
Suretteki Aysu'yum ben, bir yerlerde bir biçimde hatırlanacak ve dahi unutulacak olan, ama esas olan şu ki, her biriniz var oldukça,
suya vuran Yakamozum ben, kıpırtılı, ışıltılı ve sonsuz...

Sevgi görülür mü peki? Benim ki gibi bir dost meclisine sahipseniz eğer, görülür, duyulur, bilinir, dokunulur ve tadılır... Utandırır sevgileri o dost meclisinin, masumiyeti hatırlatır.
Öyle bir görülür ki o sevgi, karşılığında önce coşulur bir nehir gibi, sonra susulur ovalarca...
Bitti sözcüklerim. Gerisi için korkarım, duygular yiter, kelimeler dilin edebi güzellikteki yalanına meyleder diye...
Susarım bu yüzden. Sustum.
Sizi sevdiğim, aşikar...

9 Nisan 2012 Pazartesi

Neden?

Bir kaç gündür içinde bulunduğum farklı ortamlar ve süregelen onlarca kelimelik konuşmalar bana yine aynı soruyu sordurtuyor...


NEDEN?

4 Nisan 2012 Çarşamba

Uslanmadım.

...uslanmayacağım da o ayrı...

Öğrenmedi gönül yaşlanmayı
Dünya zamanıyla gün saymayı
Saldım semaya özgür en kara sevdayı
Aşktan başka bir şeye inanmadım



Doğa Bahar'ı Müjdeler

Çamların çatırtısı
                       - can patlamaları
Kuşların cilveli neşesi
                       - sevincin mana buluşu
Su yürüdü dallara, yakında doğacak sessiz gümbürtülerle çiçekler...
Başladık kaşınmaya, sevişir oldu ağaçlar aşkla..
Hayvanlar, dar alanda kısa koklaşmalarda müjdelerken yeni gelecek can'ları...
Tek sıkıntı insan denen mahlukatta...
Doğa Bahar'a uyana dursun,
zavallı insan,
yine, yalan dünyasının esirliğinde kıvranmakta...

3 Nisan 2012 Salı

BİRAZ KÜL BİRAZ DUMAN

biraz kül biraz duman o benim işte 
kerem misali yanan o benim işte 
inanma gözlerine ben ben değilim 
beni sevdiğin zaman o benim işte


2 Nisan 2012 Pazartesi

Sen Üzülme

Üzülme...

1 Nisan 2012 Pazar

"Sevgili, arayıp da bulduğun birisi değil, hiç yokken aşık olduğun kişidir..."

Can Yücel


- doğru demiş Can Baba...

Seçmece

Rüzgar Gülü 
Önümden çekilirsen İstanbul görünecek 
Nerede olduğumu bileceğim 
Sisler utanacak eğilecek 
Ağzının ucundan öpeceğim 
Saçına kalbimi takacağım 
Avcunda bir şiir büyüyecek 
Nerede olduğumu bileceğim 


Bu çıplak geceler yok mu 
Bu plak böyle ağlamıyor mu 
Camları kırmak işten değil 
Delirecek miyim neyim 
Kirpiklerimden mısra dökülüyor 
Kenya'da simsiyah yalnızım 
Yoksul bir şilepte gemiciyim 
Malezya'da yük bekliyorum 
Önümden çekilirsen İstanbul görünecek 
Nerede olduğumu bileceğim 


Gözlerini söndürme muhtacım 
Ben senin aydınlığına muhtacım 
Yepyeni bir ilkbahar harcayıp 
Bir yaz boğup bir sonbahar harcayıp 
Rüzgar gülünü arayacağım 
Oran'da Pernanbouc'ta Tombuktu'da 
Vinçler yine akşamları indirecekler 
Yine karanlığa bulaşacağım 
Gözlerin rüzgarda savrulacak 


İkimiz iki sap buğday olsak 
Sen benim olsan, ben senin olsam 
Bir gece vakti aklına gelsem 
Uykunu tutsam bırakmasam 
Seni kucaklasam, kucaklasam 
Birbirimizin kalbini dinlesek 
Dünyanın kalbini dinlesek 
Büyük ateşler yaksalar 
İki güvercin uçursalar 
Nerede olduğumuzu bilsek
Atilla İlhan

31 Mart 2012 Cumartesi

Bir de

Kafalarımızın içindeki bir takım "olmaz"lara dayandırdığımız çeşitli kabuller, istemsiz ön yargılarla kendimizi korkulara teslim edip, isteklerimizden, hayallerimizden kaçmamıza sebep olur...
Bu böyle...